06 Kasım 2009 Cuma

Pandemiğe Konduk





İçimde bundan bir sürü var! Aklıma sadece "How To Dismantle An Atomic Bomb" demek geldi. Buyrun, dedim.

3 sabah önce uyandığımda, göğsümde hafif bir ağırlık ve gırtlağımda bir yangı vardı. Yangına dönüşmeden, 2 gün boyunca, hafif hafif sızladı. Reflümün azıttığını düşünüp, birayı kestim ve yastıklarımı çoğalttım. Dün akşam işten çıkarken, yarım saatte bir öksürdüğümü, baldırlarımın içlerinde sıcacık ağrılar olduğunu, burnumun ve damağımın ısındığını, gücümün de azaldığını hissettim. Üşüttüğümden ve ateşimin çıkmayacağından emin bir şekilde eve geldim. Havalimanında tükettiğim gıdaların tok tutması sayesinde, yemek yemeden yatabildim. Saatin kaç olduğunu bilmeden ve merak da etmeden, ısıyla uyandım. Baskıcı bir rahatsızlık da hissediyordum. Üşümek ve hareket edince sarsılmak da eklenince, ateşimin olduğuna hükmettim. Yatağın hemen yanındaki pencereyi aralayıp, yorgana sarıldım. Bir süre sonra terlemeye başlayınca hem sevindim hem de şaşırdım. Defalarca uyandığım uykumun, yatmadan önce planladığım saatte bitmesine az kala, cep telefonum antrede hıçkırdı. Ozan'dan mesaj gelmiş. Evde pek bir şenlik yaratmadı ama olsun, sağolsun...

Tam buğday ekmeği üzerine nutella sürdüm ve yedim. Buzdolabındaki muhteşem elmaların sonuncusunu sıcak suyla yıkayıp yedim. Bal, zencefil, karayip limonu ve karabiber karışımını, demlediğim yeşil çaya ekleyip içtim. Üstüne de kahverengi böcek süpradin tükettim. Ne domuzu, ne karınca yiyeni?!

Ozan'a ve Ece'ye göre doktora gitmeli, yaptırabilirsem test yaptırmalıydım. Domuz gribi olduğu teyid edilmiş arkadaşlarından duyduklarına göre, benle ilgili olarak endişeleniyorlardı. Ben de, sabahın ilk saatlerinde, yeterince endişelendim ve kurdeşenlendim. Ayakkabılarıma atlayıp, evimin bir kaç yüz metre ötesindeki seseka tesisine gitmeye karar verdim.

Yaşadığım rahatsızlığın nedeninin haram hayvanın gribi olduğu kesinleşirse, tedavimin hemen başlaması gerektiğini düşünerek, acil kapısından girmeye cesaret buldum. 7 sene kadar önce, aynı kapıdan, kalbi sıkışan bir kızın, gaz sorunu yaşadığını öğrenmeye; 3 hafta kadar önce de, yol kenarına park edilmiş bir arabanın içinde bırakılmış küçük köpeğin sahibini bulmak için girmiştim. Kendi vücudumdan kaynaklanan derdim nedeniyle içeri süzülmek bugüne kısmetmiş. Danışma/Hasta Kabul masasının aslında, danışmayı deneme ve hasta red masası olduğunu, "grip belirtilerim var, nereye başvurmalıyım?" dediğimde, suratımın büyük bölümünü kaplayan maskeyle bir metre mesafede durmama rağmen, "biraz şöyle mesafeli durun önce" paniğine sahip hanımdan, "kış kış" el hareketi sayesinde de şüpheye yer bırakmamacasına öğrendim. Danış/Dene masasının tam karşısındaki, yeşil olmayan "yeşil oda" ya uğramam gerekiyordu. Kapının hemen araksında, kapıya neredeyse yapışık bir hemşire hanım bekliyordu. Herkesin bir şeylerini sallayarak içeri girmesine engel görevini gayet başarıyla yerine getiren hemşirem, suratımdaki maskeden çok etkilendi sanırım. Derdimi söylediğim anda gözleri büyüdü; göz bebeklerine dikkat edemedim. Danışmayı deneme masasından kayıt kağıdıyla gelmem gerektiğini söylerken, "ohh! kısa süre de olsa kurtulduk!" acelesiyle kapıyı kapattı. Hasta derdini anlamaya mesafeli dirayet masasından, üzeri karalı ama kesinlikle yazılı olmayan bir kağıt parçasını almam saniyelerle ölçülebilecek kadar kısa bir sürede gerçekleşti. Dolayısıyla, domuzluğumu saklayan maskemi, hemşireyi daha da etkilemek için biraz daha kullanmaya hemen devam ettim. Yeşil Oda'daki karizmatik adamlardan biri, içeri davet ve bir sedyeye oturmamı telkin etti. Kulağıma soktuğu ısı algılayıcısı ve dilime bastırdığı tahta çubuk sayesinde, kendisinin hekim doktor olduğuna dair şüphelerimi silmeye başladı. Hele ki, kulağımın içine temas eden parçayı, yüksek teknoloji ısı ölçerden çıkarmak ve çöp kutusuna göndermek için, tek elinin tek parmağını ustaca ve hızlıca kullanışı sayesinde, uzun zamandır tıp doktorluğu yaptığına kani oldum. Amsterdam tramvayında tek eliyle sigara saran kızdan daha çekici değildi ama an itibariyle üzerimdeki etkisi daha büyüktü. Dediğine göre, çok büyük ihtimalle, pandemik konusu hebirnebir virüsüyle enfekteydim. Dezenfektasyonum için gerekenleri, çok kısa sürede ve sadece durumum ağırlaştığında geri gelmemi tembihleyerek özetledi. Seseka karnesi başvurumu tamamlamamı da salık verdi. 37 virgül 2 santigrat derecelik hararetimle, fazla söz sahibi olamazdım.

Samatya sesekasına yönelmeden önce uğrayıp maske aldığım eczaneme tekrar uğradım. Maskeli balonun başlamak üzere olduğunu müjdelemek için derece istedim. Eve çıktım ve hebirnebir testini, bedava ve hemen yapıp, sonucunu da çok çabuk verebilecek bir kurum aramaya koyuldum. Çeşitli web sitelerini okuyup, çeşitli laboratuvar ve hastane görevlileriyle konuştuktan sonra, test yaptırmak yerine, benle doğru dürüst ilgilenebilecek uzman bir tıp doktoruyla görüşmeye karar verdim.

15:00'da Bakırköy Acıbadem hastanesindeydim. Samatya sesekasına göre, gelir seviyesi daha yüksek hastalardan ve hastalarla aralarına "kış kış" mesafesi koymayan personelden oluşan, baş ağrıtmayan kalabalığıyla, B1 katı beni yine bağrına basıyordu. 2007 senesinde midemle ilgili atılımlar gerçekleştirdiğim zamanları hatırlayıp; şimdi, domuz gribi şüphesiyle burda bulunuyor olmanın haksız gururunu yaşıyordum. Dekorasyon değiştirilmişti. Sentetik zemin kaplamaları gitmiş, yerine modernce yerleştirilmiş mermer plakalar gelmişti. Gültekin Bey nerdeydi? Melih, bey miydi?

Hah! Teşekkürler!

Suratımda maskemle anlattım derdimin başlıklarını. "Bilinçli olmak çok güzel işte..." sıvazından sonra; kulak ısı ölçeri, dil pasifizörü, sırt steteskobu, göz bebeği aydınlatıcısıyla ve doktor avuçlarıyla muayeneye maruz kaldım.

Gültekin Bey, gayet güven sunarak, önündeki kontrol listesini takip ederek bana içinde olduğum durumu anlattı. Yüksek risk grubunda olmasam da; diğer bütün ihtimalleri göz ardı etmeye yetecek kadar büyük bir olasılıkla gribe, yani bu seneki adıyla, domuz gribine bulanmıştım.

Domuz dışı griplerin de semptomatik tedavisinde kullanılan ilaçlardan bir küçük poşeti dolduracak kadar çeşit belirledi. Midemin de kıskançlık yapacağını hissetmiş olmalı ki, bir de proton pompası inhibitörü ekledi. "Beni vitamine boğar mısınız?" dedim. "Tabii ki" dedi. "Yalnız lütfen farmaton veya cinseng içeren başka bişey olmasın; sonra mermi gibi oluyorum" dedim. Güldü, "Süpradin enerji yazdım." diye bitirdi. Evlerimizde, iş yerlerimizde, bizle beraber olan insanlarla ilgili ne önlemler almamız gerektiğinde de karşılıklı anlayış dolu bir dizi mutabakata ulaştıktan sonra, el sıkışmadan veda ettim doktoruma. Muayene ücretimin amerikan hayat dolayıyla işverenim tarafından ödenmesini sağladıktan sonra, hastanenin dışına çıkıp, sevdiklerime acı haberi vermeye başladım. Eczane durağımda da gırtlağıma kadar elektronik iletişim içindeydim. Eczane çalışanlarına, hastaneden aldığım evrakları sunduğumda, maskemin de tetiklemesiyle, üç kafa reçeteye doğru eğildi. "Gribim!" diye seslendim. O sırada içeri giren bir adamın elindeki torbada ne olduğunu sordular. "Bomba getirdim, burda patlarsa güzel olur diye düşündüm!" cevabını aldılar. Yine de gülerek, "iyi, tamam, ver, şöyle koyalım" sözleriyle, torbayı tezgahın arkasına kabul ettiler. Ecza hanenin sahibi olduğunu düşünmeme yol açan duruşuyla, genel bir kontrol sahibi olan hanımın, bomba esprisinden kurtulup, benim "Gribim!" çıkışıma teskin edici karşılığını vermesi, ortamda tekrar uygar ecza havası esmesini sağladı. Gültekin Bey'in sıkamadığım mübarek ellerinden çıkan reçetede yazanlara ilave olarak, maske, el dezenfekte sıvısı ve etil alkol aldım. Eczanenin önünden çevirdiğim sarı Clio'nun şoförü de maskemden etkilendi: "Heh! Grip kapmamak için mi taktın o maskeyi?" dedi. "Hayır, gribim; sana bulaşmasın diye taktım!" dedim. "Samatya'ya lütfen..."

Samatya sesekası önündeki kavşakta, manevra yapan iki araçtan, trafiği tıkadığı daha bariz olanına mimikleriyle tepki veren bir Renault Broadway sürücüsünün karşılaştığı öfkeye şaşırıp "herkes ne kadar da saldırgan, öfkeli..." dedim. Muhatabımın, maskemle bugün etkilediğim bir sürü insandan biri olan, efsunlu taksi şoförü olduğunu unutmuşum. "O lafları bana edicek lavuk, bak nasıl pişman ediyorum; karşısındaki pısarsa tabii ki dayılanır..." diyerek hiddet potansiyelini sergiledi. Koç'un sponsor olduğu bienalimizi düşündüm. Düşüncem bitince, "E, o zaman herkesin eline silah verseler, ortalık kan gölüne dönecek desene..." diye kabartmak gafletinde bulundum. Bu gribin belirtilerinden biri de boş boğazlık! "Bi s..im yapamazlar abi, kimse bi s..im yiyemez, korkma sen!" diye teselli etti beni. İlerdeki tekelin önünde indim.

Eve geldiğimden beri geçen yaklaşık 5 saatte, patlıcan yemek, ilaçlarımın ilk dozlarını kullanmak, en çok dokunulan yerleri dezenfekte etmek, bunları yazmak, biraz uzanmak ve televizyonda müzik klibi izlemek için çok zor zaman ayırabilidim. Sevdiğim insanlardan pandemikteki yerimi öğrenenlerin hepsi telefonla aradılar. En yakınımdaki bazı insanlar periyodik olarak arayıp rapor alıyorlar. İlgi görmek güzel şey. Uykuya teslim olmak ve rüyada güzel görmek daha da mutlu edici olabilir... Celsius istemiyorum bu gece!

Umarım atom bombası falan yoktur içimde.

31 Ekim 2009 Cumartesi

hambag


Arctic Monkeys'in 3. albümü çıkmış ve bundan benim haberim, bugün, tesadüfen, VH1 sayesinde, şok içinde oldu! Galiba gerçekten cahilleştim!

Yeni çocuğun adına Humbug demişler. Ebenezer Scrooge derdi, toprağı bol olsun. Saçma bulduğu şeylere "hambag lan o!" diye burun kıvırırdı amca... VH1'a hambag dedik, bak başımıza ne iş açtı be Ebenizır!

Josh Homme'la beraber üretmişler albümü... Bu bilgiyi okumasaydım da, gitarların söylediği kelimelerin arasındaki boşlukları ve aniden beliren tizleri duyunca "Queens Of The Stone Age gibi olmuş biraz lan!" derdim. Eh, körle yatan şaşı kalkar; Amerikalı'yla albüm yapanın aksanı gevşer...
Alex kardeşimizin yedek eylemi The Last Shadow Puppets duyarlılığında ve dinginliğinde şarkılar ağırlıkta; Miles biradere "dağıtmam fazla merak etme" diye söz vermiş ve verdirmiş zaar... Albümde "sert" sıfatını en rahat taşıyabilecek şarkı Pretty Visitors'ta bile, üstüme, karanlık ve kar kaplı bir sokakta tek başına yürüyen yalnız ve aç adam hüznü sıçradı. Yok, zaten hüzünlü olmamın böyle bir algıyla ilgisi yok!
Güzel, dinlenesi, yağmurda kapılınası ama ilk ikisine nazaran daha koyu demli bir albüm bu...
Hakan "peehh! hambag!" diyebilir ama yine de hayırlı olsun; Allah sağlıkla, mutlulukla dinletsin inşallah! Kutlarım.

ben tatsız, uyku şeker



Yine mi kış? Yaza ne oldu? Gitti mi?
Olgun bir bahar veya yaz sabahında, Marmara Denizi'nin güney kıyıları gözükebiliyorken, bu sabah, evimin pencerelerinden baktığımda "Bulutsuzluk Özlemi!" dedim. Bulutsuzluk Özlemi müziğinden de hoşlanmam ne yazık ki... Bana hepi topu 5 - 6 kilometre görüş mesafesi bırakan, daha Ekim sonunda doğalgaz harcatan, ayağıma kalın çorap, sırtıma kazak giydiren havadan da hoşlanmadım... Zaten 8 gündür canım sıkılıyor, bir de ıslak kasvet hiç de bereketli gelmedi.

Önce, dışarı çıktım, Kocamustafapaşa'ya yürüdüm. Pastaneden börenk ve boğaça, marketten de sürt ve hayran aldım. Şemsiye oyunlarına olan yatkınlığım ve yeteneğim sayesinde, sokaktayken biraz eğlendim sayılır. "Bu havada bisiklete binilmez" diyen içimdeki yetişkine karşılık verdim, "Şemsiyeye binmek ister misin?" dedim.

Eve geldiğimde, ortalığı toplamak ve temizlemek gereğini oturmuş, beni beklerken gördüm. Elimin tersiyle kenara ittim ve gereksizce bilgisayarın karşısına oturdum. Kalorifer sistemim düzgün ve verimli çalışmış, evi rahatlama ısısında tutmuştu. Bilgisayarla bilgi sayacak halim de olmadığına göre, dışarda bu soğuk, içerde bu ısı varken, ışık azken, sevgili çok uzaklarda uyuyorken, televizyonun karşısında tesbih böceğine dönüşmekten daha akıllıca ve kolayca ne yapılabilirdi ki?

Bilgisayarın kış kestirmesi moduna geçmesinden hiç ürkmeden kalktım masadan. Evi toplama ve temizleme gereği, boşalttığım sandalyeye geri tırmandı hemen. Televizyonu açtım, kanepeyi kapladım. Bazı insanlar, bir gazeteyi ellerine aldıklarında, önce spor sayfasına bakarlar. Kimileri, güzel kadın fotoğrafından başlarlar gazeteyi tüketmeye; kimileri için de, ahbapları gibi gördükleri bir köşe yazarı başlama noktasıdır. Ben de televizyonu, genellikle, VH1 ile açarım. U2'nun yeni şarkısı Magnificent'ın Fas'ta çekilen klibinden sonra, Black Eyed Peas'in Meet Me Halfway'ine bakakaldım. Bu klibi, Mad Max, Stargate, Lord Of The Rings ve Californication esinlenmelerine sürtünmüşler de öyle çekmişler gibi geldi. Bir de klipte kullanılan filin haliyle ilgili meraklara kapıldım. "Nerde doğdu, stüdyoya nerden ve nasıl getirildi, sırtına onca takım taklavatı almak, bir de en tepeye insan bindirmek istedi mi? Kendisinin bu çekim için rızası alındı mı? Milyonlarca insanın, durumuna, hislerine, yaşamasına veya ölmesine, açlığına veya tokluğuna, yaptıklarına ve yapmadıklarına başka insanlar karar veriyorken; kontrol altına alınan hiç bir hayvanın niyeti hakkında kaygı yaşanmıyor. Uçakta nereye oturacağımıza verdiğimiz değerli kararın gerçekleşmemesi durumunda sert tepkiler saçabiliyoruz ama evimizde köpeğimiz veya kedimizin kanepeye oturmasını yasaklayabiliyoruz... Evinden söküp aldığımız hayvanları, kliplerde hayvanlıklarının çok uzağında görüntülerle kullanıyoruz. Köfte veya tavuk kanatlarını afiyetle yiyoruz." gibi şeyler aklımdan bir kaç saniyede geçti.

VH1'ın da ağabeyi MTV gibi pörsüdüğünü ve benim de pörsümeye hazır aklımı zorladığını sezimseyip, National Geographic Channel'a ulaştım. Kan emen küçük iğrenç yaratıkları (bit, sülük, pire, kene, sivri sinek) izledim. Saç bitinin, vücudun her hangi başka bir yerinde yaşayamadığını; daha doğrusu, sadece insan saç derisinde yaşayabildiğini yeni öğrendim. Vücudumuzun bölgelerine göre gelişmiş 3 çeşit bit varmış. Her birinin ayaklarındaki kancalar, ilgili bölgelerdeki kılların kalınlığına göre evrimleşmiş ve başka bir vücut bölgesinde bu nedenle tutunamazlarmış... Pirelerin anlatıldığı bölümde, daha önce de şaşkınlıkla izlediğim muhteşem bacakların teknik özelliklerine kapıldım gittim... Hemen hemen bütün kan emici asalakların, ısırıklarının ve emme eylemlerinin hissedilmemesi için geliştirdiği şaşmaz yöntemleri var.

Bu asalaklar da bizim rızamızı almadan yerleşiyorlar vücutlarımıza; hatta bizi öldürebiliyorlar... Demek ki, hak tecavüzü doğaya ait bir olgu. Köfte ve tavuk kanadı yemeye devam o zaman!

Evi temizleyemeyeceğim galiba... Durmadan yağmur yağıyor; sahil yolu parlıyor. Denizin üstünde duman var gibi, gemiler zor seçiliyor.

Kanlı börtüden sıkılınca Sponge Bob'la karşılaştım. Bölümlerinden birinin jeneriğinde Pantera çalıyordu. Bölümün içinde de sincap Sandy'yle yaptıkları heyecanlı hareketler sırasında çeşitli Pantera sesleri duyuldu! İlginçti... Okuduğuma göre, bazı diğer bölümlerinde, Motörhead ve Twisted Sister'ın da katkıları olmuş. Daha da ılgınçs...

Beni her saniyesinde kendimden alıp bana geri veren bir kaç şarkıdan biri Scar Tissue. Bir de canlı canlı Red Hot Chili Peppers seyretsem... Oramı buramı kessem, Müslümcüvari süvari olsam konserde!

29 Ekim 2009 Perşembe

abru anlayışım


Eşya boyamak zevkli. Eski renklerini yeni renklere değiştirince, eşyaların özü, işlevi, görebileceği değer de değişiyor. Ne boyadığıma bağlı olarak, bazen yorulabiliyorum bile. Ayakkabıları boyamak basit. En son boyadığım eşya, kilise tavanıydı.

Boyama malzemeleriyle yapılabileceklerin en zevklisi, tuvalette ebru yapmak. Yağlı boya fırçası, yağlı boya fırçası heykeline dönüşmesin diye tinerde bekletilince, içerdiği tüm boyanın büyük kısmını da tinere bırakır. Tiner de renkli tiner olur ve hala sudan hafiftir. İş bittiğinde, içinde fırça bekletilmiş boyalı tinerli kabın da boşaltılması gerekir. Evde, böyle şeyleri boşaltmak için en uygun yer klozettir. Alafranga olanı ısrarla tercih ve tavsiye edilir. Hele ki, klozet temizliği için rezervuara mavi küpler atmak seçilmiş, önceden durgun ve masmavi bir klozet suyu elde edilmişse; bir de kullanılan boya açık renk idiyse, şahane gibi olur! Hepi topu yüz mililitre kadar olan açık renk boyalı tiner yavaşça klozete dökülür. Yavaşça, hem boyalı tiner ziyan olmasın, hem klozet dışında desen oluşmasın... On santim derinliğindeki klozet suyunun mavisinde, o boyalı tiner öbeklere ayrılır. Yuvarlak ve bitişik öbekler oluşur. İçindeki boyalı tinerin hepsi klozete dökülen kap, dikkatlice lavaboya bırakılır. Hafif salakça bir gülümsemeyle, mavi klozet suyundaki yuvarlak desenlere bakılır. O anda, o klozete oturanların veya karşısında ayakta duranların yaptıkları ve yapabilecekleri unutulur. Beyaz üstüne kahverengi, sarı, siyah ve hatta yeşil desenler ve vurucu kokular akla gelmez! Masmavi boyalı su üstünde danseden bembeyaz yuvarlaklarla harikalar diyarı evin içinde oluşmuştur. Evin, tuvaletin, klozetin içinde bir balo vardır. Yuvarlak, boyalı tiner öbeklerinin neye benzediğine dair ilkel hayallere de dalınabilir (ben bu sabah, iç içe geçmiş bir kaç tiner öbeğini, maskeli baloda gördüğü ilgiden bunalıp, dışarı çıkarken, yüzündeki maskeyi çıkarmaya çalışan genç bir kadın imajına benzettim mesela...); kapta kalan son tiner damlalarıyla veya küçük tükürük darbeleriyle bu kısa ömürlü ebru eseri daha sofistike de kılınabilir. İdrar müdahalesi de kısa süreli kıvılcımvari görüntüler ve neşe sunar ama müteakiben, klozetin yakın çevresinin temiz tinerli bir parça pamukla temizlenmesini gerektirecektir.
Eğer, bu eğlence için kullanılan boyalı tiner, klozetteki suyun tamamını kaplarsa, sifonun nazik bir hareketle, bir miktar mavi boyalı su telkin etmesi sağlanabilir. Böyle bir durumda, boyalı tiner ve boyalı su oranını dengelemek, tümüyle tuvalet sakininin sifon kullanma maharetine bağlıdır.

Yeterince keyif alındıktan sonra, çeşitli kereler sifon suyu salınıp, boyalı tinerin klozeti tamamıyla terketmesi sağlanmalıdır. İçeriğinde tek damla dahi boyalı tiner kalmadığından emin olunduktan sonra, klozet gerçek amaçlarından büyük olanı için kullanılabilir. Vücudumuzun boyalı veya boyasız tiner kabul etmeyecek, canımıza yakın bölgeleri vardır. Muhtemel sıçramalar durumunda, sıçrayıp bize dokunacak olan sıvı, boyalı tiner değil, boyalı su olmalıdır. Taharet borusunun sağlam ve iyi çalışanı makbuldür. Piyasada 6-8 liraya gayet uygun aparatlar satılmaktadır. Eğer tuvalette ebru yapılacaksa, en kötü senaryoya hazırlıklı olmak adına, taharet borusunu yenisiyle değiştirmek elzem olabilir.

27 Ekim 2009 Salı

kolay gelsin usta



Kocamustafapaşa'da kaç marangoz var bilmiyorum ama ben bugün 6 tanesine uğradım ve emin oldum ki küçük esnaf hiç de küçük değil! Daha doğrusu, küçük esnaf küçük iş yapmak istemiyor! Veya, beni sadece kendi derdimle donanarak ahkam kesmekten alıkoyabilecek bir açıklamayla, buradaki marangozların hepsi, en ufak bir zımpara darbesini bile bir mühendis/mimar/pilot/cerrah özeniyle vuruyorlar ve onlar için, işin küçüğü büyüğü yok! Bir yapının iki katı arasına yerleştirilecek bir merdiven sistemiyle, benim ihtiyacım olan 2 tahta düzlem yüzey aynı emeği istiyor; dolayısıyla, zaten onca işleri varken, benim talebimle uğraşamıyorlar. Uğradığım marangoz atölyelerinin hiç birinden, 45 X 60 cm ebadında iki tahta/MDF/sunta plakayla çıkamadım. Yapılabileceğine dair olumlu bir yaklaşım da göstermediler. Ellerindeki projelerin teslimatı, montajı, üretimi, artık her ne meşgaleyse, bittikten sonra ilgilenebileceklerini de söylemediler. Bildiğim kadarıyla, ellerinde, ahşap malzemeye şekil vermelerini kolaylaştıracak yüksek teknoloji ürünü aletler var. En azından, içine girip baktığım 6 atölyede de bıçkı makinesi vardı. 2 tane, ahşap veya MDF plakanın köşelerini yuvarlamak kaç dakikalarını alıyor acaba? Benden karşılığında ücret alabileceklerine ve bu ücreti de kendileri belirleyebileceğine göre, neden marangoz müşterisi olamıyorum? Bana neden tahta yok?

"Küçük esnaf kan ağlıyor!" Yok canım!
"Kepenkler kapanıyor!" Hadi ordan!
En azından, Kocamustafapaşa marangozlarının işleri gayet tıkırında; takırında hatta!

O kadar çok ve güzel çalışıyorlar, o kadar doymuşlar ki, istediğim iki basit plaka için "Yaparız ama 50 liranı da alırız..." bile demiyorlar.
Duyduğum cevaplar:

-Valla çok iş var be abi, şu merdivenin kuruması lazım, cumartesiden önce yapamam, cumartesiye de söz veremem... (Merdiveni üfleyerek kurutuyordu sanırım!)

-Bende tahta yok! (Marangozda tahta yok? Bu cevap en etkili olanıydı, gık demeden çıktım kapıdan...)

-Hmmm, köşeleri yuvarlak? Uğraşamam be abi... (Homofobik marangoz?)

-Tahta zor valla, MDF olur... Kaça kaç? 45'e 60 haaa... Hmmm... Adamlar montajda, yarın uğrasan? (Sen bana uğra, adamları getirme, çay içip konuşalım ölçüleri!)

-Biz tahta kesmiyoruz. Yok, öyle yapmıyoruz! (Mobilya üretiyorlar ama, mobilyaları imal ettikleri parçalar başka bir yerde kesilip onlara teslim ediliyor herhalde... Ya da tomrukları oyarak yapıyorlar... Bilemedim!)

Şimdi aklıma, yarın aynı dükkanlara elimde bir tomar parayla gitmek geldi. "2 tane düz tahta istiyorum, karşılığında on bin lira vereceğim" desem?
Veya, "Hatırlar mısın; dün, fakir, tahta isteyen ve onurlu bir genç gelmişti de ilgilenmemiştiniz? Dükkanını alıyorum!" desem?
Veya, "Abi, şu kapı lazım mıydı? Atıcan mı onu? Alayım mı abi bu kapıyı? Ha abim? Kapıyı ver be abim!" diye duvarda sıralı kapılardan birini çekiştirmeye başlasam?

Tuvaletimin taharet borusu kırıldı. Aslında, galiba, zaten kırıkmış. Damlattığı yere hiddetle ve dikkatle bakınca gördüm ki, bir kesik mevcut. Kesiğin büyümesi sonucu kırık oluşmuş. Yerel usta ağzıyla, "boru kesilme yapmış". Yarın da tesisatçıların sıhhi olanlarını gezinip, kıç temizliğim dolayısıyla sıhhatime etki eden bir tesisat unsuru için savaşacağım sanırım. Söz konusu meta, tahta iken boruya dönüşecek. Düzgün konuşmalıyım.

26 Ekim 2009 Pazartesi

annenizi nasıl tanıdım...




Praktiker'den vazgeçtim.
Bauhaus, Carrefour ve Ikea'yı aldım!
Ev büyük, hepsine yer buldum çok şükür...

Son üç gündür, televizyona dadanmış olmaktan yeterince utanç duyuyorum zaten; bir de History Channel'da arka arkaya 2. Dünya Savaşı belgeselleri görmekten bıkmak eklendi... VH1 desem, onda da seri üretim yeni yetme genç kadın şarkıcıların şarkısı yayınlanıyor devamlı. Aynı ses tonuyla birbirinin aynı şarkıları söyleyen onlarca Kate, Katy, Lily doluşmuş gavur İMÇ'lerine. Allah'tan, araya Simply Red, INXS, Prince falan sıkıştırıyorlar da, biramdan yudum almaya neşe buluyorum.

-Yerli kanallardan hangilerini seyrediyorsun?
-Habergibi, dizi, eğlencegibi programlarıyla kokuşturulan kanalları mı soruyorsun?
-Yerli kanal işte...
-Yaşamımdan endişe ettirebilecek kanallar onlar.
-Kafanı fazla takmadan izlesen?
-Kafamı takmayacaksam niye izliyorum, pardon?

Kovamadım herifi yahu!
2. Dünya Savaşı belgesellerinden de kurtuldum sanırım.

Bugün itibarıyla, Geocities yok. Yahoo çalışanları, aylar önce bana bu kapanış ve muhtemel kayıplarıma karşı yapabileceklerimi bildiren bir mektup gönderdiler. Hatta, geçen ay bir de hatırlatma mektubu aldım kendilerinden.
Ya, tüm sayfalarımı teker teker kendi bilgisayarıma yerleştirip saklayacaktım, ya da Yahoo'nun ücretli web sitesi hizmetinden faydalanmayı seçecektim. Tabii ki tüm sayfalarımı bilgisayarımda tutmaya başlamayı yeğledim. Bunun için, Geocities sunucularındaki her sayfama ulaşmam gerekiyordu. Ulaşabiliyor muydum? Haşa! Hatta haşşşaaaaaa!!!!
Ülkemi yöneten üstün insanların görüşüne göre zararlı olan Geocities'e, aynı yöneticilerin kararlı tutumları sayesinde, bu ülkenin elektrik ve telefon hatlarını kullanan bir bilgisayar vasıtasıyla bakmak mümkün değil. Şimdi, "DNS ayarlarında yapacağın şöyle şöyle bir değişiklikle mümkün olabilirdi" veya "Windows kullanıyorsan, System32 altındaki "hosts" dosyasına adresi ve IP adresini ekleseydin, Geocities sayfalarını açabilirdin" diyebilecek olan yardım sever arkadaşlarıma bir selam vereyim. Bahsedilen yöntemler bazı başka adresler için gayet güzel yardımcı oluyorsa da; Geocities içeriğinden çok sağlam şekilde korunması gereken bir halk olduğumuz için, büyüklerimiz en sıkı önlemleri almışlar ve kendi bilgisayarımda yaptığım değişikliklerle bu önlemlerini aşamadım. Çeşitli tünellerden geçerek ulaştığım sayfaları da sevmek ve severek saklamak çok zor oldu...
"Büyüklerimiz" kimler?
"Devlet büyüğü" tamlamasıyla tanımlayamayacağım büyükler onlar. Devlet büyüğü, devletin en önemli organlarında, hatta o organların başında bulunur. Görevleri, karar almak ve görev vermektir. Verdikleri görevlere ve görevleri verdikleri kurumlara göre, halkın hayatında değişimler olur. Karar, kanun, yürütme, koşturma, oturtma, yargılama organları gibi detaylı dokulardan uzak durayım ki, hem okuyanlar sıkılmasın, hem de devlet felsefesinin ucunu görmüş halimle ahkam rendelemeyeyim...
Aslında, sanırım, bu Geocities yasağını koyan büyüklerimiz, ilk yasaklandığında, Youtube erişimi konusunda "Ben youtube'a giriyorum, siz de girin..." diyen başbakanımızdan daha alt kademelerde görevli olanlardır. Yargı, yasama ve yürütmeden ayrıydı değil mi? E, o zaman, mahkeme başkanları ve heyetleri, bakanlardan ve başbakandan daha yukarda veya aşağıda görevli addedilemezler... E, "Şu site bizim milletimize zararlı, bu sitede değerlerimize kasteden bir yazı var..." diyerek bizi koruyan makamlar, mahkemeler değil mi? Kafam karışık...
Tabii ki, yine de, bizden daha büyük oldukları için, kendilerine "büyüklerimiz" demeye mecbur hissediyorum kendimi. Aslında, Türk Telekom'un teknolojik işlemlerinden sorumlu ekip içinde, temiz ahlaklı ve kıvrak zekalı Türk Milleti'ni internetteki zararlı içerikten soyutlamak gibi kutsal bir görevi ifa edenler içinde yaşı benden küçük olanlar da vardır ama, onlar da vasıfları ve misyonları ölçeğinde benden fersah fersah büyük sayılırlar. Zaten, bütün mübarek önlemlerine karşı gelip, Geocities sayfalarımı kendi bilgisayarımda açmaya çalıştığım için kendimi suçlu hissediyorum... Bir daha yapmayacağım!
Çünkü, Geocities'de oluşturduğum tüm sayfaları, http://www.bckmz.com/ adresine taşıdım.
Kendimi, Aerosmith'in Living On The Edge şarkısının klibinde, tren raylarının arasından, tren kendisine çarpmadan bir saniye önce çıkan Joe Perry gibi hissediyorum. O'nun bu son an heyecanını yaşamaya ve bize yaşatmaya hakkı ve parası var. Benimki rock'n'roll'dan çok başka bir serserilik şekli oldu... Yıllarca, beni ve bazı yakınlarımı eğlendiren onca yazıyı, yok olmaktan son anda kurtardım. Aslında, daha önemli şeyler olsalardı, kendimi Joe Perry yerine Die Hard'lardan birindeki Bruce Willis'le de kıyaslayabilirdim. Geyik yazılarına anca bu kadar...
Hala, sayfalar ve imajlar arasında düzeltmem gereken bağlantılar var.

Soundgarden'ın paslanmaz çelikten, Audioslave'in titanyumdan şarkılarının gümüş sesli kahramanı Chris Cornell, neden bu odun diyarında?

Aha Rick Astley! Sağol VH1! Büyüğümsün!
Bira var mı?
Bir de rahmetli Robert Palmer ile UB40 ortaklığı! I'll Be Your Baby Tonight!
Çok neşeli bir regi şerkisi ama ben az neşeli bir geriyim!
Michael Bolton gelse de beraber çay içsek...

25 Ekim 2009 Pazar

betonda kauçuk çevirenle, mangalda tavuk çeviren bir olur mu hiç?

Kapalıçarşı'ya gitsem ne olacak?
Cebimde, Kapalıçarşı'yı alacak kadar para mı var? Onun yerine, yarın, Praktiker'in Bayrampaşa mağazasını alırım!

Bir Master Of Puppets ve çeyrek Nevermind boyunca pedal çevirdim. Evden çıkıp, 17 Aralık mekanına gittim ve geri döndüm. Eskiden, eski evimden çıkıp Florya'ya gider ve lokale dönerdim. Yine de, toplamda 5 kilometre daha kısa bir mesafeyi, sarsılmadan ve kesintiye ihtiyaç duymadan alabildiğim için memnunum. Bisiklete değen 5 numaralı parçamda da şimdilik bir sızı yok. Sadece, dönüşte, Yedikule'de vites değişmekte zorlandı ve zincire "kusura bakma, seni daha fazla çekemiyorum!" dedi... Sanırım, bir bakım ve temizlik seansı uygulamam gerek.

Samatya ile Zeytinburnu arası tenha sayılırdı. Henüz soğumamış bir pazar günü için, fazla tenhaydı denebilir. Sadece balık tutmaya çalışan insanlar vardı. Mangalları, biraları, sevgilileriyle vakit geçirmek için sahile gelen çok az kişi vardı. Spor yapan kimseyi görmedim. Zeytinburnu'da, deniz kenarındaki yol bitti. Askeri bölgenin sınırında, araba yoluna yaklaşıp, kaldırımda ilerlemek zorunda olduğumu anladım. Kaldırımda, mavi çizgilerle ayrılmış bisiklet kulvarları görünce, kendimi Amsterdam'da sandım.

Amsterdam'da değil, has be has İstanbul'da olduğuma, askeri bölgeden çıkıp, sivil deniz kenarına döndüğümde gördüğüm kuşlarla beraber sevindim. Aslında, Amsterdam'da görebileceğim su kuşu çeşidi ve estetiği daha fazla ama, o anda kıyas eğilimimi savuşturup, kamerama davrandım.

Zeytinburnu'dan kurtulup, Bakırköy sınırlarına girdiğimde, o mavi çizgilerin içinde, denize tekrar yaklaşmaya başladım. Bisiklet yolu kaldırımdan ayrılıp, yeşil alan içinde düzenlenmiş, düz beton satıha yerleşti. Satıhın betonluğunu ve düzlüğünü, çimene tercih eden mangal operatörü aile babaları ve yardımcı hanımları ve çocukları yolumu kapıyorlardı. Uzaktan gördüğümde zilimi çıngırdattım; beni umursayıp yol açmalarını bekliyordum. Ben kendilerine hızla yaklaşırken, şaşkınca bana bakmaları ve hiç hareket etmemelerinden, çöktükleri betondan kurtulamadıklarını anladım. Pürüzsüz beton tandansı yaşıyorlardı! Tekerleklerimi çimenle basenleri arasından hızla geçirirken, "afiyet olsun" deyip, yanık et dumanını içime çektim... Betonda mangal kapanına aynı şekilde kapılmış 3 aile daha gördüm ve hepsinde farklı et ürünleri soludum. Memnun sayılırdım. Sadece, zorla, hızla ve aniden çıktığım çim zeminde bir şanssızlık yaşamaktan ürktüm ama şanslıydım...
Bakırköy Sahili'nde, sarı votka ritüelinden başka anlamlı toplantı yapılmadığına olan inancımı pekiştirdim ve benim balonlarım varmış gibi hissettim.

2-3 sene önce bir kız, bisiklete bindiğim için beni marjinal bulmuştu. Ben de, beni marjinal bulduğu için, kendisini marjinal bulmuştum. Oysa, bisiklet ve müzik kadar zahmetsizce rahatlatan çok az şey var. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp. Yapmamak değil, denememek kayıp...
Zeytinburnu'da yapılan Ibis - Novotel'in önündeki otobüs durağının adını daha önce de görmüş ve muhtemel nedeniyle de en az bu kadar ilgilenmiştim. Marmara Denizi! Durakta "Marmara Denizi" yazıyor! Marmara Denizi'ne bakan tek otobüs durağı bu mu yani? Coğrafi yeri de gayet namerkezi. Marmara Denizi'nin nadide bir kuzeydoğu kıyısında... Anlam veremediğim, merak ettiğim ve dönüşte, fotoğraflarını çektiğimle kaldım.
Samatya'ya vardığımda, sahil yolundan yukarı çıkan yolla Org.Nafiz Gürman Caddesi'nin kavuştuğu kavşakta, önce bir taksi bana yol vermek için durdu. Şaşırıp, "sen geç" anlamında bir el hareketi yaptım ve taksi önümden geçerken açık camından içeri "teşekkür!" diye seslendim. 4-5 saniye sonra, bu sefer de özel bir otomobilin sürücüsü durdu ve "buyrun geçin..." anlamında, avucunun içini nazikçe göstererek benle iletişim kurdu. "Bunlar, bisikletli ezmek isteyen sapık insanlar, kesin çarpacak şimdi!" diye pimpiriklenerek geçtim karşıya. Adamın nezaketine karşılık veremedim, fena oldu.
Beni farklı şehirlerde çok yere taşımış olan bisikletimi bir kez daha kucaklayıp eve çıkarmadan önce, evin karşısındaki bakkala girip bir kaç bira almayı düşündüm. Derin nefeslerimi sığlaştırıp, apartmanın kapısına baktım. Tam altına gelmedikçe algılamayan ve devreyi tamamlamayan, merdivendeki zamanınızın çoğunu karanlıkta geçirmeniz sayesinde elektrik tüketiminden tasarruf sağlayan sensörleriyle, modern aydınlatmaya sahip merdiven boşluğunda, eve doğru yükseldim.
Duştan sonra, yarım litre süte bir muz, 2 kaşık bal, biraz zencefil ve biraz da Antep fıstığı likörü karıştırıp, Kenwoodize ettim. İçtim. Azdım. Gideyim, bira alayım...
(Tam basit blog oldu lan bu...)

yar, ak kafalı



25.10.2009 Pazar, saat 10:34...

Dün gece annemin beni telefonla arayıp, saatlerin 60 dakika geri alınacağı uyarısını yapmasından sonra, "Ana gibi yar olmaz" demek geldi aklıma. Demedim lakin...
Onun yerine, "Yar ne demek lan?" dedim kendime. "Sevgili demek değil mi? Uçurum kastedilemeyeceğine göre!"

Çok uykum, az enerjim vardı bunlar olurken. Beynim pamuklaşmıştı. Kanımda oşkizen artıyordu ve hücrelerimin ihtiyaç duyduğu şeylere sahip değildim. Amarigadaki yarımdan ses alamıyordum, eko yoktu... Kafam dimağsız, dilim iddiasızdı...
Dolayısıyla, kendi kendime bile ahkam kesmekten çekindim.
Türkiye saatiyle 04:00 civarında uyudum.
Amariga saatiyle 23:00 civarında yarim aradı. Sesine süründüm. Telefonu sadece öpesim, koklayasım, yalayasım değil, aynı zamanda, yiyesim de geldi. Kalktım, pencere kenarından denize bakarak konuştum kendisiyle. Sonra, uykuma huzurla devam ettim. Az önce, aklımı başıma almaya başlamış halde uyandım. Yatak odasının tavanında, hacze gelmiş icra memurları gibi duran sivrisineklere kimyasal mal varlığı sundum. Mevsimin kışa benzemeye başlamasıyla ve Ekim maaşımın tarafıma teslim edilmesiyle vesile bulup, dün satın aldığım tahtaları, ilgili yerlerine yerleştirdim. Elbise askılarını gardroba, dilimleme satıhı olarak şekli değiştirilmiş bambu plakayı ve teflon dostu ucuz maşayı da mutfak tezgahına bıraktım. Evin bayındırlığıyla ilgilenmeye devam etmem gerek. Sonra...

Sonra dedim ki kendime, "Neydi o yar konusu? Bir bak bakalım Türk Dil Kurumu kaynaklarına!" Kendim "pekiyi" demeden harekete koyuldu...

Hanımlar, efendiler, "Ana gibi yar olmaz" sözünde, benim kirli ve yetersiz aklıma gelen gibi bir "sevgili/eş ve anne karşılaştırması ve anneyi daha değerli çıkarma çabası" yokmuş! Türk Dil Kurumu sözlüğünde, "yar" sözcüğüne ait 9 farklı anlam, toplam 22 maddede açıklanıyor. Bu 8 farklı anlamı, "uçurum, salya, yumuşak bir taş, sevgili, kabir, ağız boşluğu, dost, yardımcı, hayvan sırtında semer nedeniyle oluşan yara" olarak özetleyebiliyor olmaktan övünç duyuyorum.
"Ana gibi yar olmaz" deyimini de, "Ana gibi yar olmaz; Bağdat gibi diyar olmaz" gerçek ve tam haliyle yazarak, kendimi kurtarma çabasındayım. Sunduğum TDK bağlantısını bir kullanın.
Bağdat gibi bir diyarın olmadığına da canı gönülden katılıyorum.

Telefon ve ona yardımcı diğer teknolojik ürünlerin gelişmesinde emek sahibi olan her insan evladı da bana yar oldu dün gece/bu sabah...

Şu yaşıma kadar, bir sürü yarim oldu. Çoğuyla iyi geçindim. Azıyla seviştim (yarin yarına yar bırakmak). Çok azıyla kardeş kadar yakınımdır. Çok daha azıyla da anlaşmakta zorluk çektiğim, çatıştığım (yarmak, yaralamak) oldu. Yarlarla anlaşmanın gereksiz olduğunu düşünmeye meyilliyim. Çünkü, aklımı zorlayan son değişikliklerden sonra, kendimi kendime, özetle, "anlamasam, hatta hak vermesem de, karşılıklı destek konumlarımızdan kaynaklanan bir tolerans avantajımız var ve bunu kullanmaktan çekinmiyorum; aksine, benim davranış standartlarıma uymayan özelliklerini sineye çekmeye çalışıyorum..." diye savundum. Demek ki, iki insanın iyi geçinebilmesi için, birbirlerini aynı kesinlikte ve onaylayarak anlamaları gerekmediğine inanıyorum. "Sevgi anlaşmak değildir..." diyen kim? Katılıyorum! Değer vermek için, bir insanın, algısal olarak karşısında veya içinde olmak değil, yanında huzurla bulunmak gerek sanırım.

Ben gece hayatına çok küçük yaşta başladım!
7-8 yaşlarımdayken, annem, teyzem ve dayımın da katılımıyla, cuma akşamlarını Küçük Çiftlik'teki lunaparkta geçirmeyi çok severdim. O zamanlar, geceler şimdikilerden çok daha kısaydı ama çok daha doyurucuydu. Bir kaç gün önceden, telefonla ayarlamalar yapardım. Teyzemi ve dayımı arar, cuma akşamı için sözleşirdim. Annemden de onay aldıktan sonra, cuma akşamını beklemekten başka bir işim kalmazdı. Yaşadığım mahallede, sosyal bir organizma olduğumu hissettiren ilk yarlarımla kurduğum iletişim de, şimdikilere göre, çok daha yalın, açık ve çekincesizdi. "Kuantum fiziği" gibi, "Çocuk psikolojisi" de sonradan adlandırılan bir dallandırma, sanırım.
Küçük Çiftlik sözü veren annem, teyzem ve dayıma duyduğum sevgi ve kocaman, rengarenk, gürültülü ve eğlenceli bir dünyanın heyecanı dilime vururdu; gördüğüm, beraber oynadığım arkadaşlarıma "Biz bu cuma lunaparka gidicez!" derdim. Amacım, biraz hava atmak, biraz da heyecanımı paylaşarak, gündemi güzelleştirmek olurdu. Doğal olarak, insanların sosyal ilişkilerinde, her adımlarını tam olarak istedikleri noktalara bırakmalarının mümkün olamadığına da bu yaşlarda, belki de tam olarak 1984 yazında tanık oldum ve aval aval baktım. Tecrübe edip anlamaya daha çok mevsim vardı, sanırım. Yarlarıma ilan ettiğim Küçük Çiftlik geceleri, akşam geceye devrolurken iptal edilirdi. Ya, teyzem veya dayım arar, başka ve daha önemli bir işleri çıktığını, gelemeyeceklerini söylerdi; ya da annemden başka iptal nedenleri duyardım. Kötü haberlerin akşam üstlerinde geldiğine dair bir fikri sabitlemedim. Onun yerine, daha sonraları Küçük Çiftlik'ten büyük planların da sekteye uğrama şekillerini inceleme ihtiyacımın farkına vardım. Olaylar genellikle şöyle gelişiyordu: Ben, bir olayı yaşamayı çok istiyordum. İstediğim aktivite için plan yapıp gerekli adımları atıyordum. Bütün hazırlıklar zamanında ve tam olarak gerçekleşiyor, istediğim sonucu alma ihtimalim çok güçleniyordu. Bu isteğimden, planlarımdan, söz konusu hareketlerimden ve umuttan çok, haklı beklentiye dönüşmüş hislerimden ve kaplan gibi duran ihtimalden, çoğu bana yar olmuş insanlara bahsediyordum. İhtimalin gerçeğe dönüşmesine ramak kala, aklıma daha önce gelmesi genellikle imkansız bir değişken nedeniyle, planlar orta yerlerinden yarılıyor, ihtimal tembel hayvana dönüşüyor, beklentim haksızlaşıyor, isteğimle arama koca bir yar giriyordu. Aşk meyvesinden, mantık çocuğuna, ordan da bilim gencine geçerken bazı denemeler yaptım. Gerçekleşmesini istediğim olaylar, yapmayı istediğim hareketler hakkında, insanlarla konuşmazsam, mutlu sonuca ulaşıyordum. Yıllar içinde, kimseyi nazar, kötü etki, kıskançlık sorumlusu olarak görmeden; Karma hakkında bilgisiz ve fikirsizce, sadece kendimi koruma amacıyla, yapacaklarım hakkında bir gizli ajan sıfatına büründüm. Gerçekleşesiler, çoğu zaman böyle gerçekleştiler ve beni mutlu ettiler. Kendi tecrübelerim içinde tuttuğum istatistiki kayıtlarım dışında, edindiğim bu gizlilik için, bilimsel hiç bir dayanağım yok.

Seyahat etmek de, gençliğimin geneline yayılan bir haz eylemi oldu. Gittiğim yerlerin büyük bölümü, ben yola çıkmadan çok önce, benim için yüksek önem ve güçlü çekim oluşturdular. Seyahatlerimin hemen hemen hepsini, tutkuyla, büyük hazla yaptım yani. Seyahatlerimden önce hazırlanma süreçlerimde, gideceğim yeri ve yola çıkış zamanını, mümkün olduğunca az sayıda ve sadece bilmesi zaruri olan insanlara bildirmek de var. Uçak biletimi kesen iş arkadaşıma veya vize başvurumu değerlendiren konsolosluk insanına "Vallahi, yani... Bilmiyorum ki... Prag mı, St.Petersburg mu, Cape Town mı, Bangkok mu... İşte bi iznim başlasın hele..." diyemem ki!

Şimdi, bana yar olan değerli insan evlatları, genellikle bu takıntımın nedenini ve işleyişini sorguluyorlar. Sorgulamakla kalmayıp bana sorular soruyor ve yorumlar yapıyorlar. Ben de, kimi zaman ego zedelenmesinden, kimi zaman samimiyet kuşkusundan, kimi zaman da anlama isteğinden kaynaklandığını düşündüğüm bu sorulara cevap verirken, kendimi ve doğru bildiğim hareketi savunmak durumundaymışım gibi hissediyorum. Durumunda olduğum tek şey mutluluk...
Benim mutluluğumun başka diyarlarda mutsuzluk nedeni olabileceğini biliyorum ama yarlarımda mutsuzuluğa yol açan bir insan olmak da istemem. Dolayısıyla, şu tavsiyemi okuyun:
Çıkacağım seyahatler, yapmayı istediğim, benim için önemli şeyler hakkında sizle konuşmamış olmamı önemsemek ve ahkama ve siteme kaçan sözlerin konusu etmek yerine, beraberce yaşadığımız ve yaşayabileceğimiz güzellikleri irdeleyin veya ülkemizin ne durumda olduğunu ve nedenlerini ve muhtemel çarelerini düşünün... En olmadı, kitap okuyun...
Takıntılı önlemim hakkında içinizde oluşan şeyi içinizde tutamıyorsanız, ben aranızda değilken, mekanı istediğiniz kadar kokutun. Suratıma gaz sıkmanız kaçınılmazsa da, bunu şu zamana kadar çoğunuzun yaptığı gibi dürüstçe ve şiddetsizce, arkadaşça, açıkça yapın. Yanımda oturup, sinsice de osurup, "Aaa! Gaz çıkardın! Çok ayıp! Ben burda durmam artık!" diyen yarı yarasım gelir.

(Başlıktaki "yar" , "arkadaş/dost" anlamında; "ak kafalı" da, "iyi düşünceli" anlamında kullanılmıştır. Sözcük oyunlarından hoşlanmayan yarlar kusura bakmasınlar...)

24 Ekim 2009 Cumartesi

karaya dönüş


24.10.2009, saat Türkiye'de 21:32...

Canımın bir kısmı New York'ta. Burda, İstanbul'da kalan kısmı sıkılıyor, televizyondan lokale, bloglardan ev dekorasyonu fikirlerine, uykudan deniz manzaralarına savruluyor.

VH1'da, ilk bölümünü geçen hafta seyrettiğim en iyi 100 hard rock şarkısı geri sayımı programının üçüncü bölümü, bana bir kaç basamak sunuyor. Adımımı atmak kolay. Şaşırmak da öyle. Merak eden, buradan listeyi görebilir. Bir küçük bardak Southern Comfort da yükselmeye yardımcı... Sadece kanepeye kadar yükseliyorum.

2 gün sonra Geocities kapanacak ve ellerindeki eski yazılarım yok olacak. Yok olmak fikriyle terörize oluyorsam, bu konuda da acilen bir şeyler yapmam gerekmiyor mu? Yapayım, sonra buraya yazmaya devam edeyim.

Amariga'da (Nüyork orda), donguz gribi ulusal aciliyet ilan edilmiş. Aşı satışları kötü gidiyor herhalde...

Bilgisayar virüslerine karşı programların satılmasıyla ilgili tek bir fikrimin olmadığı zamanlardan, ilaç firmalarının gücü hakkında da okuduğum tek bir satır hatırlamıyorum. Şimdi, bu mikrop açılımlarından mı korkayım, salgın salan laboratuvar A.Ş.'lerden mi korkayım, canımın aciliye diyarlarındaki kısmının bu konuda ne yaptığını, ne bildiğini, ne hissettiğini mi düşüneyim?

Olmuyor!
Geocities'e emanet ettiğim sayfalarımı aynen geri almam mümkün değil!

Buzdolabındaki zeytinyağlı kereviz yenir mi hala?
Kafam tükenmiş...
Yarın deniz kenarında bisikletle gezineyim, Kapalıçarşı'da turist olayım...
Elimden sadece böyle şeyleri yapmayı düşünmek geliyor.
Düşündüklerimi yapmayı da başarabilecek miyim bakalım.

Mercimek köftesinden sonra, mideme bir küçük bardak daha Southern Comfort dökmeye çalışıyorum. Sanırım, pis su giderlerini açmaya yarayan kimyasallardan kullanarak daha başarılı olabilirim. Gırtlağım acıyor! Bir geri sayım mı var içimde?
Kafam tükenmiş...
Kanepe beyaz ve yerden yüksek. Yerde sentetik bir zemin var. Çamura basıyor gibi hissediyorum. Ayağımı kurtarmamın zor olduğu bir çamur. Ayakkabımın bağcıkları tomurcuklanmış. Ayağımı sadece çoraplarım kaplıyor oysa... Çim çoraplar!
Kafatasımın içinden eksilen mi var? Kulağımdan, burnumdan pamuk soksam...
İki ayrı firmanın, iki ayrı kağıda basılı, Kasım ayı personel çalışma programlarına tutsaklıktan kurtulsam!
Bu geceyi diğerlerinden 1 saat fazla yaşayacağım. Geç yatmamda bir sakınca yok.
Dilim tükenmiş...

23 Ekim 2009 Cuma

TCJJB

23.10.2009 Cuma, saat Türkiye'de 21:55.
TK001, 1 dakika önce JFK'e inmiş olmalıydı.
Az önce, doğudan, güneye, deniz üzerine yöneldi. Henüz de tekrar kuzeye çevirdi yönünü.
4L'ye inecek gibi gözüküyor.

Saat 22:05...
www.flightstats.com 'a göre, 14dakika önce piste inmiş. Yani, benim için 21:51'de...

Rahatladım.

Ne zaman bir yere uçsam, annem, "İndiğinde, ilk fırsatta bana haber ver lütfen." der.
Şimdi çok iyi biliyorum neden bu kadar merak ettiğini.
Canının bir parçası benle beraber uçtuğu için.
Sadece uçak yolculuklarında değil; hangi taşıtla gidersem gideyim, yanımda annemin bir bölümünü de taşırmışım da haberim yokmuş!
En büyük ve en ağır bagajı da arkamda O'nun kucağına bırakırmışım...

Sağolasın teknoloji, bagajı aldın kucağımdan!
Bu arada, THY'nin uçuş bilgi sayfasında, 25 dakikadır, varışla ilgili aktüel bir bilgi yok. Belki de, hatta umarım, uçağın park etmesinden sonra yayınlanıyordur...

17 Ekim 2009 Cumartesi

İmla, ulaşılması zor kudret...

16 Ekim 2009 Cumaertesi. Gün başlayalı 18 saat 50 dakika olmuş. Haftalardır biriken toz, bakteri ve bilgisayar izlerini evden çıkarmam gerekirken şu yaptığıma bak! Bakıyorsun zaten. Her harfine olmasa da (insanlar harf harf değil, sözcük sözcük okur), gayet bu sayfadasın. Cumaertesi... Ne oldu? Bir harf fazla mı? Ben seviyorum o "E"yi... Harf harf okuma! İnsansın sen... Sözcüklere, dikkat ettiğini bile bilmeden, odaklanman lazım.
Anılar, şimdi gözümde canlandılar. (Coşkun Sabah'tan daha güzel bir site beklerdim gerçi...)
1994'ün güzel bir sabahında, Hakan, Sinem, Emek ve ben, Büyük Ada'ya gittik. Bütün gün bisikletle, adanın izin veren hemen her bucağına ulaşıp güzel zaman geçirmiştik. O dönemimde, yanıma gelmesinden bir kaç dakika önce kokusunu aldığım bir kızla ilgili derin düşüncelerde sıkça kayboluyordum. Bisikletleri kiraladığımız dükkandan çıktıktan az pedal sonra, benim kiraladığım bisikletin arka lastiğinin, kullanılmayacak kadar indiğini, asfalta beyaz boyayla nakşedilmiş bir E harfinin yanında farketmiştim. Bisikleti dükkana geri götürüp değiştirdikten sonra, o E harfinin yanından gülümseyerek geçmiş ve kokulu hanım kızımızı yanımda hissetmiştim. Bir süre sonra, 4 kişilik grubumuzun gitmekte olduğu yönün tersine, var gücüyle pedal basan akran bir erkek gördük. Süratinin nedeninin kaçması, kaçtığı şeyin de Emek olduğunu, Emek yanımızdan daha hızlı ve küfürler ve tehditler bağırarak geçtiğinde anladık. Az dakika sonra yanımıza geldiğinde, Emek'in kendisine laf atan genç bir erkek insanı kovaladığını öğrenip hayret ettik. Emek hariç hepimiz lise iki veya müstakbel lise son öğrencisiydik. Emek ise sanırım ortaokula yeni başlamıştı. Hem laf atılacak kadar kadın, hem de laf atanı kovalayacak kadar erkek miydi? Algılar ve salgılar değişken, bağıntılı etki nedenleri...
O kadar eğlendik ve evden uzakta, dışarda olmanın tadına o kadar açtık ki, geceyi de adada geçirmeye yeltendik. Pipileri olanlar için evlere haber vermek, kukululara nispeten daha kolaydı. Bir türlü, Bahçelievler'deki Nesrin Teyze'yi nasıl arayıp, kendisine neyi nasıl söylersek, cebimizdeki harçlığa uygun fiyatla bulduğumuz pansiyona doğru rahatça pedal basabileceğimizi kestiremiyorduk. Kızının ve yeğeninin güvende olacağını telkin edebilecek bir adam gerekiyordu. Ahizeyi elime aldığımda, şansımızın zorlanmaktan kırılmak üzere olduğunu değil, sayemde bütün akşam içki içip kağıt oynayabileceğimiz için arkadaşlarımın bana ne kadar çok teşekkür edeceklerini düşünüyordum. Durumu nazikçe sunmama yarayan sözlerime, Nesrin teyzemin cevabı "Kızlarımı emanet ettim, bu akşam onları sağ salim buraya getir!" cümlesi oldu. O gün çok fotoğraf çekmiştik. Sinem'in kamerası çok bereketli çıkmıştı. Sabahtan akşama, her güzel kareyi hapsetmiştik içine. Biraz şaşırmamıza rağmen, üzerimize gayet rahat olan boşvermişlik yüzünden sanırım, "henüz dijital fotoğraf teknolojisi bize ulaşmamışken, bu film makarası neden bitmiyor?" dememiştik. Bizi anakaraya sağ salim taşıyacak olan vapura yürürken, beyaz bir kemerin altından gördüğümüz, o zaman için sıradışı sayılan, kökten dinci bir çiftin manzaraya karşı gün batışı romantizmi manzarası, en güzel karemiz olacaktı. Acıyla farkettik ki, Sinem'in kamerası bozulmuş ve bütün görüntüleri aynı kareye almış. Makarayı her kuruşumuzda beyhude enerji harcıyormuşuz... Aslında, idrakımı zorladıktan sonra, hiç de beyhude olmadığını söylemeliyim. Aynı enerji sayesinde eğleniyor ve şimdiye ulaşan anları yaşıyorduk.
Asfalttaki E harfine gülümserken, 15 sene sonra, kumda başka bir ismin tamamını göreceğimi bilemezdim. Bir saniye sonrasını biliyorum ya...
Yazara hürmet ederim...

23 Eylül 2009 Çarşamba

Raylı

Taksim - 4.Levent metrosunda işleyen trenlerdeki küçük ekranlara gözüm takılır hep. Genelde güvenlik ve emniyetle ilgili yazılı ve resimli uyarılar akıyor o ekranlarda. Hatta, bazı sunumlarda, beklemediğim kadar nüktedan anlatım yöntemleri bile kullanılıyor. Aslında, sanırım, hepi topu 10 - 12 dakikalık bir yeraltı yolculuğu boyunca bir kaç kere tekrarlanabilen uyarılardan oluşan bu yayınların tek sadık seyircisi benim.
Sözümün konusu ekranlarda, son bir kaç kaç aydır, yerli üretim hafif raylı taşıma araçlarının tanıtımı yapılıyor. Devrim marka arabalarda yaşadığımız emek ve gurur ziyanını aklıma getiren bir tavırla, tasarımından kullanımına kadar her aşamasında yerli emek ve malzeme kullanıldığı belirtiliyor. Tanıtımın bir yerinde, tüm bunları yazmamın iki nedeninden biri olan "Teknoloji kullanan değil, üreten bir kurum" tamlaması kullanılıyor. Sanırım, teknoloji kullanmadan, teknoloji üretmenin imkansız olmasına kafam fazla takılmış. Hammadeleri, vagon şeklindeki teknolojiye çevirmek için de teknoloji kullanmak şartsa; tamlamada eksik bir ifade var demek değil midir?
Neyse ki, bu anlatım bozukluğunu, İstanbul Ulaşım'ın web sitesinden ulaşılan "İlk Yerli Tramvay Aracı" sayfalarında düzeltmişler. Yalnızca, "sadece" sözcüğünün eklenmesiyle, doğru anlama yaklaşılmış; bir de cümledeki doğru yeri bulunursa ulaşılmış olacaktır.
"İlk yerli tramvay aracımız" projesinin adı, nedense, dikkatimi çok çekti, bırakmıyor. RTE!

Dilimizde Rte diye bir sözcük yok. Teknolojik bir üretim programının başlığı olduğuna göre, RTE'nin bir kısaltma olması kudretle muhtemel. İhtimalin berisine, hangi teknik alanda kullanılacağı sorusu eklenirse, Raylı Taşıma Ekipmanı, Raylarda Türk Emeği gibi, konuyla doğrudan ilgili sözcüklerden oluşan bir ismin kısaltması olabileceği geliyor. Ben, İstanbul Ulaşım'ın sitesindeki sayfalarda, RTE'nin neyin kısaltması olduğuna dair bir bilgi bulamadım. Her soru işaretinin ihtiyacı Google, RTE 2009 etkime Hürriyet'in 18 Mart 2009 tarihli bir haberiyle tepki verdi. Haklıymışım!
Railway Transport Equipment İngilizce, Raylı Taşıma Ekipmanı da Türkçe adlarıymış!
Nedenini merak etmiyorum...

07 Eylül 2009 Pazartesi

Konkav bir evliliğe doğru giden mutlu vagon



Yıllardır merak edip, bir sürü mantıklı ve samimi nedenle, gitmeyi hep ertelediğim yerlerden biri Stavanger. Üçlü kodu SVG.

Bu akşam yaklaştım SVG'ye. Baktığımda, kepenklerinin kapalı olduğunu gördüm. Çantamdaki hafıza çubuğunun kapağı kırıktı zaten. Herhalde şapkasından umudu keseli çok olmuştur da, boynunu da o kapalı dükkan bu akşam bükmüştür.
Bir avuç kumaşla avunduktan sonra, tren istasyonuna yöneldim.

Kötü kokulu vagona, mis kokan bedenimi soktuğumda, kısa süren bir yabancılık hissettim. Uyandığımdan beri, sadece umredeki Ertuğrul Özkök'ün anlayabileceği bir tek başınalık hüzzamı ve koca sahneyi en arkadan tamamıyla görebilen yaşlı bir delikanlının anlatabileceği (Ertuğrul abiden böyle bir izlenim de bekliyoruz. Yoksa zaten sundu mu?) bir yeniden doğuş coşkusu arasında gidip geliyordum. Bu fettan havada, evime böyle cansız bir demir kutuda yol almak, iç kapayıcıydı. Evimiz İstanbul'da!

Demir yabancılaştırıcım, evimin istikametine hareket etmeye başladığında, sağ arkamdan gelen insan sesine dikkat kesilmek zorunda kaldım. Bir kaç ay önce Ankara'ya yaptığım tren yolculuğunda da, sağ arkamdan gelen, gittiği yere varamayan ve trenden de inmeyen bir tesbihin çok sesiyle uykum ve dikkatim muhtelif yerlerinden kırılmışlardı. Neyse ki, bu sefer, hepi topu yirmi dakika sürecek ferro seyahatim boyunca, tecavüze uğramasından endişe duyacağım bir uyku veya odaklanma planım yoktu. Hatta, sağ arkamdan gelen sese odaklanan dikkatimi gayet rahatça benimseyip, elimden geldiğince büyüttüm ve sivrilttim.

Sebebini ve yöntemini, kafamı 135 derece sağa döndürmeden anlayamayacağım şekilde perdelenmiş, ama saklanamayacak kadar da tiz ve çatallı bir erkek sesiydi duyduğum. Gayet temiz bakışlı ama içine ve telefona kapanık genç bir adam, cep telefonunu iki eliyle saklayarak, sağ kulağı ve ağzının sağ ucuna yerleştirmiş, konuşuyordu. Elleri yeterince büyük veya duruşu sesini gizleyecek kadar iç bükey değildi. Bıyıkları da yeterince izolasyon sağlamıyordu.

Sesi, o sesi...
Burhan Çaçan'ın sesi gibi ama, daha tok...
Serdar Ortaç'ın sesinin rahatsız ediciliğinde ama, sözler çok sürükleyici...
Gazanfer Özcan'ın konuşmasındaki duraklamalarla ama, Battal Gazi'nin kararlılığında...
Doğup büyüdüğü memleketin, İstanbul'un doğusunda ve hatta güneyinde olduğunu düşündüm. Şivesi gayet doğudan esiyordu ama Türkçe cümleleri, dilbilgisi ve anlatım kurallarına güzelce uyuyordu. Arada sırada kurduğu, hangi dilden olduğunu anlamadığım cümleleri söylerken, aralarına biraz daha rahat yerleşen gülümsemelerini duyabiliyordum. Niyeti ve derdini paylaştığı kişi, memleketinden olan ama o anda nerede bulunduğuna dair hiç fikir yürütemediğim bir büyüğüydü. Hasreti de duyuluyordu ama, çirkin sesiyle o güzel dilini döktüğü insan kimdi ve o anda neredeydi, meçhul kaldı uzun süre. Dinleyen, belki Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bir memlekette, belki de Stavanger'a yakın bir yerde doyuyordu. Dinleyen de bu demir çığlıkların arasından gelen kalp atışlarını duyuyordu ki, bazı şeyler daha bir derinlemesine, daha bir duygulandırmasına anlatılıyordu. Bazen de ikna basıncı hissediliyordu. İstanbul'da olduğuna son anda inanılmış bir güzellik tasvir ediliyordu o kapalı avuçların arasından.

Sanki, koltuğumdan kalkmış, yanında yere çökmüş ve dediklerini dinleyip anlamaya çalışıyor gibi hissettim kendimi. Elimde, anneme cümleler yazıp göndermemi sağlayan telefonum olmasaydı, o demirdöküm legonun içinde, 3 metrelik bir astral yolculukta olduğumu sanacaktım. Kendimi tekrar kendi koltuğumda hissetmeyi başarınca, adamdan duyduklarımın özetini anneme iletmeye başladım zaten. Ben de O'nun gibi, elimdeki elektronik tabletle, durumumu canımdan birine bildiriyordum. O sesini kullanıyordu, bense parmaklarımı...

Aklımdan silinmediği kadarını sizle de paylaşayım:

- Geldiğinizde tanışacaksınız zaten. Evet, gayet hamarat. O konuda hiç sıkıntı yok. Tabii ki ben de cahilce bir şey yapmak istemiyorum. Geçmişi güzel. Sakin biri. Sadakat en önemlisi. Elbette karşılıklı konuşacağız. Birbirimizden ne istiyoruz, ne bekleriz tartışacağız. Yakın çevresiyle konuşacağım. Bilenlere danışacağım. Burda, sizden değerli olmasın, büyüklerimiz var. Sadettin Abi olsun, o olsun, bu olsun. İnsanlarla konuşacağım. Hamarat. Zaten kısa dönemli bir şey olsa, dişimi sıkar otururum. Uzun dönemliyse de zaten belli. O da bir an evvel severek bir düzen kurmak istiyor. Bana sordu. Amerika'ya, İngiltere'ye gitmenden korkuyorum. Yok dedim. Gözü dışarda biri misin? Yapsam şimdi bekarken de yaparım. Yapmam. Siz de geldiğinizde görün, tanışın. Saygılı. En önemlisi, kendini bilen bir insan. İstanbul burası. Böyle yok. Hamarat canım.

Şimdi, umutsuzca unuttuğum daha çok cümleler kurdu. Sesinde heyecan, umut, sevinç vardı. Ben trenden inmeden kısa süre önce, laflarından birini "anne..." diyerek bitirdi. Annesinden ve büyük ihtimalle babasından uzakta, güzel bir kişisel gelecek için yaşadıklarını telefonda aktarıyordu. Seçtiği müstakbel eşi için kullandığı tanımlarla döllenen, değerlendirmesini nelere göre yaptığıyla ilgili nurtopu gibi düşüncelerim de peydah oldu ama; beni en çok, annesini buraya İstanbul'a beklerken neler hissettiğine dair merakım etkiledi.

Kimi dürtülerimiz aynı, kimi dürtülerimiz az benzer, kimi dürtülerimiz çok farklı tanımlanmış olsa da, bu adamla duygulanma şeklimizin aynı olabileceğine dair bir fikre kapıldım. Trenden dışarı adım atarken, vagonun perona ne kadar da uzak durduğuna dikkat kesildiğim anda, "ortak duygulanma şekli" askısını demir gardroba bıraktım. Havanın erken kararmaya başlamasını engelleyen bir takvim geliştirebilir miydim? Annesinden uzak, gelinini anlatan adam konuşmaya ve oturmaya devam ediyordu.

Eve vardığımda, "konkav" sözcüğünü, belki de yirmi yıldır ilk kez parmaklarıma değdirecek olduğunu bilseydim, kardeşime ilelebet mutluluk temenni etmeyi biraz daha isterdim. Burdan diliyorum ki, annesi de çok mutlu olsun...

05 Eylül 2009 Cumartesi

Sonat

IKEA'nın sentetik ürünlerinden neden ve ne ara bu kadar etkilendim de evimde bu kadar bolca bulunuyorlar? Neyse ki, plastik poşet tıkmaya yarayan yuvarlak zımbırtının dibindeki poşetlerden bazıları arada bir dile geliyorlar da, yakın geçmişimi hatırlayıp, rahatlayabiliyorum.

14 Ağustos'ta karaladığım notları gördüm şimdi.
Kabaca, şöyle ki:

Bir gün önce Les Paul vefat etmiş ve ben televizyonda Yalın'ı elinde bir Gibson Les Paul ile görmüşüm. Çakma olup olmadığı hakkında düşünmemiş, doğrudan sinirlenmişim.

"İnsanların emekleriyle dalga geçilmesinden nefret ediyorum!" yazmışım hemen altına. Sanırım, bir çağrı merkezine yapılan ilkel işletme saldırısına bozulmuştum.

İlhan pek cömert değilmiş o saatte de... Yollar tıkalıymış. Zaten son sayfaya da bazı serzenişler damlamış.

National Geographic kanalında, "Uçak Kazası Raporu" programının tanıtımı için çekilen kısa görüntüde, genç adamın elinde, çalıştığım firmaya ait bir uçağın maketi varmış. Pek hoşuma gitmemiş.



Şu camdan güneye doğru taş atıp, denizde sektirebilmek istiyorum. Sonra atarım...

04 Eylül 2009 Cuma

John Wayne'i sevmem



Bu sabah, kamuya açık ansiklopedide okuduğuma göre, bugün, ünlü Apaçi savaş lideri Geronimo'nun 25 yıllık direnişinin sonunda, 1886'da, İskelet Kanyonu'nda teslim olduğu günmüş.

Küçükken seyrettiğim "western" filmlerde, birbirlerine saldıran Amerikalı ve Avrupalı insanların ne için savaştığından bihaber; okların, tüfeklerin, çadırların, atların ve ilginç kostümlerin etkisinde kalırdım. Bir de Cengiz Han'la ilgili diziler, belgeseller olduğunda, televizyonun karşısında koltuğa mıhlanır, hem bir adamın tutku ve iradeyle ne kadar büyük işler yapabileceğine dair esinlenmemi genişletirdim; hem de tüm bunların, ekranda gösterildiği şekilde, gerçekten yaşanmış olup olamayacağını merak etmekten keyif alırdım. Batıcı filmlerde, elle veya dille tutulur bir öz bulabildiğimi hatırlamıyorum. Sadece, canlandırılan karakterlerin gerçekle örtüşüp örtüşmediğine dair anlık sorularım olurdu...

Daha sonraları, Birinci Dünya Savaşı, Türk Kurtuluş Savaşı (İngilizce anlatım), Büyük İskender, Roma İmparatorluğu gibi, orduların çarpışma görüntüleriyle anlatımı zenginleştirilen çok konuyu televizyon veya video yayınlarında izledim. Hemen hepsinde, insanların birbirlerini topluca öldürmek zorunda kaldıkları sahnelerin gücüne kapıldım. Gördüğüm çatışmaların, gerçekten ne kadar uzak veya gerçeğe ne kadar yakın anlatılıyor oldukları önemli değildi benim için. Zaten, hareketli görsel kayıt tekniklerinin yeni geliştiği dönemde yaşanan savaşlara ait hakiki görüntülerin, böyle bir çelişkiyle ilgisi yoktu.

İlgime en az mazhar olan filmler, ne yazık ki, Cüneyt Arkın'ın kahraman Türk'ü canlandırdığı filmlerdi. Yine de, okuldaki ve mahallemdeki benim gibi yeni yetme arkadaşlarımla yaptığım film sohbetlerinde, bizi en çok eğlendiren konuşmalar, Cüneyt Arkın filmleri hakkında olurdu. Tabii ki, Amerikalı Kara Şimşek'in yaptıklarının efsanevi basıncı altında küçülen karizmasını, yalın elleriyle (yay kullanmadan) attığı oklar, dayandığı işkenceler veya Bizanslı dilberlere söylediği sözlerle kurtaramıyordu sayın Cüreklibatur. Değer bilecek çağımıza 5-10 sene vardı.

Televizyon ekranında gördüğüm tüm bu çatışma profesyonellerinin, altlarından atlarını aldığınız anda, tüm hikayelerin ekrandan silinecek olması gerçeğini farketmedim sanmayın. Kara Şimşek'in sürücüsü Michael Knight bile, siyah demir atı elinden alınsa zavallıya dönerdi...

Bütün o savaş filmlerinde, onlarca atın üstündeki onlarca adamın birbirleriyle çatışma rollerini yapabilmeleri için, ata binmeyi ve atla düşmeyi çok iyi biliyor olmaları lazımdı. Atların da düşmek üzere eğitilmeleri gerektiğini düşünmüştüm; hala da öyle düşünürüm. Her film için kaç atın yaralandığını veya öldürüldüğünü düşünmekten kendimi uzak tutarım yıllardır.

Kameralar önünde veya değil, atlar üzerinde birbirlerine saldıran insanların, hakimiyet, para, intikam, şöhret veya canını kurtarmak gibi, gayet insani nedenleri olabilirken; atların ne gibi amaçlarla bu hareketleri yaptıklarını merak ederdim. "Bu çayırlar benim ve başka kimse burada toynak sallayamaz!" gibi bir vatanperverlikle yüzlerce metre koşup, karşıdaki birliğe dalmayı isteyen bir ata, süvari gerekmez zaten...

Halamın oğlu Ali Abi'nin, kemikleşmiş at yarışı tutkusundan edindiğim merak da "bu kadar çok atın kaydını kim tutuyor?" , "bu kadar çok at nasıl koşuyor?" , "bütün bu atlar neden koşuyor?" gibi, konunun hemen her tüm pratik detayına ilişkin sorularla bezeliydi. Gerçekten, atların o dümdüz (evet biliyorum, düz değil; yuvarlak) çim veya kum pistlerde durmadan koşmalarının nedenini merak ediyordum. Böyle bir teslimiyet, böyle bir güdülme güdüsü nasıl mümkün olabilir? Koşmak, çarpmak, sorgulamamak, efendiyi kabul etmek... Efendinin niyetiyle ilgili tek bir tereddüt taşımamak; sadece efendiyi taşımak. Hem de sağ salim taşımak... Nasıl mümkün?

Bir atın, o savaş sahnelerinden birinde, üstündeki askerle beraber devrildiğini gördüğümde, içim askerden çok at için burkulur. Askerin, sadece üstünde oturduğu şey devriliyorken, atın dünyası kararır. Kendini kontrolüne bıraktığı adamın vurulmasıyla, kendisinin vurulması arasında, o sahnede, bir fark yoktur. İzleyen, devrilen bir "atlı" görür, vurulan bir asker değil. Ne yazık ki eminim, gerçek savaş meydanlarında vurulan atların düşüşleri, filmlerde gördüklerimizden daha da acıklıydı. Film için veya zafer için, atların, insanların emrindeyken ne hissettikleriyle ilgili ne kadar fikrimiz olabilir?

Hangi hayvanın, hangi insani amaç için, özünün sınırlarına kadar zorlanırken ve tehlikedeyken veya can verirken ne hissettiğine dair, ne bilebiliriz?

Gerçek Amerikalılar, bizim Kızılderili, Avrupalılar'ın Hintli dediği insanlar, sadece hayvanların değil, doğanın kendileriyle beraber diğer tüm oluşumlarına da anlam ve değer yükleyip, saygı göstermekten hiç çekinmezlerken; güçlerini, diğer kültürleri etkisi (kontrolü) altına almaya yarayacak gelişmeler için kullanan insan toplulukları, onların vatanlarında yeni vatanlar kurmuş. Bizim muhteşem Kurtuluş Mücadelemiz ve zaferimiz ne kadar kahramancaysa, Gerçek Amerikalılar'ın mücadeleleri de o kadar kahramancaymış gibi geliyor bana. Aynı ölçüde haklı, aynı ölçüde efsanevi. Ulus kavramına yabancı olsalar da, varlıklarını bildikleri gibi devam ettirebilmek için uğraşmışlar, ölmüş ve öldürmüşler.
Ne Avrupalılar'ın ne de Amerikalılar'ın atlarının, dışa vurabildikleri bilinçleri varmış.

Anlatılan hikayeye göre, Cüneyt Arkın'ın atının da, duvara koşarken kendini ve sırtındaki insanı koruyacak bir çekincesi yokmuş. Bilgeliği veya körü körüne insan hakimiyetine girmesini düşünerek, o atın ölümüne saygı duyanlar olabileceği gibi; benim, insanların hayvanlara ettiği eziyetler karşısında titremekten başka bir hareket gösteremememi anlayanlar da bulunur.

Kendi vücudu ve varlığının diğer tüm değer unsurlarıyla, ne yapacağına genellikle kendisi hükmedebilen insanoğlu; kendisinden başka canlıların da ne yapacağına karar verebilen bir oğuldur.
Oğul ve kız ayrımına da dikkat çekmek isterdim.
Yırtmaç ve kesmeç desem?



Evet, savaş alanlarında atların ne hissettikleri hakkında doğru bilgiyi sunamam ama, onlar hakkında yazamayacağımı kimse söyleyemez. Hele ki, küçüklüğümden beri kafamda olan bir soru iken, bu konuda ahkam kesmeme kimse karışamaz. Savaş alanlarındaki insanların hisleri kadar kolay incelenememesinin tek nedeni, hayvanların, yırtmacı kesen insanoğluyla iletişiminde, hisleri açıkça ifade etmeye yarayan güçlü imgeler olmamasıdır. Ezilen kedi yavrularının cenazelerine, içinde bulunduğumuz arabayla hızımıza hız katarak katılırız. Kaldırıma bıraktığımız yemek artıkları veya çantamızda taşıdığımız kuru mamalar, tonlarca suyun saniyeler içinde göğe karıştığı bir havzaya, pet şişeyle su dökmek gibi geliyor bana. Yine de, suyun değdiği noktada sevinen canlar vardır. Can, kimsenin anlatımına sığmaz. At canı da olabilir, insan canı da... Hakkında yazılabilir, konuşulabilir, dans edilebilir ama benim tarafımdan anlatılamaz.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Aynı ambulansta...

I found an island in your arms, a country in your eyes... diyemedim kendi sesimle.

Meteliksiz gelmedi. "Ölen de yoktur" diye umdum sessiklik içinde. Kısa bir sessizlik talep etmişti benden. Nedenini önemsememiş olmam mümkün mü? Değildi... Sormam da imkansızdı. Beklemeyi rahat kılan da kendisi oldu. Teşekkürle harmanlı empati mutfakta, deniz manzarası denizde, dert O'nun kafasında, derdinin derdi benim kafamda, iftarlaştık. Sadece sevdiğimden değil, insanca durduğundan ve insanlığının tadına, şu derdiyle bile, en az benim kadar vardığını hissettirdiğinden, bekledim.

Kollarında bulduğum adaya bir kasırga vurmuş; gözlerindeki ülkede isyanlar çıkmıştı.



Deniz kumu ve piyano sesiyle yeniden kurdu düzenini.
Deniz suyuyla ıslanmasını istediğinden emin olduğum eline doğru elimi uzattım; bana hasarı göstermesinden dakikalar sonra. Önce, denizden mi yıkıntıdan mı çıkardığımı şaşırdım kendisini. Avcumu açtım, uçası varsa uçsun diye. Avucum piyano oldu. Ölen olmadığını anlamıştım ya, sevincime diyecek yoktu. O'nun kurtarıcısı da kanatlıymış!
Bütün gece derdimizi kutladık, umarım.
Kırmızı, yumuşak kılıflı ambulansın sirenine hayrandık...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Kolları Kaslı

Önce, Bakırköy'den Ebru'yu almıştım evime... Zorunluydum. 2007'nin Temmuz günlerinden biri öylesine sıcak olmuştu ki, evimin çevresindeki tüm dershanelerin klimalarının sesini duyabiliyordum. Salonumu ter basmıştı. En dayanıklısından bir Ebru gerekiyordu ve sağolsun, dayandı.
Sonra, geçen Mayıs ayında, adını bilmeden, bir de Aslı almışım Kocamustafapaşa'dan. Helal olsun, sesini çıkarmadan öylece bekledi beni, düne kadar. Sonunda kıllarını gördüm. Kullandım. En iyi Aslı, kılları dökülmeyen Aslı! Kullandım, ama atmadım.

--------------------------------------------------

Bu akşam, 23:30'dan sonra, Rumeli Caddesi'ndeki fahişe pazarından geçtim. Kameram yanımda olsaydı, biraz kırmızı ışık sunmak isterdim dükkan sahiplerine ve mallarına... Almak isterler miydi, bilemem...
Taksim'den bindiğim dolmuşta, yanıma genç ve birbirlerine aşık ve sarhoş bir çift oturdu. Çiftin pipili bireyi az tedirgin, çok kontrollü ve kararında kibar gözüküyordu ama hiç duyulmuyordu. Parayı şoföre uzatırken ne demesi gerektiğini, daha uzun boylu olan kukulu birey telkin etti kendisine: "2 Paşa diyeceksin"
Anlatmıştım, Kocamustafapaşa'ya Kocamustafapaşalı olmayanlar Kocamustafapaşa der... Kocamustafapaşalı olanlar, samimiyetin tadını, mahallelerine "Paşa" diyerek çıkarırlar. Dolmuştaki diğer yolculara da, "ben gittiğimiz yönün çocuğuyum, haberiniz olsun, tavrınız düzelsin..." gibi bir mesaj vermenin yolu da aynı kestirmeyle alınıyor olabilir.
Unkapanı Köprüsü'ne yaklaştığımızda, kukulu aşık, rahatsız etmeyen detone sesi ve kulaklık kontrollü zamanlamasıyla bir şarkı söylemeye başladı. Pipili aşığın, o sırada, pipisinin varlığını ve etkisini unuttuğunu düşündüm. Köprüden çıktığımızda, kukulu aşığın, pipisini beklemeye almış olan sevgilisine cevaben, "Her şey olması gerektiği gibi oluyor" dediğini duydum. Cevaben olduğu, ses tonunda şifrelenmişti ve şifreyi çözmek için yanlarında oturmak gerekiyordu. Saraçhane'yi arkamızda bırakırken, aynı şarkıyı, müstakbel sabah pipilisinden duydum. Sözlerini, dolayısıyla, hangi şarkı olduğunu yine anlamadım.
Kızılelma Caddesi'ne kavuştuğumuz köşede, dolmuştan kurtulup on adım attıktan sonra, gayet sağlam ve işler gözüken bir Anadol'un sürücüsü olan başörtülü hanıma saygı duydum.
Sahile doğru yön değiştirdim.
Yokuş aşağı yüzelli adım attıktan sonra, evimin önünden geçen kaldırıma ulaştım.
Evimden yirmi adım kadar önce iki genç cengaverin, cenk öncesi barış çubuğu tüttürdüğünü gördüm. Cengaverler de beni gördü. Barış çubuğunu el çabukluğuyla yok edip bana doğru yürümeye başladılar. Çubuğun kokusunu yok edememişlerdi. Kontrol altında aralarından geçip binanın kapısını açtım ve evime yükseldim. Attığım adımların beni ileri değil de yukarı taşımasının mekanik açıklamasında "düşmek" olduğunu bir kez daha belirlemenin gereksizliğini, anahtarımı kapıdaki yuvasına sokarken anladım.

--------------------------------------------------

Aslı, kendisini yatırdığım yerde bekliyordu. Üstümü çıkardım. Ellerimi ve yüzümü yıkadım. Yanına gittim. Eğildim; belinden tutup, yüzüme yaklaştırdım. Kıllarına baktım. Bozulmamışlardı. Hala iş görür durumdaydılar. Favori kutuma daldırıp kullandım.
İşim bitmedi lakin!
Favori bitti!
Aslı'nın kıllarını süreceğim daha çok yüzey var.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Kandilli'de Bir Gün

Önce, aşağıdakileri cep telefonumla yazıp, Türkçe karakter düzeltmesi için vakit ayırmadığım için, özür dilerim...


Sonra, devam ederim:





10 sene onceki ayni gecenin, o zamanki bilgisayarimin cirkin monitorunun ilk sallantisiyla korku hissetmeye basladigim anlarinin simdiki tanimdaslarinda kendi terorumu kendim yarattim. Uguldayan girtlagim ve gerilip dikilen ust govdemin hareketleriyle, gurultulu ve huzursuz uyanisimi tek basima yasamayi isterdim. Cirkin suratli ve kotu niyetli boksor bir kopek tarafindan, tehdit ve saldiriyla uyandirildiktan saatler sonra, bu sefer kendi bilincsiz irademle, tekrar uyandigimda; hayatimda gordugum en guzel poponun hala saglam oldugunu hissettim ve rahatladim. Gozlerim, kapaklarinin altinda, son surat hareket ederlerken yasadigim kahverengi-amacsiz-saldirgan ve saldiran-guclu-cirkin-hizli kopek terorunun, gunluk hayatimin bu gecesinde, sadece kafamin kendi kendine ve Ece'nin huzuruna taktigi bir celme oldugunu zaten biliyordum. Bilmek ve vucudun bilmeyi bilmeyen sistemlerini ikna etmek, cok farkli isler. "biliyorum ama yine de icim rahat degil..." gibi cumleler, aklin, ayagina dolasan diger sistemlerin kulfetleri hakkinda serzenisi aslinda, bence, sanirim ve sanki... Bazen, kabustan cikan gozler, uykuyu ve uyku disindakileri coktan ayird etmis olan akildan bagimsizca, saga sola kayar. Bazen, eller de bu beyhude ikinci kontrol hevesine kapilir ve bagli olduklari vucudun cesitli yerlerinde, islerin yolunda olup olmadigini, oralara dokunarak bilmeye, akla bildirmeye calisirlar. Bu sabah, dunyanin en killi poposu ve onun en yakin arkadasi, dunyanin en kotu niyetli kopeginin saldirisi kabusundan, bir kac hiriltiyla kurtuldular, sokakta gerceklestiilen "en gurultulu fosil yakit motorlari festivali" ne katilmadilar ve sag salim uyandilar.
En killi popo ve yerleskesi, suyla sabunla temizlendi, genel olarak kumasla kaplandi ve Samatya-Nisantasi-Besiktas-Uskudar-Kandilli guzergahinda guzelce kendine geldi. Kandilli'de, Sabanci'ca yenilenen Adile Sultan Sarayi'nda, "otelsiz olmasin aaaskk..." diye mirildandi. En killi poponun en yakin arkadasinin yerleskesi, elektronik is makinalarina hukmetmek icin zaman ve enerji harcarken; en killi popo, Bogazici'nin bu guzel Anadolu kenarinda bir bank uzerine kondu. Sahibinin, Kandilli'nin deniz kenarindaki tek mutevazi isletmesi gibi gozuken Alperenler Cay Bahcesi'nde, beyaz peynirli menemen ve karbonatli cay siparis etmesinden onceki bir saati o bank uzerinde gecirdi. Bense, fotograf ve MSN histerilerinde kayboldum. Parka gelen piknikci ailenin yetiskin bir adami ve uc cocugunun, denizin tam kenarina konmus turistik durbune gosterdikleri ilgi sirasinda konustuklarini dinledim. Durbunun, ilgili birimine sokusturulacak 1 lira ile islevini bir sure icin yerine getirmeye baslayacagini belirten levhayi okuyan babanin "1 lira mi?! Uskudar'da bedava lan!" tepkisini, ortanca cocugun "Burasi Uskudar degil ki..." aciklamasiyla gecersiz kildigi ani hayretle ve hayranlikla yasadim. Bir garson, tek basima gozukup 2 menu istememe sasirdi. 2. Menunun nedeni Ece, 1 dakika sonra masaya ulastiginda, garsonun yuzundeki ifadeyi gormeliydim ama Ece'nin yuzundeki ifade ilgimi daha cok cekiyordu. Menemenden 2 saat sonra, cop sis ve ayran siparis ettim. Saraydan kacirdigim kiz ise balik yemek istedi ve istavrit siparis etti. 10-15 dakika sonra, ayni garson, yuzunde gormeyi hic istemedigim bir ifadeyle, duymayi hic istemedigimiz "Kusura bakmayin, siparisler makina tarafindan kontrol ediliyor. Balik ve Karisik Izgara da listede alt alta. Yanlislik olmus ve karisik izgara cikmis. Isterseniz geri gotureyim." repligini sundu. Sarayci kizin vakitsizligi ve uzlasiciligi nedeniyle, karisik izgarayi benimsedik. Hesaplasma asamasinda, bu karistirilmis izgara yuzunden, bedelin %5'i kadar bahsis biraktim. Alperenler'den cikip, Ece'nin gorev mahalinin yakinina kadar Adile Sultan'in kim oldugunu merak ederek yuruduk. Ben, ayni merakla, asagi dogru adim atarken, Bogazici Terapisi adiyla ne gibi urunler olusturulabilecegini de, sakince dusunebiliyordum.



Yemekten sonra, oturup bir okuma seansi yasayabilecegim tesis, gayet rahatca ulasabilecegim bir yerdeyken; okuyacak urune ulasmak icin Cengelkoy'e kadar yurumem gerekecekti. Sanirim, Kandilli'nin biraz kuzeyiyle, Cengelkoy arasindaki sahil seridi, Turkiye'nin en perakendesiz yerlesim bolgesi. Sadece 1 Vestel bayinin ve 1 BP istasyonunun, bunca konuta nasil yeterli oldugunu merak ederek yurudugum yolu, BP'den aldigim Newsweek ve kucuk suyu cantama, cisimi de BP'nin tuvaletine koyduktan sonra, mulkiyeti ozel kullanimi halka acilmis bir otobusle geri dondum. Sakip Sabanci - Kandilli Egitim ve Kultur Merkezi'nin ve Adile Sultan Sarayi'nin girisinin 5 metre otesindeki durakta inip, yolun karsisinda, deniz kenarindaki Alperenler Cay Bahcesi'ne yeniden yerlestim. Karbonati esirgenmemis bir cayi daha, polis telsizi sesi, tavla sakirtisi, nargile fokurtusu, bogaz esintisi ve akintisi, gemi goruntusu, sevgili beklentisi ve Newsweek okuntusu esliginde tukettim. Tuketileceklere ulasmanin burada ne kadar zor oldugunu fark eden bir girisimci, portatif masa ve semsiyeden bakkal olusturmus.




Bu kadar.

30 Temmuz 2009 Perşembe

rimembırınsıs

Siz hiç "senneş" oldunuz mu?
Selahattin İçli'nin hüzzam şarkısının adı ve -şaşırtmadan- nakaratı "Sen Neşeden Haber Ver"dir. Boyum şimdikinden 1 metre daha kısa ve aklım aynıyken, ben bu şarkıyı "Senneş eden haberler" diye algılardım.
Bir gün öyle bir haber duyacağım ki, senneş olacağım sanırdım...
Ne Tuna Huş ne de Mesut Mertcan yardımcı olabilmişti bana o zamanlarda.
(Tuna Huş'un sağlığı ne durumda acaba?)
(Mesut Mertcan'ın sağlığı nasıl?)
Senneş olmayı da öğrenemedim...

----------------------------------------------

Bir de "Neşaneme" beklentim vardı.
Sanırım, doğalı 3 yıl olmuştu; Bahçelievler'de yaşıyorduk. Uzun süre şaşkınlıkla dinlediğim neşanemelerin nedenini anneme sormam ve annemin de kendi bilgisiyle cevap veremeyip, yakın çevreyi de konuya dahil etmesi, uzun bir süre, benim bilgisizlikten ve meraktan kurtulmama yardımcı olamadı. Neşaneme, her Allah'ın günü, defalarca duyuluyordu! Nasıl olurdu da kimse bilmezdi? Fazla da takmamışımdır kafama... Keşfedilecek milyonlarca şey varken...
Sonunda, bir akşam annemle Kartal'a doğru yola koyulduğumuzda okunan akşam ezanında anneme "neşaneme"yi bellettim! Ezanda duyduğum "Eşhedüenlailaheillallah"ı böyle algılamıştım. Neşaneme oydu işte! Aydınlattım anneciğimi.

----------------------------------------------

Hayatımda hiç bira içmemişken, canımın bira çektiği akşamı da anımsıyorum.
İlkokuldaydım. 3. sınıf olabilir.
Anneannemlerdeydik. Ataköy 2. kısımda. Mevsim yazdı. Balkonda yemek yiyecektik. Dedem eve gelmeden bir süre önce "ben bira istiyorum" dedim. Sert olmayan ama onamayan tepkiler aldım önce. Dedem gelince yineledim talebimi. Evdeki kadınların tersine, "anlamadım ama, küçük bir bardak içsin çocuk, ne olacak..." gibi bir tepki verdi. Birayı gidip kimin aldığını hatırlamıyorum. Bu meşrubatın beni neyiyle çektiğini de bilmiyorum. O sıcak akşamın güzel yemekleri, 1 su bardağı bira eşliğinde nasıl daha da güzel gelmişti! Dedemle paylaşmak istemiştim kahverengi şişeyi; kesin bir dille reddetmişti. İlk biramı, nedensizce ama kararlılıkla, büyük keyifle, kalabalık bir masada, güzel yemekler yerken, ailemin dibinde, doya doya içmiştim. Şişenin geri kalanını kim içmişti?

----------------------------------------------

Hatırladıkça ekleyeyim buraya...
Ev çok güzel parladı ve koktu.

28 Temmuz 2009 Salı

Bludsucker

Malumunuzdur, 20 Temmuz akşamı, Boğaz'a nazır Kuruçeşme Arena'mızda, DeepPurple'ımız seyredildi...

İstanbul'a ilk geldiklerinde, Harbiye Açık Hava Tiyatro'sunda, ardışık 2 gece, 2 konser vermişlerdi. 5 ayrı bel kemiklerinden birini, Amerikan Steve Morse ile değiştiren İngilizler'imizin o seneki 2 konserine de girmiş; varlığımdan en hoşnut olduğum saatlerden bir kaçını yaşamıştım. Ritchie Blackmore'umuz olmadan da Deep Purple şarkılarımız gayet keyif verirdi. Vermedi mi? Verdi... Cuzeppe!
Steve Morse'un Ian Gillan'a sırnaştığı Child In Time sırasında şaşırmış ve yabancılaşmıştım ama; yine de, yıllardır hayalini kurduğum gecelerden birini, iki kere, büyük zevkle yaşamıştım.

Yıllar sonra, İstanbul'umuza tekrar geldiklerinde, kendileri için seçilen mekan Park Orman'dı. Beni ve yüzlerce başka insanı, bir önceki sefer yeterince şaşırtamadıklarını bilen organizasyon takım taklavatı, bu seferki konser için "yemekli" ve "yemeksiz" seçenekleriyle satışa çıkardıkları biletlerle, Deep Purple'ı gazino grubu olarak da algılayabileceğimizi öğrettiler. O akşam, şimdi her detayını hatırlamadığım ama aslında gayet de önemsemem gerektiğini düşündüğüm ödünsel ve odunsal nedenlerle, ben de Deep Purple'ın sahneye çıkmasını yemeğini kıtırdatarak bekleyenlerden biri olmuştum. Sahneyle aramda insanlar değil, koca bir havuz ve bir yemek masası vardı! Elimde de bira değil, beyaz şarap! Cuzeppe!

Bu sene de uğrayacaklarını öğrendiğimde, Jon Lord'un ekipte artık olmamasından kaynaklanan bir isteksizlikle bir kaç dakika sohbet etmek zorunda kaldım. İkna etti beni sağolsun. Don Airey'den hoşnut olmayacağımdan değil; sahnede Ritchie Blackmore ve Jon Lord'suz Deep Purple görmemin, kulağımda Speed King introsuyla attığım lise adımlarımı yok edeceğini düşündüğümden, ikna oldum bu isteksizliğe... Güzel şeylerin güçlerinin korunması gerektiğini düşünüyorum. Güzel şeylerin, güzelliklerinden gelen var olma dirayetlerini kırmamak gerek. In Rock'ı tabağa koyaman! Cuzeppe! (Sen yine de, Take a little rice take a little beans / Gonna rock and roll down to New Orleans!)

Dolayısıyla, bu yaz Kuruçeşme Arena'ya gitmeme neden olmadı. Gitmedim.
(onun yerine geçen ay Amsterdam Arena'ya gitmiştim. Boğaz yoktu ama gördüğüm en havalı ve havai hatun, Rosie vardı...)

Rosie budur!

Kuruçeşme devamsızlığımdan 2 gün sonra, ofiste elime geçen Hürriyet gazetesinde şu yazıyı okudum. Deep Purple ve şu ana kadar yazdıklarımla ilgiliyseniz, siz de okuyuverin bir zahmet. Jon Lord kadroda mı, değil mi?
Haberi yazan Türkçe biliyor mu, bilmiyor mu? (Yoksa akşamdan kalmalığı 2 gün de geçse üzerinden atamıyor mu?)
Hürriyet'in editörü var mı, yok mu?
Ben neye takıyorum kafamı arkadaşım? Arakdaş olalım! Araklayalım, boşver...
----------------------------------------------
20 Haziran'da Amsterdam'a gitmemizin sıraya ilk giren nedeni, 23 Haziran'daki ACDC konseriydi. İstanbul'a döndüğümüzde kocaman bir adama "eysiiidisiii, ehem... şöyle ki..." diye anlatacağımı bilmeden durdum AmSterdam Arena'nın zemininde, ayakta. Dayanamıyorum. Fotoğrafları sunuyorum (tıklama sonucu ebadül-muazzama):


Bir mini etekli geçmez mi kardeşim yauv!



Elde patlayan Dertas biletini satmaya kasmak...


"Aman aman!" içeri koşmak! Canım ciğerim, telefona davranmış!



Dante'ye selam mı serzeniş mi?! Rosie, naber?









----------------------------------------------
Kocamustafapaşa'ya artık ben de "Paşa" diyorum. Dolmuş yönü bu... Ne yapayım?
Geçen gün Taksim'den bindiğim bir "Paşa" dolmuşunda, en arka sıraya oturdum. Ortadaki 2,5'tan 3 kişilik koltuğu başkalarına terketmiş olmanın rahatıyla, kafamı cama dayadım ve evimin yolunu seyretmeye başladım. Yolumun üstünde ama ilginç kılıklı ve jestli adamın arkasında olmak, camı yastık eylememe engel oldu.
Tarlabaşı'nın sonlarına doğru, el eden iki ecnebi hatunu almak için sağa yanaşan dolmuşumuz, bence, zaten, hakikaten dolmuştu. Hatun da olsalar, hatunluklarına ecnebilik de katmış olsalar; düldülümüzün dülger kafalı dümencisinin kendilerini nereye sığdırmayı düşündüğünü anlayamadım. Önümdeki ilginç kılıklı adam, ilginç jestlerine büyük bir tane eklemenin bizde bırakacağı şaşkınlığı pek de umursamıyor gibi, cep telefonunda konuşmaya devam ederek, şoförün sağındaki 1,5'tan 2 kişilik oturma grubuna transfer etti kendini. Böylece, 4 ecnebi hatun popo lobuna yer açıldı ve hiç dialog kurulmadan, anında kullanıldı.
İlginç kılıklı adama teşekkür eden olmadı. Ne dülger ne de ecneboklar teşekkür etti ilginç efendiye. Efendi, efendice oturdu ve yoluna devam etti...
Teşekkürsüz insan olmasın!
O dolmuş, el cerrahisi ve mikro cerrahi hastanesinin yanından geçiyor! İnsan vücuduna mikro düzeyde müdahale edebilen insanlar ve teknoloji varken, kıymet yok eden mikroplar kalmasın!

----------------------------------------------

Taksim - Şişhane arası 3 dakikaymış! Hadi ordan! Trenin harekete başladığı ve durduğu anların arası 3 dakika! Seferlerin arası 15 dakika. Biri gittiğinde istasyona varırsan, oluyor mu sana 18 dakika?! Oluyor! Allah için, bu sıcakta serinlemek için ideal. Paşa'dan, sevgilinle öğle yemeği için çıkmış, Mecidiyeköy'e seyirtiyorsan; dolmuştan Şişhane'de inip, Taksim Meydanı'na kadar olan mesafeyi az insan ve az ısıyla, rahatça almak için gayet uygun. Hele ki hatun acele etmeni beklemiyor ve gerektirmiyorsa daha da rahat oluveriyor o 18 dakika. Üstüne de trenin tasarımının iç açıcılığını ekleyince daha bir müzikli geçiyor. Taksim-Şişhane arası çalışan trenleri Hyundai yapmış. Beni de onlar yapmış olabilir mi? (Pardon anne, pardon baba... "kötü espri" benim göbek adımdır... siz koymadınız ama öyle...)
Trenlerin koltukları mavi. Gök mavisi. KLM mavisi. Türkuaz kuzeni mavi. Deli değil, çok akıllı bir mavi...
Trenlerin koltukları, birbirlerine bakan sıralar halinde, pencere kenarlarına yerleştirilmiş.
Trenlerin, ayaktaki yolcuları güvenle ayakta tutan, sap-kulp-askı-tutamakları (adı neyse artık...) da aynı düzgün maviden. Vagon başına oturan sayısı 3'ü 5'i geçmediği için, o sap-kulp-askı-tutamaklar da insansız, kirsiz, sabit...
Trenlerin vagonlarının birbirlerine kapısız ve geniş bağlantıları var. Körüklü otobüslerde olduğu gibi. Böylece, bu tenha trenin içinde bir uçta durup, diğer ucunu, kesintisizce ve mavi boncuklarla süslenmiş gibi görmek mümkün.
----------------------------------------------
"Doğru Tercih Haftası" yazan bir pankart gördüm bir de...
Kim neyi tercih ederken bu kadar dikkat göstermek ve enerji harcamak zorunda ki böyle bir pazar doğmuş?
Ben ne yaptım? Beni kim sattı?
----------------------------------------------
Çakma istavrit paketi beklerken içtiğim sigara için özür dilerim...

22 Temmuz 2009 Çarşamba

kemik al

O acayip G3 tek oyuncağımken, anneme telefonda "Her ay benim için Kemik alır mısın?" demiştim. Annem de bu ricamı, zamansızca söylediğim anlamsız cümlelerden biri sanmış... Oysa, asker olduğum İzmir ve Balıkesir ilçelerinde, "Kemik" isimli mizah dergisi bulunmadığı için, anamın ocağına düşmüştüm. Ana ocağı, evet...


Bundan çok yıllar önce, İngilizce'deki "chemical" sözcüğü de bana "kemiksel, kemikle ilgili olan" anlamını çağrıştırmıştı. Sözcük ve ben, beraberce, "kemiğe dair bir anlam" çağırmıştık. Gelmemişti. Anlamlı gelmişti oysa... Yanlışmış...
Sonradan, "alchemy", "chemistry", "mystery" gibi hısımlarıyla tanışınca, İngilizce'nin beklediğim gibi bir lisan olmadığına, tüm anlam açlığımı doyuramayacığına; aksine, daha da acıktıracağına kani olmuştum. Şimdi en az 2 dil gerekiyor...
----------------------------------------------------
Yazın, vücuduma değen suyun rahatlatıcı etkisi arttığından, o suya temas halinde kalmak için kullandığım yöntemlerin sayısı da artıyor. En basiti, duştan uzun süre çıkmamak tabii ki! Günlük hareketlerin ve gereklerin zorlamasıyla duştan çıktıktan sonra, kurulanmamak da fayda gösteriyor. Bazen de, duşta ve civarında temizlik yapmak gibi, görsel ve hijyenik işlevleri de olan hareketler seçiyorum. Kah elime ayağıma değen kir ve kimyasallardan kurtulmak, kah süngeri veya fırçayı rahatlatmak, kah üstünde çalıştığım bölgenin temiz halini görmek, kah sakarlığımdan, bol bol suyu, sık sık, kah kah, kendimin ve banyonun sağına soluna döküyorum. Temizleme seansı bitince, temizlenme seansı başlıyor, ne güzel!



Az önce yeni evimin banyosunu taşındığımdan beri üçüncü, yerleştiğimden beri de ikinci kez temizledim. "Duşuma kabin"imin kapısını oluşturan, 2'si sürgülü 1'i sabit, 3 plakanın eklem ve yalıtım nahiyelerine; atık, pis, kaka su giderinin vücut bulduğu bölgenin girinti, oyuntu ve bakteri dehlizlerine; hacet çanağının içine ve kendisinin banyo zeminine tatbik edildiği yerde, ışık ve insan gözünden uzak kalan çirkin renklere, 3 ayrı kimyasalla saldırdım. Ördek boyunlu şişesi nedeniyle, akla gelen ilk tanımla markalandırılan tuvalet ördeği "Toilet Duck" ın yeşil ve katlanılabilir kokulu sıvısını gözümü kırpmadan boca ettim. Üstüne de fırça ve süngerle pekiştirme basıncı uyguladım. Tuvalet çanağının gördüğüm ve görmediğim yerlerinde parlamalar gözlendi. Elime alıp, hunharca kullandığım ikinci kimyasal, "süper kir ve yağ sökücü" özelliğiyle gönüllerde taht kuran silitbenkti. Adını nasıl oluşturduklarını merak etmekten kendimi 1 dakikada alabildiğim bu ilgi çekici ürünün şişesinin içindeki öz, renksiz ve dert verici bir kokuya sahip. Duşum için yapılan kabinin zemin, duvar köşeleri, oynar ve yalıtır unsurlarında biriken koyu renkli parçaları savuşturmak için şişenin ağzındaki sabit tıpayı yukarı doğru çekip, deliklerini işler hale getirdim. Bu sefer gözümü kırpmadan değil, sağ gözümü kapayıp, sol gözümü kısarak, şişeyi düşmanlara doğrulttum ve sıktım. Üzerlerinden, diş fırçası ve bulaşık süngerinin sert tarafıyla geçtiğim pisçiklerin, bağlı oldukları satıhlardan sökülmeleri ve silitbenkin görevini tamamlaması içinse üçüncü kimyasala ihtiyacım vardı. SU! "Oh!" hissiyle her yere su saldım. Çok rahatladım. Küçük siyah ve gri parçacıklar yolculuklarına devam ederken, ben de gıcır duşum ve serin suyumla huzurlanıyordum. Silitbenkin kokusundan bir kaç dakika içinde kurtuldum ve verdiğim mücadelenin sonucuna gururla bakmak için gözlerimi sağda solda gezdirdim. Sonra, suya verdim kendimi...
Duştan çıkınca, ellerimde sıradışı bir his farkettim. Ellerim, küçük parçacıklarla kaplıymış gibi hissediyordum. Uzun süre suya temas eden el ve ayak derilerinin osmozu gibi değildi. Osmoz da vardı ama farklı bir pütür, farklı bir hıtır hissediyordum. Bilinçsizce, elimi sabunla yıkama çözümüne sarıldım. Sabunlanan avuçlarımda daha da farklı bir püsür peydah oldu. Suyla durulayınca, normal ve beklendik ve alışıldık osmoz buruşukluğumla huzur buldum. Pütür, hıtır, püsür kalmayıverdi. Kimyasallarla barıştım da giyindim... Gür lepiska saçlarımı ıslak koyverdim.

06 Temmuz 2009 Pazartesi

ünleme gel hanım

Herşeye karşı Çarşı'nın son icraatinde, dev nükte buldum! Akıllarına sağlık! Ne güzel yerde lise okumuşum da haberim yokmuş! Kafayı ebleklere takarsam olmaz tabii!

Evime, denizden, köfte kokusu geliyor! Saat 00:01!
Daha da ünlem işareti kullanmak istiyorum! Zararsız! Ünlemem!



Ne güzel, gecenin bu vaktinde, "rakı-peynir-Carl Sagan'lı Youtube" ritüelime köfte kokusu ve sahil yolu trafiği sesi katılması! Ne güzel! (Teşekkürlerim masanın ucunda, alıver...)

Peynir bitti, uykum başladı!

Carl Sagan'ın yapımında çalıştığı ve bizzat sunduğu Cosmos'u çocukken seyretmiştim. Benim kişisel seyahatimde, "insanlığın evrendeki yeri"ne uğramak, yetişkinliğim için planlanmış! Çocukken, sayılara ve diğer somut verilere daha çok odaklanmışım. "Biraz daha okuyayım..." dedim. Ufak varlığımıza, Sezen Aksu - Freddie Mercury düeti tarzıyla, yüksek değer verip; aynı zamanda, zorla, alçak gönüllü de olmayı istedim. Amazon'dan Cosmos'un DVD setini bulmak da nasipmiş...

Aniden, kafama, Taksim Meydanı'nda yürürken, kulaklıkla dinlediğim müzik yüzünden, kimliğimi kontrol etmekle görevlendirilen polisin sesini duymama ihtimalim çarptı. Kurşun gibi ağır ama neyse ki çok daha yavaş bu ihtimal nedeniyle, okumaktan da yazmaktan da cayacak gibiyim!

Banliyö trenlerinde görev yapan özel güvenlik elemanlarının bellerinde tabanca var. Tapança değil, tabanca! Aklıma gelen soruların farkında olan var mı? Aynı soruları soran var mı? Cevabı olan?
"Evet efendim, arkadaş sordu valla! Ben öylesine şey etmiştim..." diyerek, muhatap statüsünden kurtulmak istediğim kurum hangisi acaba?

Avukatımdan, gelişme haberi geldi. Hukuki dilde, uygulamadaki dayanaklar ve sebepler silsilesini doğruca anlatan avukatım, hukuk kararlarında mantığa aykırılığın nedenini anlatabilecek mi bilmiyorum. Hakkım sandığım hakkımı almak niyetiyle, avukatıma söz söyletebilmem için bir masraf daha karşılamam gerekiyor! İç yollardan önce iç kaynaklar tükenecek böyle giderse!

Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'nu biliyor musun?

Youtube'da Scientology reklamı görmek, rüyada ak sakallı, transvesteksüel, sarı kıvırcık saçlı, Japon zencisi dede görmek gibi mi ne? Bir de güzelce bir kızın resmini kullanmışlar... Anlamadım ki... Misyonerlik bannerlara mı kaldı?

Bazı sabahlar burnundan soluyan deli adam olurken, bazı sabahlar da burnumdan nefes alamıyorum!
Nostrilojiye nazalım değsin! Böyle sinir, hiç kullanışlı değil!
Nörondan enerji üretirim!
Anksiyete santralleri kurmak lazım!
Kaygı nakil hatları da gayet şehir trafiğinden oluşturulabilir!
Öfkeni aktar bir kamyonete, yollarda dağıtılsın bütün gün!
Daracık sokaklarda öfkeli boğadan kaçanlar geldi şimdi gözümün önüne. Zodiac!
Kardiyak!
Ellediğim taksiden can havliyle kaçan insanların kalp atışlarını, Alan Parson'vari bir emekle kaydetsem. Müzik olsa... Dinleyemem ki! Tedirgin olurum!
Kendi kalbimin sesi hepsini bastırır mı? Bastırır! Estirir de ada yeli estirir...

Duş!
Suya gel hanım!

30 Haziran 2009 Salı

Mecidiyeköy, Metrobüs, İncir Ağacı, Misketler, Annem, Martı



Bu sabah 08:30'da, yetişkinliğimin taşıtı metrobüse yürürken, aralarından ve içlerinden geçtiğim insanların hayatlarını kovalayışlarını seyretmeye çalıştım. Huzur, sağlık, zevk, doyum, paylaşım, bilgi, akıl ve sebep eksikti Mecidiyeköy'de. Ortalık canlı ve hareketli insan kaynıyordu ama, yaşamın yaşanmayası bir süreç olduğundan başka bir şeye işaret eden yoktu içlerinde. Gülen de görmedim pek... Kocaman caddelerin üstünde arabalarıyla, yanlarında da daracık kaldırımlarda bacaklarıyla, kocaman dertlerini taşıyan, kısacık yaşamlarını kovalayan binlerce insan, semtin açık alanlarına sığmıyordu. Kaldırımlara ayrıca dikkat kesildim. Darlıkları yüzünden, insanların çoğu caddelerde, arabaların arasından, trafiğin yönüne paralel yürümek zorunda kalıyordu. Kapalı mekanlara sığışmak için acele ediyor olduklarından, eksikleri umursamaya vakitleri yoktu. Yeşil, pembe, mavi, taze, hoş, serin, güneş, gölge, ıslak, yumuşak, ferah gibi eksikleri göz ardı etmeye 20 - 30 sene önce başlayan güruhun, adım atacak yer bulamamayı da kafasına takmamayı öğrenmiş bireylerden oluşmasını ilginç buldum. Şehir hayatı, insanlarla alakalı bir hayat değil... Bu gördüklerim de insan değil sanki... Yazık sanki...

Çocukluğumun mahallesi ve evine doğru yol almalıydım. Zigotluğumun, embriyoluğumun, bebekliğimin, çocukluğumun, ergenliğimin ve yetişkinliğimin annesine ulaşmalıydım. Bir önceki gece, yeterince oğulluk yapamadan ayrılmıştım yanından... İnsanlığımın mimarı olan kadına tekrar ulaşmak istiyordum. Yaklaştıkça da huzura gömülüyordum. Annem ve O'na ulaşma ereğim sayesinde, metrobüs huzuru buldum bu yaşam kaçakçısı şehirde.
"Metro yapamadık; fosil yakıtla otobüslere bel bağlamışken, metro hattı gibi çalışan metrobüsler peydahlayalım da, hem uygar gözükelim hem de yolumuzu bulalım" diyen belediye de yeterince belediyelik yapamadı, onlarca yıldır... Kaldırımlar çok dar!
Kaldırımlar, anne yuvası, metrobüs, sevgili özlemi, mutsuz sabah, işe koşmak, kaldırımlar, yaya hakları derken, İncirli-Ömür durağına vardım ve hiç kelebek olamayacak hızlı gri tırtıldan indim. Mahalleme yaklaştığımda, canım inek sütü istedi. Dükkanının içinde kral gibi duran, zemindeki mavi SEK kasasıyla gurur duyması gerektiğinden bihaber bakkala "Sütler günlük, değil mi?" diye sordum. Ülkesinin sınırlarını terkettiğimde, bakkal kralın hazinesinde, benle yaptığı ticaretten kazandığı 1,25 lira da vardı. Elimde beyaz şişeyle, çocukluğumun binasına doğru yürürken yanından geçtiğim incir ağacının kokusuna bindim. Bir saat önce Mecidiyeköy gibi bir anaforda, önümden geçen arabanın şoförünün parfümünü duyamamaktan duyduğum gururun nedeni, beni şizofren yapacak bu incir ağacının kokusuymuş meğer!
Çocukluğumda, bu mevsim geldiğinde, her sabah anne kahvaltısı sonrası, şortumu giyip sokağa çıkma hakkımın varlığını kutlardım. Apartmanların arasında geçirdiğim saatler boyunca, en çok da incir ve dut ağaçlarının kokularını alırdım.
Caddeden aşağı, apartmanımızın batı duvarının yanındaki boşluğa baktım. Burçak, Gökhan, Tufan, Nadir, Barbaros misket oynuyorlardı. Caddeden aşağı inen merdivenlerde yavaşça adım saldım. Apartmanımızın önündeki bahçede, Burçak, Nadir, Kıvanç ve Mustafa 14-12 oynuyorlardı. Kafamı sağa çevirdim; çardakta arkadaşlarıyla sohbet eden başka bir Burçak gördüm. Üstelik, havanın kararmasına henüz 12-13 saat vardı. Apartmanın kapısına gelip, yaşamamın yer yüzündeki en büyük sebebi olan insanın adını okudum zilde. Soyadı olarak hala, kendisinden sonraki en büyük sebebin soyadı yazıyordu. Yaşamımın en büyük fiziksel keyif aracı olan parmaklarımdan birini zilin tuşuna değdirdim. Sokak kapısının otomatik mekanizmasındaki küçük kutlamadan keyif aldım. İçeri girdiğimde, tıpkı eski arkadaşlarımın ayaklarından çıkan sesler gibi, aceleyle aşağı, sokağa ulaşmaya çalışan bir çocuğun adımlarının sesini duydum. Adımların sahibi çocuk, merdivenleri bitirmiş olmanın heyecanıyla, bana ve şimdi arkamda olan sokak kapısına doğru koşuyordu. Üstünde Galatasaray forması vardı. Gözlerine baktım ve beni değil, dışardan gelen gün ışığını umursadığını farkettim. Tıpkı benim de bir zamanlar, annemi ve evin içindeki başka şeyleri değil, dışarıyı, misketleri, basket topunu umursadığım gibi... Belki bir arkadaşı cep telefonuna davetkar bir mesaj göndermişti; belki üstündeki forma yeniydi ve ilk defa giyiyordu; belki bir top sahasında başka bir mahallenin futbol takımıyla kapışacaklardı...
Anneme ulaştığımda, bu ışık ve ısı zengini günde, elimdeki süt ve incir ağacı kokusu sayesinde, çocukluğumu mutlulukla hatırlama şansım için de şükrettim. Anneme sarılırken, geçmişimdeki güzellikler için ne kadar az hürmet ettiğimi anladım. Dakikalar sonra, annemi dinlerken, O'nun çocukluğunda misket, incir ağacı veya müzikten çok daha farklı şeyler olduğunu hatırladım. Mecidiyeköy'de şartlı tahliyesine gün sayanlardan olmadığım, incir ağacı kokusundan incir ağacı gölgesine zamanda yolculuk yapabildiğim, annemin resim yapma isteğine ve yapabilme yeteneğine hayran kalabildiğim için mutluyum.
Çocukken, martılara misket atardım bir de...
Yalnızlık törpüsü ve algı ve his coşturucusu bıldırcınla mutluyum bir de...
Ilık sudan çıkıp, sıcak zemin üstünde, sivri güneş altında, soğuk bira yudumlamak istiyorum bir de...
Annemin terasına martılar dadanmış bir de... Gek gek gekerek dolanıyorlar... Hepsi güzel ama hiç birinde kumru zerafeti yok... Gek gek nerde, huhuruuu nerde... Misket mi atsam bunlara yine?

11 Haziran 2009 Perşembe

Exupéry Date



-Sence şimdi ne yapacak?
-Bilmem. Belki de ne yapacağına karar verecek. En azından karar vermeye çalışacak.
-Karar veremez o. Kararını uygulayamaz. Görürsün, çelişecek.
-Gel, yanına gidelim.
-Hadi, gidelim.

-Merhaba! Nasılsın?
-Merhaba.
-Selam dostum.
-Dostun? Hayırdır?

-"İçindekiler"i okudun mu? Ne kadar da doğalmış değil mi?
-Evet, hakikaten. Yazık, bozulmuş...
-Güneşin altında unutmuşlar zavallıyı...

--------------------------------------------------------

Görsel etki adına, ayaklarını, hatta tüm vücutlarını acıtan ayakkabılar, içinde rahat olmadıkları kıyafetler giymekte ısrarcıdırlar.
Benim sahip olsam utanacağım nedenlerle, sevmedikleri partnerlerle beraber olurlar; bazen, onlarla yaşarlar.
İstemedikleri yavrular yaparlar, büyütürken de ruhlarını kevgire çevirirler...

"Sadece insan olmayı biliyoruz..." diyerek, insan olmayı küçümseyene sorasım var şimdi : İnsan olmasaydın bu lafı edebilir miydin? Kendini kısıtlayan sensin.
Ne güzel ki insanım! Ne güzel ki sorgulayabiliyorum.
Ne güzel ki, acizliğim hakkında edecek bir avuç sözüm var.
Ne güzel ki, sevdiğimi, sevmediğimi, korktuğumu, coştuğumu yazarak, boyayarak, döverek, bağırarak, yontarak ifade edebiliyorum ve anlaşılabiliyorum.
Ne güzel ki, öldürenle yaşam vereni ayırabiliyorum.
"Sadece insan olmayı biliyoruz..." muş!
Sen, sadece, insan olmaktan pişmansın.
Merak ediyorum, seni yaratan ne hissediyor acaba?
"Dünyada çok fazla kötülük var..."
Evet, var ve sen insan olmasaydın bunun için üzülemeyecektin. Dünyadaki kötülüklere karşı bir eylemin varmış; gözünden her gün iki damla yaş da çocuk fahişeler veya sirk hayvanları için süzülürmüş gibi yapamayacaktın.
Yaşadıkları sağlıklı hayatın güzelliklerini inkar edercesine, aslında hiç de istemeyecekleri bir başka şekle yönelmeye yeltenirler.
Böylelerini zor severim. Vantilatör olasıcalar!

Bir de, var oldukları için her dakikalarını memnuniyetle yaşayanlar var.
Vücutlarına eziyet etmeden; istedikleri yerde istedikleri görüntüde olup da mantığa aykırı durmayanlar var.
Eşlerine en çok ihtiyaç duydukları zamanda evlatlarıyla baş başa kalmanın zorluğunu, yıllarca huzur ve sevince dönüştürenler var.
Sadece insan olmayı yaşayabildikleri için, diğer canların güzelliğine de hayran kalanlar var.
Bir kuyruğu olsa, onla neler yapabileceğini hayal edip; elleriyle dokunduklarını güzelleştirenler, sesleriyle mest edenler var.
Yaralandıkları ve hatta sakat kaldıkları halde, yokuş yukarı koşmayı sevenler var.
Yaşadıklarına, mümkün olduğunca kendileri yön verenler ve sonuçla baş başa kaldıklarında çocuk gibi ağlamayanlar var.
Her güzelliğin ve her çirkinliğin, her canlı için mümkün olduğunu bilip; dengesini kaybetmekten korkmayanlar ve attıkları her sağlıklı adım için mutlu olanlar var.
Afganistan'da, elleri kolları aileleri tarafından sakatlanan çocuklar olduğunu duyunca ağlayanlar var.
Böylelerini severim. Beni sevsinler isterim.

--------------------------------------------------------

Dün akşam, RocknRolla'yı seyrederken, ayağımın üstünde küçük bir bölgede, bir serinlik hissettim. "Helal olsun abi!" dedim, keşif uçuşundaki sineği görünce. Büyük ihtimalle, sahibinden kaçmış bir ev sineğiydi. Pet-ra!

--------------------------------------------------------

Yazın, bir Amsterdam (hatta Hollanda) akşamı, 22:45'e kadar geçerliyken; esnafın, evine döndüğünde, gün ışığında tadını çıkaramamaktan yakınacağı bir boğaz veya dağ manzarası da namevcutken; neden o dükkanlar 18:00'de kapanır kardeşim?

--------------------------------------------------------

Bugün havalimanında, İstanbul'daki mesai alanımda, içinde küçük bir İslam tapınağı olan uluslar ve kültürler arası koca kapının eşiğinde, bir aile gördüm. Ailenin var olma nedenini gizleyen bir halleri vardı. Erkek yetişkin bireyin yüzünde ve vücudunun geri kalanında geniş bir alana etki eden bir öfke vardı. Kadın yetişkin bireyin yüzünde ve vücudunun geri kalanında ise, erkek yetişkin bireyden mütemadiyen alınan kötü etkinin bezginliği vardı. Minicik koca, kocaman öfkesinin ucundaki yumruğunu havaya kaldırdı. Güzel sözler söyleyip, dudaklarını sevdiğinin tenine yaklaştıran birinin içtenliğiyle, hiddetli bir kaç söz mırıldanıp, yumruğunu karısının sol yanağına indirdi. Kadının kabullenmişliği ve tepkisizliği ve suçunu kabul eder gibi durması da bana vurdu. Havalimanında ne suç işlemiş olabilirdi ki? Kimi öldürmüş veya sakat bırakmış olabilirdi bu kadın? Romantik yumruklu herife, benden ve bir Havaş görevlisinden başka tepki veren olmadı. Bizim tepkilerimiz de sözlüydü. Kırıcı sözler sarfettik, hakkımızı yemeyeyim. Dediklerimizi duyunca, yumruk ve kadın sahibi adam çok sarsılmıştır eminim. Özellikle benim "Şşşşşş! Şşşşş!" diye başlayan ve "Vurma lan!" diye biten müdahalemden çıkardığı dersle uygarlaşmış, eski ilkel halinden pişman bile olmuştur.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Şükran Akşamı


24.05.2009

Bugün, ofiste kahve yaptım. Genellikle, Çelebi kızlarından biri kendileri için kahve yaparken, nezaketen sorar, arada sırada da ben tekliflerini kabul ederim. Bu öğlen, beklediğim ikram gelmedi ve kendi ofisimmiş gibi davranmaktan vazgeçip, kendi ofisimin malzemesini kullanmaya karar verdim. Sağolasın Ece kız...
Dolabı açtım, dandik kahve makinasını ve kuru kahveci kutuyu elime aldım. İkisi de boştu ama sadece birinin boş olması normaldi. Sağolun çelebi kızlar!
Kuru kahve, erfrans ofisinden temin edildi. Sağolasın Karin kız...
Önce, firmamın resmen kullanmaktan bir kaç sene önce vazgeçtiği, yayvan fincanlardan birinde, yeterince kahve, su ve şekeri itina ve sükunetle karıştırdım. Ölçü bilmeyi ve kullanmayı çok severim de, yiyecek veya içecek hazırlarken şansımı kendim yaratırım veya yok ederim. Kendi ofisimde mi çuvallamaktan korkacağım? Sağolasınız aşağılayanlar!
Neden böyle yaptığımı, neden içerikleri -dolaysızca- kahve makinasına döküp bırakmadığımı soranlara, iyi kahvenin böyle yapıldığını anlattık. Sağolasınız Orhan ve Cemal Abiler...
Şansımı kendim ürkütmüştüm ama yok olmamıştı. İçilesi ama tadına çabucak doyulası bir kahve yapmıştım. Bir yere gidesim yoktu. Sağolasınız hacılar...
Bugünkü iş yoğunluğum tam beklediğim kadardı ve tam da beklediğim saatte rahata erip, açık havaya çıktım. Sağolayım...
Bindiğim Fiat Linea, gayet doğru seçimlerle, kestirme yollardan çabucak evime ulaştırdı beni. Sağolasın Şahin abi!
Muhtarım, Şahin abinin kuzeniymiş! Kim sağolsun bundan? Muhtarım çok yaşa!
Şimdi, evimin en güzel penceresinin arkasında ("önünde" diye düşünenler de sağolsun) oturuyorum. Bira, Graceland, çerez, deniz kokusu, sigara, gemilerin ışıkları, aşk ve yalnızlıkla eğleniyorum. Sağolun Ece kız, teyzem, annem, Ece kız, Aklen, Ece kız, Oya kız ve Ece kız...
Bu yazının kazananı Ece kız...
Sağolayım mı?
Bişey değil ki yine de...

vize



Sağ yanıma, bağlı olduğu gövdenin geri kalanından kurtulamadığı için öfkeliymişcesine hiddetle yerleşen koca kalçanın sahibi olan kıza, "Koltuk, kenara 20 santim kala bitiyor. Basen baskısı uygulamanıza gerek yok. Hatta lütfen..." deme ihtiyacımı hissetmemeye çalışıyordum. Demek yerine itmeyi seçtim. ("Kıç" sözcüğü, genellikle bir gövdenin -göreceli- arka ucuna isim olarak kullanılır. İnsan bedeninin arka ucu nasıl olabilir ki? Baş ve ayak niye yeterli değil. Sadece ayaklarımız değil, el ve ayaklarımız üzerinde durduğumuz dönemde, önümüz ve arkamız gayet rahatça seçiliyordu sanırım. Sapiens, erektusu iyi gözlemiş, iyi anlamış... Gururla da arka uç mirasını taşımaya devam etmiş...) Orta sırasındaki 2 kişilik koltuğa yapılan tabure eki sayesinde, evlerinin yolunu bu dolmuşla tutabilen kıçın, sahibinin ve öte yanlarındaki genç erkeğin etkisindeydim. Kıç, kıçımı sıkıştırıyor; kıçın sahibinin ve muhatabı erkeğin sözleri de ilgimi çekiyordu. Seviyeli olmak için sıkıntı çekmeden, sunacaklarını abartmadan sergileyerek, ilgilerini ürkütmeden göstererek muhabbet ediyorlardı. Harcanan vaktin biri için eğlence, diğeri içinse yerine getirilmesi gereken bir ön koşul olduğunu hissettim.
Vize başvurusu gibi...

Bir ülkenin yöneticileri (hatta halkı), vatanlarına kabul edecekleri insanları ve eşyaları, amaçları, yararları-zararları (olası etkileri) ve kalmayı planladıkları süreyi ve o süre boyunca ülkeyle olan etkileşimlerini nasıl kuracaklarını değerlendirerek seçme hakkına sahip olmalıdır. Sahiptirler de...
Olmamalı mıdırlar? Ülkü, bayrak, ter, kan, maddi ve manevi değerler konularında yazamayacağım... Başka yerden oku...
Vize başvurularının yönünü, -göreceli- gelişmişliklerine göre belirleyenler ve vize başvurularını değerlendiren organlar vardır. "Sen gel, sen gelme..." deme hakkı ve gücünün yeterliliği ve adaleti, talep sahiplerinin hakları ve güçleriyle dengeli olmalı gibi bir sav da vardır. Denge, tamamıyla, başvuruları değerlendiren organda belirlenir. Bunu bilen başvuru sahibi, etkili olabilir. Başvuruları değerlendiren gücün adalet kavramına güvenmek veya güvenmemekten başka, nihai bir seçenek yoktur.
Kıçımı sıkıştıran kıçın sahibi olan kızın sorduğu sorular ve kendisine sorulmasına izin verdiği sorulara yanıtları, hangi adalet ve/veya menfaat süzgeçlerinden geçiyordu, bilemedim. Kendi flörtlerimde neyin nedenini bildim ki, kıçımın rahatına ve tepkisizliğime kafam takılmışken, yanımdaki turizmin detaylarını sağlıklıca analiz edebileydim?
Evraklar sunulup incelenirken, arkamdaki koltuktan, kıçlarının rahat olduğunu düşündüğüm iki kızdan biri, diğerine "kimse melek değil" dedi.

Şoförümüzün arabayı çalıştırmasından beri konuşmaktaydılar ama, ben sadece bu cümlelerini yakalamıştım. Bir insanın melek olması konusuna takıldım sayesinde. Bana anlatıldığı (yetersizce öğretildiği, anlayabildiğim) kadarıyla, melekler, koşulsuzca itaat ederler ve saftırlar. Belki de bu yalınlıkları nedeniyle "iyi"dirler. Tanımlama kaygıma, bilgisizliğim ve yorum güçsüzlüğümü eklemekten üzgünüm. Yaratan'ın emrinde bu kadar mükemmel hizmette olan meleklerin yalınlıklarından mıdır, insanın seçmeye ve yalınlığını bozmaya yarayan aklıyla var edilmesi? Aklıyla iyiyi, hizmeti, teslimiyeti seçen insan, melekler gibi saflığa ve elemsizliğe mi yaklaşacaktır? Bu bakışla, her insanın seçimlerini, yaşayış şeklini, eylemlerinin tamamını, vize başvuru süreci olarak görebilir miyiz? Kalabalıklaşan, ısınan, kirlenen ve çirkinleşen küredeki yaşamların, bittiği anda son halini alan bir dosya, provası ve uzatması olmayan bir eleme performansı olduğunu düşünebilir miyiz?
Meleklerle denk tutulmayı istemek durumunda mı herkes? "kimse melek değil" sözüne, övünçle "evet, ben kesinlikle melek değilim, olmayı da istemiyorum" diyen olamaz mı?
"Ben bu insanla sevişmek istemiyorum" veya "ben o ülkeye gitmeyeceğim ki, vize başvurusunu tamamlayayım!" diyenler olduğu gibi... Olamaz.
Benzeterek kurulan önermenin kuralı gereği, kişi, başvurunun, flörtün içindeyken, amacı inkar edemez. İnkar ettiği anda, amaçtan da caymış olur ve süreç durur. İntihar sonucu cennetin kapılarının kapanması da bu yüzden sanırım. Yaşamın kendisi, seçilme süreciyse, süreci durdurduğumuz anda, sonuçtaki muhtemel kazanımdan da feragat etmiş oluyoruz.
Yaşamı yeterince uzun olmayanlar (erken, genç, çocuk, bebek, doğarken, doğmadan ölenler) veya; muhakeme, dolayısıyla, seçim yeteneğinden mahrum olanlar, zorla yönlendirilenler, nelere göre değerlendiriliyorlar?
Tamam, başvuruyu, yeterliliği değerlendiren gücün adaletine boyun eğmekten başka seçenek yok; bu seçilme sürecine sokulanların, süreçten önce bir talepleri, erekleri, öngörüleri, motivleri olması gerekmez mi? Maddesel yaşamda böyle çünkü. Tanıştığımız insanın kabulünü almaya çalışmadan önce, bu kabule ihtiyacımız doğuyor. Gitmek istediğimiz ülke, biz kendi ülkemizden çıkmadan önce, izin istememizi istiyorsa; bu izni istemeden önce, o ülkeye ulaşmak için yeterli nedenimiz oluyor. Anamızın karnına yerleşmeden önce nasıl bir sebep-sonuç ilişkisi var ki?
Şöyle bir sebep sonuç ilişkisi var canım civanım:
Kıçımı sıkıştıran kıçın sahibi, yanındaki adama vize veriyor. O vize, sınırda kontrol ediliyor. Sınırdaki pasaport polisi de uygun görürse, kıçımı sıkıştıran kıçın sahibinin içinde yeni bir başvuru peydah oluyor...


Var oluşumuzun başında zorunlu teslimiyet var.


Nesi hafif bunun?

14 Nisan 2009 Salı

Kutuma gitmek istiyorum.

Ateşe atlamak dürtüsü hepimizin içinde...
O ateşin canlı tutulması gibi bir ereği var iblisin. "Zamanında çok mu üşümüş?" diye sorardı belki masum bir çocuk...

Boxing Helena'yı ilk duyduğumda, "Boksör bir kadının hikayesi mi?" diyerek şaşırıp, merak etmiştim. Milyon Dolarlık Bebek için 11 yıl beklemek bana yakışmazdı... Maggie'yi mi Helena'yı mı isterdim? İster miyim? En güzeli Helena'ya yumruk atmak ama ıskalamak, Maggie'yi de kutulamak olurdu galiba. Uykudan önce yatağının yanına su yerine kutu kutu rüya koyan bir adam tanıyacak kim var aranızda? Adres belirlensin, gelip seyredin gemileri. Gemilerin yükleri rüya, demirleri yastık, rotaları yorgunluk...

Bir kaç kutum var. Mavi kapaklarını çok sevdim ama yetmiyorlar, yazık. Firmamın rengi mavi; işlere yetişemiyorum, yazık.

Beni mutlu etmek için güneşi ve ışığını ve hayali yansıtıcıları kullanan ne kadar çok sanatçı var. Akıllarına, ellerine, dillerine sağlık ama hiç zahmet etmesinler; yetişemediğim gök de mavi ve güneşe en çok yakışan yorum da o gök.
Gezegenini seven adam tanımak isteyenler de kabul edilir yakında...

Ateşe çağıran iblis, yakıta sahip olmak ister. Ateşe hükmetmek ve belki de ateşi, ışığıyla, ısısıyla, her türlü zararı zevkle üstlenerek, yayabildiği kadar geniş alana yaymak ister.
Çocukken sevdiğim bir kızın beni yakan güneş olmasını, sonunda da küllerimi önemsemesini, rüzgardan korumasını dilemiştim. Çocukken iblise daha mı yakınmışım acaba?
Bana, kutu kutu rüya taşıyan gemileri mavi göğün altında, yastıkta sabitlenmiş gözlerimle zevkle seyretmeyi öğretecek kadından da bihaberdim. Helena'nın şeytani çekiciliğini, yorgunluğuma deva olacak tasviriyle unutturacak Maggie'nin tutkusundan fersah fersah alçakta olsa da, içimde hissedebiliyordum. O kırpılmadan sabitlenemeyecek, kutulanamayacak, güzel yaratıktı. Kırpılınca, kendisi olamadığını ve sabitlenme gereğinin de kalmadığını anlayan adamın trajedisi ise, film bitince de akıl yoracak türden değildi. Adamın tıp doktoru olmasını umursamak ne mümkün; rüyasını, hastane köşesinde görmüştü, yazık.

Benim kullandığım, akşam göğü kapaklı bir kaç kutu da içine koymak istediklerime yetersiz kaldı. Demek ki kutulamak istediklerimizi veya kutularımızı dikkatli seçmemiz gerekiyor. Ya kapasiteyi, ya da içeriğin kırpılabilme olasılığını adam akıllı değerlendirmek, herkesin hayrına... Mavi kapakların altına sabitleyeceklerimin bir kısmından feragat edebilecek miyim? Onlar, onlar olarak kalmalı, değil mi? Yoksa, kutuların aşkına, ateşe atlarcasına, sığdırmak için, feda edebilmenin kahramanca duruşuyla mı avunmalı? Kutuların koyu mavi kapakları açılınca, kim "eve hoşgeldin" diyecek?

Ateş, kullanmayı bilene yarar; kontrol edemeyeni yakar. İçine girmeden önce sürüneceğim veya giyeceğim koruyucu bir şeyler olmalı. Bulayım da arayayım ben seni...
Arayıp bulmak yok çünkü, biliyoruz.

03 Nisan 2009 Cuma

kimlik? no?


Bisikleti altıma alıp, onun da altına asfalt ve kaldırım verdiğim günler hakkında ne hissediyorum?
İçinde yaşadığım ev ve içinde yaşamak istediğim evler nasıl geçiniyorlar?
Doğumuma şahit olanlar, bugün ne durumdalar?
İçimdeki çocuğa, dışımdaki kadının yaklaşımı nedir?
Dışımdaki kadınla, içimdeki çocuğun yer değiştirmesi için neler yapmalıyım?
Geçen hafta daire kapımın önüne 2 gün park edilen güzel bisiklet kimindi?
Bir Prag sabahı, kaç St.Maarten akşam üstü eder?
İlkokul öğretmenimin evinde toplansak, ilkokul arkadaşlarımdan hangileri katılır?
Ece dün gece ne demek istedi?
Alfabeleri yaratan insanların kafaları da benimki kadar mıydı?
Johann Sebastian Bach'ın bir nefesi, benim kaç nefesime denktir?
Dün dolmuştan gördüğüm, kavga eden çift, neden işaret dili kullanıyordu?
İşaret dili kullanan bir adamın, karşısındaki kadını aşağıladığını, işaret dili bilmeyen ben anlayabildiğime göre; standartlara sahip olanlar içinde, unsurları en doğal oluşan iletişim şekli işaret dili midir?
İşaret dilini yaratanların yüreklerinin yüklerini, benim yüreğim de taşıyabilir mi?
Rembrandt van Rijn'in 63 yılda gördüklerine ben kaç yılda bakabilirim?
Bilenle bilmeyenin bir olmadığını belirtmek niye gerekir?
Sevenle sevmeyen bir olabilir mi?
Ece dün gece ne demek istedi?
Klavsen alsam mı?
Ölürken ne düşüneceğim?
Ölümlerden, en çok kiminkine üzüleceğim?
Dünyaya neler yapacakları bilinseydi, ünlü büyük iyilerin ve ünlü büyük kötülerin, ilk bir kaç doğum günü farklı mı geçerdi?
Paradoks diye ilaç olur mu?
Amsterdam ne yapıyor görmeyeli?
Arabama atlayıp, kulağımda müzik, gözlerimde gözler, ağzımda fındık ve kayısıyla, uzun süredir yol yapmamış olmak, beni ne kadar derinden etkiliyor?
Balıkla balık olmak ne zaman ve nerde uygundur?
Hangi balık diye sormazlar mı adama?
Dışımdaki kadının içindeki çocukla içimdeki çocuk, iyi arkadaş olurlar mı?
"İlk Kurşun" kavramı gibi mi bu "İlk Resim"?
İlk kesik, ilk öpücük, ilk küçük yalan, ilk gece, ilk kadın gibi "ilk"lerin ağırlığından kurtulmanız ve keyiflerini çıkarabilmenize ne kadar var?
Uçaklar ne kadar güvenle uçuruluyor?
Güven birimi nedir?
Ne demek isterim?
Seven sevmeyenle sevişebilir mi?

28 Şubat 2009 Cumartesi

Ezogelinler



Yumurcaklığımdan beri, batıl inanışlara yaklaşıp yaklaşıp uzaklaştım. Şimdi, şu oduncak halimle, gayet uzak olduğumu düşünüyorum batıl inanışlardan ve uygulamalarından. Aslında, bir batında onlarca takıntı doğurabilirim ama, günlük hayatımı materyalistçe yaşadığım avuntusu da son derece somut ve sağlam; meşe odunu gibi...

Batıl inançların ve geleneksel uygulamaların, toplumsal zihne ve standartlara, dolayısıyla güvenceye harika hizmet ettiğini savunanlardan olmama ramak var. Bilimsel dayanaklar sayesinde odunlu dayaktan kurtulmam içinse, kırk odun fırını ekmek yemem gerek; böyle hissediyorum, denemedim, bilemem.

Benimsiyor gibiyim bu tutumu. Bırakası geldi mi "tutum, gözlem, dayanak, ihtiyaç" dinlemeden sırt dönebilen bendenizin, takıntılarını ciltletip "inanç" rafına kaldırası var artık...

"Bendeniz" ve "kaldırası" sözcükleri aynı cümlede kullanılmaya!

Mutsuz birini mutlu etmek için çok uğraşmak ve uğraşın sonucunda, bir kaç dakikalık da olsa gülümsemeye şahit olmak, çokça tattığım eylemler değiller. Meziyetlerim azdır. Fırsatım olursa, çevremdekileri (yakın veya uzak) memnun etmek için yaptıklarımdan bahsetmiyorum. Fırsat yokken fırsatlanıp, fırlamaktan bahis ediyorum. Sıkıcı bir bahis yapıyorum. Bilhassa ediyorum. Gülümsemeler saçmak, aslında, gülümseyenlerin değil de gülümsetenlerin eylemi değil mi? İnsanları mutlu ederek yaşayanların, adak adamaları gerekmez, değil mi?

Karma, batıl bir inanç mıdır? Sistem midir?

Başı veya kıçı çok sıkışınca, bir fakir sevindirmeye söz veren insanın duymaya çalıştığı güvence, batıl değil midir? Hepi topu, peşin edinilecek bir rahatlamanın karşılığını vadeye bağlamak değil midir adak?

Böyle bir karşılıklılığın özünde, elemden haza geçiş yapacak kişinin, kendisine (kim tarafından?) sunulan iyiliğin bedelini, denk değerde bir iyilik için çaba ile ödemeyi taahhüt etmesi yok mudur?

Böyle bir karşılıklılık ilkesinin işleyişini en iyi kullananlar ama en az bilenler, "eğlendirici"ler değil midir? Çoğu aynı zamanda sanatçı da olan bu eğlendiriciler, genellikle, sundukları eğlence ve dağıttıkları gülümsemeler için maddi karşılık alırlar. Akıllı olanları, aldıkları bu maddi karşılık sayesinde haz dolu ömür sürerler gibi gözükürler. Kiminin parası, kiminin duası diyen kim orda? Karmalandı burası yine...

Ben de internet vasıtasıyla edinip, maddi karşılığını ödemediğim sanat eserleri sayesinde mutlu olurken bol bol dua ediyorum. Karmadan veya başka bir sistemden çekindiğim ve karşılık vermek zorunda hissettiğim için değil; gülümsemelerimin, bir yerlerde, kurumuş olabilseler de, kaynaklarını çok sevdiğim için... Çok sıkıldım şimdi... Kafam fena karıştı... Anlatamıyorum...

Gülümserliğimin değerinin bilinmesine takıldığım zamanların pişmanlığını atmak istiyorum. Karman çorman adamı kim ne yapsın kardeşim?
Uyuyayım mı ben biraz?

24 Şubat 2009 Salı

Çerkez Tavuğu

Yağ:

İddialarım beni genellikle utandırmazlar. Çoğu, bilgilerime dayanır. Yakın çevremde, hafızamla eğlenen korkunç adamlar olsa da; iddia ederken, kendimden gayet eminimdir. Sebebinin de, yıllarca kurtulmaya çalıştığım, faydaya çevirmeyi yeni yeni öğrendiğim sağlamcı tutumum olduğunu açık seçik ifade edeyim.

Baharat:

İfade ettiklerinin, kim olduğunu hiç bilmediğin insanlar tarafından, tam da amaçladığın şekilde ve tam da amaçladığın etkiyi yaratarak anlaşıldığını bilerek neler yaşadın? Bunu politikacılara sormak ve gerçek cevaplar almak isterdim. Sanatçılardan bu merakı gidermelerini beklemek çok bencilce ve gafilce olur sanırım.

Tavuk:

Elvira belki de ilk sanal karşı cins takıntımdı. 1988'de James Signorelli tarafından çekilen Elvira, Mistress Of The Dark adlı komedi filminde Cassandra Peterson tarafından canlandırılan bu karakter, daha sonra aynı isimli korku dizilerinde ve bilgisayar oyunlarında da aynı miktar ve güzellikte ete bürünmüştü. Bu bilgisayar oyunu sayesinde, karanlık Amiga ergenliği gecelerim, ten rengi ışıkla aydınlanmıştı. Hiç ışık vermeyen geleceğimin, sanal nelerle şekilleneceğini bana söyleyebilseydi keşke bu cadı... 7 disket yükü oyunda 1 arpa boyu yol alamayan ben, Elvira'nın görüntüsüne mest olurdum. Kaan Sezyum anlar beni. Gerisi yalan anlar...

Sarımsak:

Ayık tutacak ama sıcak yatağı özletecek kadar serin bir gün olduğunu, dışarı çıkmadan da anlamak mümkündü; umursamadılar. Isısı, kokusu ve rahatlığı sıkça değişen odalardaki farklı ısı, koku ve rahatlıktaki yataklardan usanmış adamın aklı, kaldırımlarda ve çimlerde atılacak denk adımlardaydı.
Soru sormayı çoktan bırakmış olsa da; sözleri, merakla zorlanan aklından ağzına ulaşıp, dudaklarından çıkarken yumuşamakta zorlanıyordu. Su yerine içtiklerini düşündü.

Ceviz:

Çok küçükken, Çanakkale'de askeri bir kampın sahilinde, kumda oynadığımı hatırlıyorum. Yaşım 2 veya 3 olmalı. Şimdi bambaşka bir insan olan babaannem, beni rızam olmadan denize alıştırmaya çalışıyordu. Niyeti gayet iyiydi ama deniz kötüydü. Anlatamıyordum. Annem anlıyordu, biliyorum. Çünkü sadece annemin kucağındayken ağlamıyordum. Bir de babamın yaptığı güneşliğin (gölgelik olmasın?) altında, sakin sakin kendi halime bırakılınca, sessizce kumla harikalar yaratıyordum. Şehir planlamacı veya mimar olacağımı sanabilmem için kültürüm yetersizdi. Kendime en güvendiğim anlar o gölgeliğin (güneşlik olmadığına emin miyiz?) altında ve kıçımın üstünde durduğum anlardı. Tuzlu ve soğuk ve ne yapacağı belirsiz deniz suyundan uzak, anne ve/veya baba kucağına ve/veya avuçlarına yakın olduğum anlar... Bazı hayvanların çiftleşirken veya dışkılarken, diğerlerinden soyutlanmasının değerine ve işlevine denk bir şekilde, ama ne yazık ki kendi kontrolüm dışında (yine de, iyi ki), buraya yerleştirildiğim zamanlarda, sahilin tadını çıkarabiliyordum. Kakam veya çişim gelince, bir şekilde mesajımı iletiyordum ve en yakın tuvalete (tuvalet?) annem ve babam tarafından götürülüyordum. Öğlenin bir anında, dayanılmaz bir susuzluk, hiç aman vermeden, ciğerlerimden bir ordu yola çıkardı. Birlikleri damağıma karargah kurduğunda, tüm vücut vatanımın ele geçirilmeden önce son bir şansı olduğunu önümdeki kovaya bakınca anladım. Annem veya babamdan su istememe de gerek olmadan, kendi güçlerimle bu düşmanı savacaktım! İçi su dolu kovayı ağzıma dayadım ve susuzluk ordusuna karşı büyük taarruzu başlattım. Ağzıma dolan tuzlu suyun büyük bölümünü yuttum ve işgal kuvvetlerine denizi dökmüş oldum. Ağladım sanırım. Bağırmış da olabilirim. Zafer çığlığı beklerken, anne himayesi için inleyen bir nesil çıkmıştı kovadan! Yardıma koşan diğer büyüklerin (gelişmiş medeniyetler!) gülüşmeleri arasında, tatlı suyla kendime gelmişimdir büyük ihtimalle.

Soğan:

O günden beri tuz sevmem. Yalan! Tuzu sevmemeye başladığım günü bilmiyorum.

08 Şubat 2009 Pazar

Bulaşık İstanbul


Belli bir sırayla kullanılırsa, şiirsel etki yaratabilecek sözcüklerin, yerlerinin değiştirilip, ortak harfleri sayesinde birleştirilerek kullanılmasından keyif almıyoruz. "İstanbulaşım" aslında, başlıktaki gibi de doğmuş olabilirdi.

------------------------------------------

Yapacak şeylerim var. Olmadığını söylemeyin.
Ben de başkalarının yaşayışları hakkında ahkam kesmeyi ve tepki oluşturmayı bıraksam mı?
Pulp Fiction film müzikleri diskini başkalaştırdım ve dinledim. Özellikle The Statler Brothers'ın Flowers On The Wall'u, yıllardır her dinlediğimde olduğu gibi, bana yalın beni benimsetici geldi. Geldirici yakınlaşmalardan uzak geceleri hatırlattı.
İstedikleri kadar uyusunlar. Ben onları görmek istiyorum ve göremiyorum diye bozulmayayım. Yaşamayı en iyi ben mi biliyorum? Neden bu şımarıklığım?

------------------------------------------

"Şarkı sözleriyle dalga geçmek" eylemini, ilk kez gördüğümde, Japon'un "eğlencelik hareketler kataloğu" na şaşırmayı çoktan bırakmıştım. En başta takındığım, kendimi fiziksel tehditlerden koruma dürtüsüyle geliştirilmiş, zayıf soyutlama hareketleriydi. İşe yaradı herhalde ki, Japon'umuz testislerime saldırılar düzenlemekten ve koşup koşup omuz atmaktan bir kaç haftada vazgeçti. Soyutlama vanasını, sonuç aldığımı bilinçsizce hissedip kıstıktan sonra muhabbetinden keyif almaya başladığım bu Japon'un, sevdiğim şarkılarla dalga geçmesi, hala da anlam veremediğim ilk gençlik sorunlarımdandır. Sorun mertebesinde algılamamın nedenlerini biliyorum, doğal olarak. Değerlerimin önemsenmemesi; dahası, onlarla alay edilmesi kalbime ve mideme zararlıydı. Midem, söz konusu zararları bana yıllar sonra anlatacak; kulak misafiri olanlar, beni nadiren hoş göreceklerdi...
Japon tarafından itinayla, bazen gece mesailerinde, votka ve sigarayla desteklenen enerjiyle dejenere edilen güzelim şarkı sözleri, hala güzellerimdirler ve güzellerim olarak kalacaklarını hissediyorum.
Japon, hep Türk'tü aslında.
How Bizarre da "havuza"ydı!

------------------------------------------

Askerliğimden sonra çalıştığım kargo havayolu firmasının, personel servisinin beni her sabah aldığı noktaya yürürken geçtiğim bir köprü vardı. Ataköy ve Şirinevler arasında, otoyolun üstüne kurulmuş bu köprü hakkında, beni hiç neden göstermeden katılımcılıktan kovalayan bir sitede okuduklarımın doğruluğuna hem şaşırmış hem de üzülmüştüm. Hepi topu 30 - 40 adımlık bir köprünün bir tarafındaki hayatın ve o hayatı, karşı taraftakilerinkinden çok az farklı dertlerle yaşayan insanların (görüntülerinin), diğer taraftakilerden üstünlüğü ve/veya aşalığı üzerine yazılmış onlarca yorum okumuştum. Bunların çoğu, içlerinden geçtikleri akılların kirlerine bulanmış da olsalar; özlerinde, nesnel verilere dayanıyorlardı. Algılanan bariz farkların altlarının çizilmesiyle yetinilmemişti o kadar.
Ne kadar?
"O kadar" deyip geçmek bana yakışıyor mu?
Ne yapayım? Gidip, duyarsızlıkları veya kolayca saldırganlaşmaları veya empatiyi antipatik bulmaları veya düşünmeyi yarıda bırakmaları yüzünden, ekşi beyinleri tokatlayayım mı? Kaldı ki, dediğim gibi, algılananlar kaçınılmaz. Farklar tokat değil, tekme!
Okuduğum zaman zikrettiğim gibi: "Hakikaten yahu!"
Dün sabah da aynı çelişik kaynaşmanın ayrışmasına şahit oldum. Zeytinburnu'dan bindiğim tramvay, ilk 6 durağında kabul ettiği yolcularla, daha sonraki duraklarından binenlerin çok farklı gözükmelerine aldırmadan ilerlerken; ben, Teddy Picker senin, Balaclava benim, müzikal aşk filmi soslu yolculuğumun tadını çıkarıyorduysam da, içim içim MNG servisine yaptığım ilkbahar sabahı yürüyüşlerimi hatırlamaktan da hoşnuttum.
Tramvay hattının, Zeytinburnu'dan Atatürk Öğrenci Yurdu'na kadar olan duraklarında binip inen, vagonu dolduran insanların genel görüntüsü, geri kalan duraklarda binenlerle hayli değişti. Cumartesi sabahına özgü bir istisna mıydı? Olabilir. Olmayabilir. Bilmem. Gördüğüm farkı bilirim. İyiyi ve kötüyü ayırmam için kullanmam gereken kriterler, güzel ve çirkini ayırabilmem için gerekenlerden çok daha fazlayken, bildiklerimin de pek değeri yok galiba.
Niye yazdım bunları o zaman?
Biliyorum.
İstediğiniz bu değil.
Aslında, utanarak, içime doğru çökerek, yıllarca beni kovalayacak bir itirafı klavyeye bırakarak; Japon'un, şarkı sözlerini bozması konusunu nereye bağlayacağımı unuttuğumu söyleyeyim ve iskambil kartlarıma döneyim.

01 Şubat 2009 Pazar

Teklifsi Hayvan


Bağırmanın, haykırmanın, daha kolay kabul görse de, yüksek sesle ifadenin, ötelendiği bir çocukluğum olmadı. Çocukluğumda algıladığım dünya, reşit olduğumda yok olmuştu.
Uyuşmazlıkların, çatışmaya uğrayıp, kavgaya vardığı dönemlerimi; şu üç (3) desimetrekarelik endüstriyel tasarımda parmaklarımı gezdirirken, sükunetle hatırlıyorum.
Sükunetim, şimdidir.
Sükunetim, bağıran şarkıcıların salyalarıyla beslenir.
Cemal Abi'ye de dediğim gibi: "Bu müzik, insanı insan yapar..."

Bağırırken çıktıkları yürüyüş...
Bağırıp terkettikleri sevgililer...
Bağırarak cezalandırmaları...
Bağırlarındaki bağırma istekleri...
Bağırmadan özür dileyememeleri...
Bağıra bağıra özlemeleri...
Bağırtılarıyla itiraflarını gizlemeleri...
Hep bağırsalar da susacakları anı çok iyi bilmeleri...
Bağırmadan önceki nefesleri...
Bana (sana da) bağırmalarını bekletmeleri...
Bağıra çağıra sevişmeleri...

Niye üç virgül kullanılmaz?

-----------------------------------------------

Kaç çay istersin? Telif hakkını nasıl ödeyeyim senin? İnsaflı ol!
Dün, İncirli'de emlakçı yakaladık. Geri bırakmadan önce inceledik. "Hermetik" le beslenirmiş. "Hermetik seven adam" dedi Hakan.
İncirli evleri fena sayılmaz ama ben de zengin veya umursamaz sayılmam...

-----------------------------------------------

Hatırlayan varsa, lütfen bana da hatırlatsın. Ben kimseye "Şundan duyduğum şu lafı hiç unutmam..." veya "Şu, bir keresinde demişti ki..." diyerek, bir insanın bir sözünün hareketlerimde (bence, karar, bir harekettir) ne kadar derinden etkili olduğunu dile getirmiş miydim? Böyle bir etkilenmeyi açıklamış mıydım? Bir kaç gündür düşünüyorum, böyle bir söz, nasihat bulamıyorum. Benim bulamamam, duyduğum sözlerin beni hiç etkilemediği, yönlendirmediği anlamına gelmez. Aksine, kendini detaylıca tanımanın en şımarıkça özgüvenini yaşayabilen bir enayi olarak, sözlerin (sözcük güruhları), üstünde, diğer hemen her iletişim araçsısından daha fazla etkili olduğu bir bünyem olduğunu savunabilirim. Yine de, bana en çok yol gösteren sözlerin, yaşayan ve yüz yüze veya telefonda görüşülmüş insanların ağızlarından çok, şarkılardan veya kitap sayfalarından çıktığını bilmek, merak yığıyor etrafıma. Bu merakın kaldırılması çok zor bir ağırlık olduğunu savunan Alex'e inat, yardım istemiyorum. Burun kemiğimin tek parça kalması da daha uygun. Hakaretin veya küfrün bile bazen fazla nazik kaldığına katılıyorum. Sana telif ödeyemem...

Dağılan konu nasıl toplanır?
Genellikle kadınlardan (Evet, kadın vücudu, her iki cins için de güzeldir; ilgi çeker... Konu toplanır!) duyduğum, anne, baba, eski sevgili sözleri ve etkilerinin kulaklardan ziyade akıllarda yarattığı esnemelere şaşırmayı bırakmak istiyorum. Bu akılların, kırılmamalarına ama esnemelerine şaşırmaktan bir kurtulsam, belki teknoloji transferi yapabilirim.
Büyük ihtimalle yanılıyorum. Benim de kulağımdaki konilerden veya kalın halkalarımdan başka küpelerim vardır. Ayna sandığım insanlardan, ortamlardan utanıyorumdur da takmıyorumdur. Değil mi?
Normalimdir, değil mi?

-----------------------------------------------

Farklı lügatlardan hep mi haberdardım?
Bu yüzden mi; bu farkındalığım yüzünden mi detay detay anlatıyorum. Yanlış anlamalarına izin vermekten neden çekiniyorum?
Anlamların nüanslarına kadar ayrılması, bu yüzden mi bu kadar önemli?
Ya annemle ne oldu?
Ya O'nla?
Ya bunla?
Nasıl oluyor?

-----------------------------------------------

Bir sözün söylendiği andaki hareketi, sen onu her hatırladığın anda, nasıl tekrar aynı şekilde gerçekleşiyor olabilir? Bu soruyu açıklamak gereğinden korktuğumu itiraf ederken, yarınki cesaretimden bihabersem; ümidin, acıyı uzattığı savına da burun kıvırabilirim.
Değişkenlere güvenmeden de, sabitlerden duyulan korkudan kurtulmayı kutlamak için bir parti vereceğim!
Alır mısınız?
Yöntem kutlamasına katılır mısınız?

20 Ocak 2009 Salı

Can Kasap aczi


Ortaokuldayken bir köpeğim olmuştu. İlk köpeğimdi. Kötü bir Belçika çoban köpeği meleziydi. Çok sevmiştim. Terasımızda yaşıyordu. Kulübesini geliştirmekle uğraşmak, kendisini topla oynatmak, çamurlu yollarda koşturmak çok keyifliydi. Ara sıra dertleştiğim bile olurdu kahverengiyle...
Bakımıyla bağlantılı sevmediğim tek aktivite, Can Kasap'tan ceset artığı istemekti. Yıllardır müşterisi olduğumuz kasap dükkanında istenmediğimi sezdiğim anlardı onlar. İşlerinin arasında, bir de benim kemik talebimle uğraşmayı sevmiyorlar gibi hissediyordum. Bir keresinde, akşamları gelen artık toplama kamyonunu beklememi; tüm artıkları ona teslim ettikleri sırada istediğim kadar almamı tavsiye etmişlerdi. O anda, bu dükkandan yeteri kadar yüklü alışveriş yapmadığımızdan emin olmuştum.
Ayrıca, kaynayan kemiklerin mutfakta ve mutfağın kapısı kapatılmazsa, bütün evde bıraktığı vahşi kokuya da dayanamıyordum.
Köpeğimin, bu kasap kaynaklı beslenmesi ne kadar devam etti emin değilim. Sonraki köpeklerimi kuru mamalarla besleyebilmemiz ve Can Kasap'ın uzaklarına taşınmamız sayesinde, elimde kemik torbalarıyla eve yürümeye son vermiştim.
Yine de, her alışverişimiz sırasında gösterdikleri ilgi, temizlikleri ve etlerinin lezzeti, aklımdaki mütevazi ama güvenilir "Can Kasap" markasının da sebepleri oldu.

Geçen ay, Kadıköy'deki Tansaş'ın açılmasını 10 dakika beklediğimiz sabah, yanımızdan ayrılmayan köpeğe, her köpeğime sarıldığım gibi sarılmayı ne kadar da istemiştim. Sabah sevgisi gereksiyonumu, hijyen kaygılarımla geçiştirmek zamanı, 31 yaşımın olgunluğuyla nasip olmuştu. Aynı olgunlukla, 20 dakika kadar sonra önünde durduğum kasap reyonundaki "soslu - marine - özel (hatta spesiyel)" antrikota bakarken meraklandım. Beraber Kınalı Ada'ya gittiğim arkadaşlarımdan, bu sosun muhteviyatı hakkında sorusu olan niye yoktu? Merakımın subasmanında (sabbeyzmınt diye çevirmiş lavuk gavurlar...) yaşayan kuzeni, kapının önüne çıkıp bana "Bu sosta ne var?" dedirtti. Tansaşlı kasaptan "Bilmem abi..." cevabını duyunca gidip çürümeye devam etti. Arkadaşlarıma baktım. Umursamamı umursamamalarını umursamamaya karar verdim. Sabah sevgim ufalmıştı. Can Kasap'ı hatırlamaya çekiniyordum. Ayıp etmiştim yıllarca. Yüzüm yoktu. Soslu et görmemiştim hiç vitrinlerinde. Görseydim bile, içeriğini sorduğumda tatmin edici bir cevap alabilirdim. Onaylamazdım belki ama, cevap verebilirlerdi.
Kınalıada'da yediğim, hazır soslu antrikot fena değildi.

Bu ada gezisinden kısa süre sonra, akşam yemeğinde ızgara dana yemek istedim. Yorgundum. Acelem de vardı. Yılların Can Kasap'ının hala aynı insanlar tarafından, aynı yerde işletildiğini biliyordum ama, sanki, bir önceki hayatımdan beri hiç girmemiştim kapısından. Bu akşam bu soğukluğa bir son verilecekti! Barışacaktık... Biz? (Güzel giyinip parfüm sıksa mıydım? Ne kadar da sıskaydım!)

Dükkanda hiç müşteri yoktu. Aynı çalışanları gördüm. Aynı baba, oğullardan aynı biri... Diğeri nerde? İçerdeki çocuk kim? Beni hatırladılar mı? Yine kemik isteyeceğimi mi düşündüler? Selamları hala sıcak. Ortalık hala tertemiz. Aydınlatmayı, dekoru, buzdolaplarını yenilemişler. Et de güzel gözüküyor. Ne salakmışım!
Huzur içinde teşekkür edip dükkandan çıktım. Yine gelecek ben!

Geçen hafta yaşadığım içki rezaletlerinden arta kalan şarabı değerlendirmek fikrine, Can Kasap fobimin zayıflamasıyla gelen medeni cesaret kırıntısını serptim ve bu akşam da, evime gelmeden önce protein merkezine uğradım. Bu sefer dükkan, hınca hınç olmasa da, adam akıllı doluydu. Oturacak sandalye buldum ama oturmadım. Ayakta durdum ki "Abi, bak! Yine geldi. Ne ilginç!" desinler... Önce dükkanın "baba"sıyla gözgöze geldim ve iki efendi gibi selamlaştık. Sonra da oğluyla aynı kaçamak seremoniyi tekrarladık. Benden önce siparişini vermiş olan kelli felli beyaz saçlı müşteri, televizyondaki Obama haberi üzerine, tezgahın da üzerine ama babaya doğru eğilip bir kaç dilim ahkam kesti. Gayet saygılı, paylaşımcı ve mülayım bir tavrı vardı ama; fikrinin doğruluğundan ne kadar emin olduğunu ölçecek bir sistemin, insanlık tarafından geliştirilebileceğini sanmıyorum. Saf bir havayla, sanırım aynı ikramı oğul kasaba da yaptı. Bu arada, ödemeleri alan oğul kasap, babasından ödenecek miktarları duyuyor ve müşterilere son ilgiyi gösteriyordu. Güzel işleyen, gürültüsüz ve zahmetsiz böyle bir sistemi, bu gibi dükkanlarda bulmaya devam edebilmek, aslında ne güzel nimet. Daha erken kurtulmalıydım fobimden. Sonra, benim sol arkamdaki sandalyede oturan hanımefendinin siparişleri tamamlandı ve kendisi ödeme yapmak için kasaya, oğul kasaba yöneldi. Bu anda, bir kez daha göz göze geldiğim oğulun ifadesinde bir hüzün gördüm. Aslında, bu adam eskiden de sessiz ve derin bakışlıydı. Şimdi bu hissimin nedeni, saçlarındaki beyazlar ve eski yerli filmlerden edindiğim, nostaljinin mutlak dokunaklılığı klişesi olabilirdi. Hanımefendiyle konuşmalarını duydum ve dinledim. Oğulun nasıl olduğunu sorduktan sonra aldığı cevaptaki sitemi benim kadar hissetti mi bilmiyorum ama; hanımefendinin bir sonraki sorusu başka bir kadının nasıl olduğuyla ilgiliydi. Oğul kasap, sabit bir durumdan ve ağrılardan bahsetti. Bu noktada kulaklarımın sesleri kısıldı. Konuşanların sesleri aynı seviyedeydi, eminim. Baba kasaba siparişimi verdim ve eline aldığı et öbeğinin ne kadar yağlı olduğunu görmek için kafamı biraz aşağı eğdim. Güzeldi.
Dilimler hazırlandıktan ve paketlendikten sonra, kasadaki oğul kasaba yaklaştım. Hanımefendi gitmişti. Acaba "Beni hatırladınız mı? Haftada bir alışveriş yapar, iki günde bir de kemik istemeye gelirdim..." dese miydim? Sıskalığa gerek yoktu. Selam verip ATM kartımı uzattım. Kısa kenarlarından birindeki yön gösteren ok işareti nedeniyle, oğul kasap da, diğer çok kasiyerin yaptığı gibi, sadece manyetik bantı olan kartımı, POS aletinin çip okuyucusuna soktu. İşte! İletişim kurmak için bulunmaz fırsat bu! Yıllardır adımını atmadığın dükkanla öpüş, barış! "Çipi yok onun. Manyetikli, manyeto... bant..." Ne dedim ben?
Oğul kasabın kafası başka yerdeydi. Eşi mi hastaydı? Annesi mi? Kim ağrıyordu? "Geçmiş olsun..." deseydim, "Kime kardeşim?!" der miydi?
"Şunu girer misin?" deyip, POS aletini bana uzattı. Diğer eline de dükkanın telefonunu aldı ve numaralara bastı. Yıllar sonra geri gelen, gereksiz duygulu, genç müşteri olarak, anlayışımın Annapurna'sındaydım (Everest'i başka durumlar için saklıyorum). Benim ödemem, şebeke vasıtasıyla, bankam tarafından onaylandı ama telefon görüşmesine odaklanmış oğul kasap bunun farkına varmadı. Benzer bir hareketi, kendi işimde kesinlikle yapmayacağımı düşünsem de; bu dükkanın ve bu adamın, benden pürüzsüz hizmet veya katıksız insanlık bekleyen herkesten ayrıcalıklı olması gerekiyordu. Acıklı bir durum söz konusu olabilirdi ve yıllar sonra buraya dönmeye çalışan bendim.
Telefonu kapattığı anda, oğul kasap dükkanın içinde tekrar peydah olmuş gibi hissetti kendini. Kendi beyaz önlüğünü doktorlarınkilerle kıyaslayacağı ortamlardan uzak olmasını temenni ettim. "Kusura bakmayın, uzadı galiba..." dedi. Annapurna'dan aşağı, "önemli değil" diye seslendim. Gülümseştik. Paketimi alıp evime geldim.

Yarın akşam ızgara et yemeyi düşünüyorum.
Şarap içmeyeceğim. Sigara da tüketmeyeceğim.

Çok da fifi! Di mi?!

19 Ocak 2009 Pazartesi

Şarap veya su

Derler ya; "Carpe diem be abi!" diye geçiştirirler ya... Sinirlerimin iletkenliği azalır. Bozulmazlar ama, yavaş çalışmaya başlarlar. Bu söz, bu yaklaşım şekli, beni sahibine bir metre daha fazla mesafeden bakmaya zorlar. Geçiştirmeyi övmek, önemsememeye teşvik gibi gelir bana bu söz. Bendeki bu etkisinin sebebi, genellikle, sözün kullanıldığı andaki kaynağının gözlerindeki boşluktur.
Asıl değer verebileceğim önerme, "Ne olursa olsun, yaptıklarının sonuçlarına katlanabilecek neşen, öngörün, gücün, affediciliğin...vb olsun!" dur. Yarını düşünmeye ne hacet? Üç (sayıyla 3) dakika sonrasında neye yol açtığımızı bilerek yaşamak için zevkimizden, iyiliğimizden, gücümüzden, midemizden olmuyor muyuz?
Öldürmüyor muyuz?
Bu edalar, bu kinayeler, yatırım (ve eninde sonunda batırım) değil mi?
Aptallığımın, dağ olduğunu bilmezdim.
Yetersizliğimin, en büyük gücüm olduğundan bihaber (o kadar okudum, seyrettim, dinledim, nafileymiş), kronik kramp vücudumla gözüktüm hep.
"De get, yalan dünya" diyeceğdim; diyenlere boyun eğdim.
Diyebilmekle ilgilenmedim hiç.
Öldürmüyor muydum?
Kendi çocuklarımın ölümünden sorumlu tuttuklarıma çamur atmasam da; kendimi kendi gözümde temize çıkarmanın en kolay yolu, içinde bolca "ise" , "ama" , "böylece" geçen cümleler düşünmek değil miydi? Cümlelerle düşünmediğimizi savunurken, çelişkimden hiç mi utanmadım? Utanmayınca ölenleri nereye gömdüm veya nerede yaktım? Yoksa bu koku hiç ellemediğim cesetlerden mi geliyor? Hayır, Gaultier değil!
Bu koku havai fişeklerin bıraktığı yanık kokusu!
Ne kutlandığı hakkında olgunlaşmamış fikrim var.
Hamken çok ekşidir fikirlerim; olgunlaşınca acılaşırlar...
Çürümelerini bekle...

--------------------------------------------------