24 Eylül 2008 Çarşamba

bir kilo balçıkla sıva



Hakan'ın eski sözlerine istemsiz bir gönderi yapıp, kendi kendime "Fiillerimin, onları tasarlarken öngördüklerime bire bir uygun sonuçlar vermeye başlayacağı günü hızla bekliyorum." dedim. İyi etmedim. Değişken etken ve eften püftenleri bir türlü bertaraf edemediğim gibi, her tarafımda etten kemikten kara delikler açılıp açılıp kapanıyor.
Bazen bir kilo demir olup, ahtapot yuvasının ağzını tıkıyorum; bazen bir kilo pamuk olup, on kilo metre (bilerek ayrı yazdım, "10 kilogram gelen şerit metre" anlamında) yukarıdan yere savruluyorum. Denizin dibinden yüzeye çıkma ümidimi yitirince, havadayken sağ salim yere konabilme ve bir işe yarayabilme ümidi giriyor içime. Ne olursam olayım, içime bir şey girmesinden pek hoşnut olacağımı sanmıyorum. Hele ki bu "şey" saydam, soğuk, yapışkan ve sırça ümitse, gayet rahatsız edicidir. Yeni buzluktan çıkmış ve hemen ıslanmış, incecik akide şekeri gibi... Kullanışsız!
Bunların yerine; bir kilo demirken, sıradan insanları caddelere hapseden "çok önemli insan"ların arabalarının üstüne düşsem; veya, bir kilo pamukken Adriana Lima'nın oturacağı sandalyeye serilsem ya!

Şu tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kültürünü, ahlakını, gelişimini, akıl sağlığını korumak ve toplum huzuruna olumlu katkıda bulunmak görevleri olan kurumlar tarafından cezaya çarptırılan, kapatılan, sansürlenen, uyarılan yayın organları var ya... Onlardan biri de Geocities. Adında zaten bir çeşit anlam kargaşası barındıran bu internet ağı firmasının kullanıcılarından biri de bendim. Yeni yeni düzelmeye başlayan ahlakımın uzun zamandır bozuk olmasının nedenlerinden biri de Geocities'miş; kendisi ANKARA 9.SULH CEZA MAHKEMESİ, 04/02/2008 tarih ve 2008/140 nolu kararı gereği, TELEKOMÜNİKASYON İLETİŞİM BAŞKANLIĞI'nca Türkiye'de kurulu sunucu ve ağlar yoluyla erişilemez kılınınca anladım. Aileme, milletime, vatanıma daha yararlı ve daha mutlu bir insanım artık!
Yalnız, insan geçmişini silemiyor tabii ki. Geocities kullanıcısıyken, adresi http://www.geocities.com/bckmz/index.html olan bir siteye, bazıları bana ait olan, bazıları da çeşitli başka yer ve insanlardan gelen yazılar, resimler yükleyerek vakit geçiriyordum. Sonunda bu siteye erişim engellendi de, zamanımı böyle zararlı aktivitelerle ziyan etmiyorum.
http://www.vtunnel.com/ vasıtasıyla, mahkeme kararı işlerliğini yitiriyor ama hukuka saygısı olan herkesin uzak durması gereken bir aldatmaca bu...

Kara deliklerden sıyrılırken, tıpkı Elif Erkaya gibi, güneşi arıyorum.

Güle güle (yazdım bunları ben!)

21 Eylül 2008 Pazar

Kimse kimseyi kurtarmaz!

Ohasis'in 10 şarkısını arka arkaya verdi az önce VH1.
Sonuncu, yani 1 numaraları olarak yayınlanan Wonderwall, bana, "Kim ulan o seni kurtaracak, koruyacak olan?!" dedirtti. Annesine mi yazmış acaba Noel Gallagher? Anneden başka kimse kurtarmaz insanı çünkü...
Şarkının adına tıkırdatıp, İngilizce hikayeye ulaşabilirsin. Adam şarkıyı yazmış ama anlamını, nedenini açıkça anlatabilme hakkını koruyamamış. Sevgilisi kapıvermiş payeyi! Güldüm ve umursamazlaştım.

Asıl amacım, akşam akşam (pazar akşamı hem de) dimağımın köşesine takılan Oasis kıymığını yazarak çıkarmak değildi.
Asıl amacım, buraya yazdıklarıma dair bırakılan notlardan önce ve sonra hissettiklerimi anlatmaktı.

Uzun zamandır, kendimi içinden çıkarmaya çalıştığım bir mutluluk ve doyum zaafım var. Çeşitli muhtemel nedenlerle, başarısız hissediyorum. Hayata, doğamın gerektirdiği kadar yeterli bir adam değilim.
İçindekileri, tümör söker gibi kapı dışarı ettiğim kafamın 5 tane hafifleme yöntemi var:
1- Arkadaşlarımla yaptığım eğlenceli muhabbetler
2- Uyku
3- Alkol
4- Yazı
5- Müzik

İçlerinde en etkili ve tatminsizce kullandığım müziktir. Kullanırken, sonucunu en az düşünmem gereken de müziktir. Beni, az önce kafamdan savdığım insanlardan, çelişkilerden, sorumluluklardan en hızlı, güvenli, zevkli ve kontrollü uzaklaştıran da müziktir. Müzik, çocukluğumdan beri, hayatımın en çok anlam yüklenen ve anlam yükleten parçası oldu. Çoğu insan için, bu "anlam yükleme ve müzik" ilişkisi yoktur. Böyle bir ilişki olmadan da insanlar gayet sağlıklı yaşayabilirler. Benim gibi yetersiz bir adam içinse, sözcüklerin ve sözcük ilişkilerinin anlamı gibi, müziğin de anlamı biraz fazla önemli.
Defalarca belirttiğim şekliyle "kanatlı kurtarıcım" ın , kontrolü bende, sadakati kesin, talepleri yok ve fazlası zararsız. Yakın arkadaşlarımdan, bunu farketmemiş olanları, farkedip de önemsememiş olanları, beni önyargılı veya dar görüşlü olmakla itham ettiklerinde, fazla dert etmemeye çalıştım. Onlar benim dünyama, "acur" diyorlar gibi... Issız değil bu acun!

Adını veya kim olduğunu tahmin edebilmeme yarayacak bir ipucunu bırakmadan, arkadaşı tarafından buraya yönlendirildiğini yazan biri, uzunca bir süre okumak durumunda kaldığını ekleyip, gerçek olup olmadığımı sormuş. Eğer okurken rahatsızlık duymadıysa, veya zorunluluktan (nasıl bir zorunluluksa artık) okumadıysa, gözleriyle gururumu okşamış demektir. Aslında, metro istasyonlarındaki haritalar veya yön çizelgeleri kadar fonksiyonel olmadığını düşünürsek, bu yazılanların benim gururumdan yalıtılmış olması gerekmez mi? Egom o kadar da noksan değil galiba...
Bu arada, gerçeğim lan!

Ece ise hepsini okuyup bitirdiğini, derhal yenisini yazmam gerektiğini söylemiş. Üzgünüm, kuyu kuruyor...

Güzel günler dilerim.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Oh Nice! So nice!

14.08.08:

Sabah 10:30'da başlayan mesai, normalde 18:30'da bitmeliydi. 14:45'te kalkan, 7 fazla satışlı bir uçak ve 17:15'te kalkan 10 fazla satışlı bir uçağın işleri yapılmalıydı. Üstüne üstlük, İstanbul'a gelen İran Cumhurbaşkanı'nın güvenlik önlemleri içinde, havalimanına bağlanan bütün yolların, tam bizim uçuş ekibinin geçeceği saatte kapatılması da vardı. Yolcuların yarısından fazlası gibi, uçuş ekibi de havalimanına geç kaldı. Neyse ki Nuray Hanım, fazla fazla yardımcı ve anlayışlı ve ısrarcı oldu da, 14:45 uçağının işlerinin sadece yarısını yapıp; üstümü değiştirip, 15:25'teki AF1591'e binmeye çalıştım. Bizim yolcularımız gibi, Air France yolcuları da çok uzun süre geç kalınca, bana yer açıldı.
Havalimanına binlerce yolcunun ve onlarca uçuş ekibinin haddinden fazla geç kalmasına neden olan "Çok Önemli Kişi" için güvenlik önlemlerinin uygulayıcısı emniyet, havalimanının içinde, yeterince (hepsi) pasaport masası çalıştırmadığı için, doğal olarak yığılma oldu. Ben de yığılan parçalardan biriydim tabii ki ve 15:25'te kalkması planlanan uçağın kapısına, 20 dakika pasaport kuyruğunda bekleyerek, 15:20'de varabildim. Neyse ki, benden daha kötü durumda olan yolcular vardı da, ayıbım fazla göze çarpmadı.



Önce, Paris Charles De Gaule (bundan sonra CDG olarak anılacaktır) için havalandım.
Aslında ben havalanmadım, içinde olduğum Airbus A321 havalandı.
Koltuk numaram 21C idi ama, yerlerini yanyana alamamış olan bir çiftin 21B’de oturan erkeği, 2 metre ötemde kabin görevlisine “We want to sit together” deyince, “Müşteri her durumda müşteridir” diye düşünüp (aslında o düşüncemin 2 santim altında, “ulan yeşil aşık, bari burda ayrı otur da, kafanı dinle bee!!” cümlesi kıpırdanıyordu), yerimi sırıtan hatuna verdim. Umarım evlenirler! Steward bana teşekkür etti. Yerimin 27E olacağını söyledi. Eğer bulabilirse, bir koridor yanının çok daha hoşuma gideceğini söyleyip, 27D ve 27F’deki iki hemcinsimin arasına sıkıştım. Uçak taksiye doğru ilerlerken, aynı steward yanıma gelip, 30D’nin boş olduğunu bildirdi. “I’ll get there after take off then, merci” dedim. Çok ukalaydım.
3-6’dan havalandıktan 10 dakika kadar sonra, 30D’ye geçtim. Aynı uçakta, 4. Koltuk komşumla selamlaştım ve kemerimi bağladım. Bir süre sonra yemek dağıtmaya başladılar. Köşesinde kısır, berisinde yeşillikle tavuk dilimleri; Hollanda peyniri (EDAM), Hollanda tereyağı, ekmek, tatlı, su... Süper!
Bira da Heineken! Daha ne?
3 buçuk saat sonra CDG’ye indik. 2F terminalinin uzatma, ilave, uydu gibi bir yapısına yanaştık. İnsanların burayı neden beğenmediğini anladım. Bütün yapı için kullanılmış olan beton çıplak haliyle duruyor. Dışardan da, içerden de, yapıda insanı boğan bir atmosfer yakalamışlar. Huzursuz bir hali var. Havalimanlarına yapılmasından vazgeçileceği günü, kendisininkinden daha yüksek bir hızda beklediğim trenlerden burda da var. Otomatik trenle 2F’ye, ordan da melankolik adımlarımla geliş katına ulaştım. Pasaportuma ve tipime bakıp “Buyurun” veya “Gamsız almıyoruz” diyecek olan memurların olduğu kulübelerin önünde beklemem 10 – 15 dakika kadar sürdü. Kendi ülkemde ne yaşamıştım ki, bundan şikayet edebileydim?
“Nereye gidiyorsunuz?” sorusuna “1 gün burdayım, sonra 4 gün için Nice’e gideceğim” cevabını yapıştırıverdim. Pasaport memuru çaktırmadı ama sarsıldı, belliydi. O (il) üniforma giyip çalışacak (travaille), bense (je) deniz (mer) kenarında keyif çatacaktım (kelkeşos)! Oui! Oh bee!!
Tren istasyonuna inene kadar ayrıca bir kaç kat ve merdiven silsilesini aşmam gerekti. İnsanların CDG’yi sevmemeleri için bir neden daha buldum, gayet iyi işleyen ancak yorgun yolcular için fazla karışık olan bir sistemle kurmuşlar burayı. Çok fazla dönüş, iniş, bağlantı, koridor...vb var. Hepsi sırasında da genellikle çıplak, gri beton görüyorsunuz. Çıplak, her renkten, beton gibi hatunlar görsek... di mi ama?
Tren katında, Gare De L’Est’e giden treni bulamadım. Çünkü Gare De Nord’a giden tren var. Ordan metroya geçmem gerekmiş. Neyse... Tamam.
Aynen yaptım. Biletimi kimse kontrol etmedi. Sinir oldum!
Gare De L’est’de inince, otelimi niyeyse, yine elimle koymuş gibi buldum. All Seasons’ın girişini görünce, Accor zincirlerinin, her bütçe için otel çalıştırdığını anladım. Amsterdam’da, lokantaların arasından daracık girişi, 2. katta resepsiyonu olan oteller ve o otellerde kalmışlığım vardır. Aynı! Aynı!
2 lokantanın arasında daracık bir kapı! Sağında kabartma “All Seasons” logosu. Hey! Paris lan burası! Neyse, logo güzel yalnız, Allah için! Neyse ki fiyatıma kahvaltı ve sınırsız kablosuz internet dahil. Check-in kolay. Oda numaram 61, tabii ki 6. katta.
Odamda büyük ekran, Philips LCD televizyonum bile var. Tek İngilizce kanal CNN ama olsun, Fransızcam dinlediğimi azıcık anlamama yetiyor neyse ki... Dinlemeye isteğim olsa bir de...
Duş alıp üstümü değiştirdikten hemen sonra, etrafı gezmeye çıkmak iyi fikir! Otelin altındaki lokantalardan biri, Paris’in zincir hamburgercilerinden biri. Burger King tadında ama daha çok burgere odaklanmış bir hali var. Güzel. Ne olduğunu anlamadığım bir hamburgeri, kötü İngilizce’ye kötü Fransızca misillemesiyle beraber, kasanın arkasındaki resimlerden işaret ederek ısmarladım. Kafam kadarmış neyse ki! Yemekten sonra, yürüyüş. İki dükkan ötede süpermarket! 2 – 3 blok etrafında dolaşıp, geri dönerken marketten tsatsikili (yoğun cacık), somonlu, hıyarlı ve kıvırcıklı sandviç, Heineken, ananas, tütsülenmiş badem ve su almak iyi fikir! Odada internete bağlanıp keyif yaparım! Nah! Çekmiyor anacım burda...
Recepsiyona inip (resepsiyonist tam bir “Recep”, siyonist olduğunu sanmıyorum) konuya ilgililerin ilgisine sunduğumda “Nooo! It’s working good, look! You have to choose this and this and then you have to enter this and this...” Ha, ben bilmiyodum iyi niyet zengini Recebim!


Hanım! Elleme! Alloo!

Ok abicim, hadi ben gidip odamdan manzara seyredeyim azıcık, fotoğraf falan çekerim (Ara Güler bana güler).
Yaşasın Eurosport ve tane tane Fransızca konuşan yorumcuları! Uvveaaahhh! Uyur bu beden, dinlenir bu zihin, umarım erken kalkar da, sokakları adımlar bu ayaklar! Anaaam! Damarlara bak! Bakma! Sızzz!

15.08.2008:


Sabah 9 civarı uyan. Güzel bir duş, kötü bir kahvaltı (croissant, reçel, tereyağı, süt, sıvı peynir), rahat ayaklar, uzunca bir yürüyüşün müjdecisi oldular. Yanıma bolca müzik ve azca merak alıp, başladım güneybatıya doğru yürümeye. Metro duraklarının girişlerinin yakınındaki haritalardan baka baka ilerledim. Bastille'e kadar yürüdüm. Saate bakınca, otele dönüp toparlanmam ve havalimanına (CDG) gitmek için az vaktim kaldığını gördüm. 5 numaralı, turuncu hatta yönelip, Bastille ile Gare de l'Est arasındaki 6 durağı 10 dakikada katedip otele ulaştım. Gördüğüm kadarıyla Paris (Uzunca bir kaç sokak, cadde, bulvar ve metro...) gayet düzenli, şirin... olumluyum kendisi hakkında... Üzülmesin.



Kallavi afiş
("Afiş" Fransızca'dan aldığımız bir sözcük)


Kafama güneş geçti galiba!

Metro ve tren vasıtalarıyla, CDG'ye giderken, aklımda Fransızlar'ın dilini öğrenmekten vazgeçişim geldi ve biraz üzüldüm. Kanatlı kurtarıcım, uçaklardan önce imdadıma yetişip kulaklarımdan tuttu beni ve treni yukardan seyrettim bir süre. Sony sağolsun.

Sonra, Nice'e uçtum (Uçakla gittim! Ulan Cem Yılmaz!).
Önceki sabah, ofisten yaptığım Interkel Check-in işe epeyi yaradı!

İniş, otobüs ve şehre varış için...
Bekle bakayım!





--------------------------------





Aferin, yeterince bekledin.





CDG'den varıp, yeni terminale yanaşan uçaktan inince; ilk gözüme çarpan, yine CDG'deki gibi, terminalin kendisi oldu. "Lan herifler çanah yabmış! Nıhahhah!" deyip, bagajımı almaya niyet edip, bagaj bantlarına doğru seyirttim.
Müteakiben, Nice'deki tatilim çok tatlı, zevkli, rahatlatıcı ve lezzetli geçti.
Şimdi uykum var...
Sonra yine eklerim biraz...

7 Temmuz 2008 Pazartesi

jönövöpatravaye... oye!

Aklımdaki soruları cevaplamak için kovalamaca, saklambaç, uzun eşek falan oynayan nöronlarımın, uslu uslu oturmaya ancak İstanbul dışına çıkınca karar vermeleri; yıllardır uygulamayı reddettiğim bir değişikliğe, bünyemin ne kadar ihtiyaç duyduğunun güçlü bir göstergesi midir ki?

Bakınız İzmir etekleri...

Bakınız biraya yatırılan maaş...

Bakınız Pink Martini...

Ne güğzelh değhdi Çin abla:

"Çalışasım yok da, kahvaltıyı boşver anam; sigara içem unutup da!"
Tolgalar'dayken (bazıları Togi diyo, anlamadım neden...) Kaan Sezyum'un blogunu ve sittesini buldum.
Pek sevindim. Nedense, anlam peşinde koşuyomuş da hiç terlemiyomuş gibi fikrediyorum hakkında...
Bunları okusa fikler mi bilmiyorum tabi...
Giriş için tıklamak değil, tıkırdamak gerek.
Neyse, burdan veya burdan ve hatta burdan bile aynı dimağın çeşitli rahatlamalarına ulaşabilirsin.
İyi okumalar ve bakmalar.

17 Haziran 2008 Salı

zümrüt bar



Iyi bir Merlot şarabının kadehten gelen kokusunda, başka bir şeyden alamadığım güzellikte bir haz var ki; tarif etmeye çalışsam, can sıkıcı olurum.

Ruh doyuran zerafeti elimde tutup çevirmekle ve dilediğimce koklayıp tatmakla mest olmaktan kendimi alabilsem bile, yazacak fazla cümlem kalmadı.

Şerefe!

12 Haziran 2008 Perşembe

fantastaksi

5 Haziran sabahı 9'da evimden çıkarken sırtımda iki çanta vardı; bir tane de elimde.
Çadırım, 2 tane mat, 1 uyku tulumu, çamaşır, bot, şemsiye, pasaport, 7 bilet falan muhteva...


TK1505 ile Nürnberg'e vardığımda saat, öğlen yarımdı.

Havalimanından, merkez metro istasyonuna, ordan da FrankenStrase'ye gittim.
Rock-im-Park için ücretsiz otobüse binip, saat 2 civarında BayernStrase'deki durakta zorla indim.


E8 girişinin dibindeki tuvaletlerin yanına çadırımı kurdum.


Sonra, Grosse Strasse'nin ortasındaki Eingang A'nın dibindeki meydana oturdum.
Helgalar'ı ve Helmutlar'ı seyrettim. Bira içtim, sosisli sandviç yedim.

DSC-H9'un sorunsuzca konser alanına gireceğinden emin olmak için danışma ofisine gittim. Beni konunun sorumlusu/bilgilisiyle görüştürdüler. Uzun süreli video kayededebileceği ve fazla zum yapacağı için izin verilmeyeceğini söyledi bu Helga! Yan odadaki emanete bırakabilecektim. Yan odanın penceresine geçtiğimde, geçen seneki festivalde çadırımın hemen arkasındaki kapıda tuttuğu nöbet ve bana telefon için ettiği yardımdan tanıdığım görevliyi gördüm. Selamlaştık. Fiyatı söyledi. Beğenmedim. Şansımı zorlamaya karar verdim.

Etrafı dolaştım, ertesi günün programına baktım. 12:15'te AlternaStage'de Kill Hannah, günün ilk grubuydu.
O saate kadar karavanlarından veya ahır kadar büyük ve temiz çadırlarından yayın yapan festival halkının müzikleriyle gayet de iyi idare edebilirdim. Adım attıkça Judas Priest'den Bob Marley'e, Madonna'dan Megadeth'e kulak cilası bulabiliyordum. Muhabbet de cabası, bonusu... Etrafı dolaşırken, geçen sene gitmeye değer bulmadığım Gaststatte-Bahnhof-Dutzendtich-Biergarten'e uğramaya, yorgunluğumun da etkisiyle, karar verdim.
Sonraki 2 gün boyunca, buranın yanındaki tuvalete katı atık bırakmak için, 15 - 20 dakikalık sıralar bekleyip, her seferinde 60 cent vereceğimi henüz bilmiyordum.
Herkes eğlenceye kadeh kaldırıyordu. Dedeler torunlarıyla, kocalar karılarıyla, köpekler sahipleriyle, çocuklar anneleriyle, Helga'lar Helmut'larla beraber gelmişlerdi. Ben, kulağımda ve kalbimde müzik, gırtlağımda bira, aklımda güneş, mesanemde çişle mutluydum.
Hava büyük parçalı bulutluydu. Geçen seneki yağmur hezimetim geldi aklıma. Azıcık ürperip, kendimi yan bahçedeki karavandan gelen Hells Bells'e kaptırıp, biramı tazeledim.
Önümdeki masanın en genç gözüken Alman delikanlısı kalkıp, tabelada menüyü arkadaşlarına yüksek sesle okumaya başladı. Bitirince, arkamdaki masadaki Helmut Amcalar ve Helga Teyzeler alkışladılar. Eğlenceme saf hisler katansa, çocuğun arkamdaki masaya gidip yabancı büyükleriyle keyifli ve uzun bir sohbet etmesi oldu.

Kendimi önce litrelerce biraya sonra da uyku tulumuma verdim.

Ertesi (06.06.08) gün güneşli bir sabaha kafamı çıkardım çadırımdan. 10 metre ötemdeki büyük çadırın ahalisi bütün gece (gerçekten, anlamsızca, sadece) bağırmış, gerekli gördükleri yerlerde de siren çalmışlardı. Yine de kafamda veya gözümde çatlak yoktu, mutluydum.

Çıktım; 60 centlik kaka merkezine gidip Almanya'ya sıçtım.
Zeppelin Tribüne'e baktım.

Gölün öbür tarafındaki kamp alanına gidip fahiş fiyata su ve beleşe muhabbet, moral aldım.
Öğlen başlayan konserlere yetişmek gibi bir derdim olmadığını anlayınca, büyük gölün kuzeydeki dar ucuna gidip, bir banka oturdum.
Güneş harikaydı. Tam karşımdaki güvenlik görevlisi hatun çok şişman ve çok gülümseyiciydi. Ürktüm biraz. Yere tek çöp atmadım.

Biraz fotoğraf çektim.

Karnım yeterince sosis ve dönerle dolunca, bira içmeye başladım.
Bugünkü asıl derdim, 18:15'teki Eagles Of Death Metal, 22:15'teki HIM ve 23:45'teki Queens Of The Stone Age idi...
Bira içtim.
Bira içtim.
Bir ara su içtim, sonra yine bira içtim.
Galiba birileriyle konuştum. Evleri 2 km ötede olan ve festivale bisikletle gelip giden biriydi...
Yoksa o yarın mıydı?
Neyse, yeterince biranın verdiği cesaretle, kolayca saklanacak kadar küçük olmayan kameramı sırt çantama yerleştirip, sahne alanının kontrol noktasına yöneldim. Güvenlik kontrolümü yapan toy, çantamda ne olduğunu sordu, açtım ve montumu ve yağmurluğumu gösterdim. 10 adım sonra sırıttım.

AlternaStage ile CenterStage arasındaki RockField'a oturup bira içmeye devam ettim.
Önümden, boynundaki Canon'uyla geçen kıza el edip o makinayı nasıl içeri soktuğunu ve bu kadar rahat nasıl dolaştığını sordum. Festivale özel çekimler yapmak için izni olduğunu anlattı. Sahneleri değil, sadece seyircileri çekmek için özel izni varmış İrlandalı hatunun! İyi poh!
Dayanamadım, CenterStage'e vardım. Simple Plan çalıyordu. 2 şarkı sonra tekrar Rock Field'a döndüm. AC/DC, Guns N'Roses, Megadeth ile kendi içlerinden geçen gençleri, bira yudumlayıp ayak sallayarak seyrettim, eğlendim.
18:15'teki Eagles Of Death Metal konseri için Alterna Stage'e aktım. Sahne hazırlanırken, yerimi sağlamlaştırdım. Oturdum yani.
2 metre ötemde Elisabeth uyandı. Güzeldi, selam verip günaydın dedim, yanıma geldi. Ben de ayıldım.

Eagles of Death Metal gayet iyiydi. Tahmin ettiğim gibi.

22:15'te HIM'leydim. Sahneleri güzel, müzikleri Finlandiyalı'ydı.


Ve, gece yarısı gibi Queens Of The Stone Age belirdi, beyaz ve yamuk tuvallerin önünde.
Taş gibi müziğe çarptım kafamı bolca... Josh Homme'a teşekkür ederim!

Onca bira ve hareketin sonunda, pis geçmiş 31 yılın dayanıksızlığı, beni Rock Field'da yere yığdı.
Çimenlerin üstünde uyumaktansa, çadırda keyfe devam etmek daha akıllıcaydı...

Cumartesi sabah erkenden (6 mı, 7 mi? ne?) gergin kumaştan gelen sağnak sesiyle uyandık.
Sinir bozuldu. Keyifler yüksek sesli, Alman gençler gamsızdı.

Yağmurun dinmesiyle beraber, midemdeki ve bağırsaklarımdaki basıncı ve hareketi hissettim. Bugünün Incubus'unu, Rage Against The Machine'ni, Motörhead'ini, Cavalera Conspiracy'sini, Opeth'ini, bu sindirim sistemiyle seyredemezdim.
60 cent ve selam verip, sırada yerimi aldım. Anüsümden işeyip biraz rahatladım.
Büyük gölün kuzey kıyısında dinlenmeye ve bolca su ve şeker almaya niyet ettim. Yine de sosisli sandviç ve döner yedim. Kıyıdaki banka oturduğumda, önceki günün şişman ve gülümseme meraklısı güvenlikçisini gördüm ve bu sefer fazla önemsemedim.
Yarım saat sonra bisikletiyle gelen Alman amca yan banka oturdu. 5 dakika sonra, 20 metre ötedeki CocaCola Imbiss'e gitti ve bir ürün almadan ama hayret ve öfke arası bir kafa sallamayla geri geldi. Bundan da 10 dakika sonra ben aynı büfeye gidip yarımşar litrelik su ve kolaya 3'er Euro verdim. Elimdeki suyu gören amca yanıma geldi. "O suya ne kadar verdin?" dedi. 3 Euro cevabını alınca, mantıklı ve haklı tepkisini verdi. Şehirde bir markette aynı su 49 cent, ben nasıl bu haksızlığa boyun eğebiliyordum?! Adama, o 20 metreyi bile zor yürüdüğümü; geceden kalmış salak bi herif olduğumu; haksızlıkların göbeğinden geldiğim için, burda rahat etmek uğruna, umursamazlık zenginliğine büründüğümü anlatmayı çok istedim ama olmadı. "Haklısın, bizi kazıklıyorlar" demekle yetindim. Bu ona yetti ve bankına geri döndü.

Bağırsaklarımı boşaltmam yine gerekiyordu ve klozet kapakları olan tuvalete gidip bir kez daha 60 centlik sıraya girdim. Yarım saat sonra tekrar açık havaya çıktım.
Bu sefer, Zeppelin Tribün'e yöneldim ve tepesine çıktım.

Hemen altındaki karavan alanını, karşısındaki (eskiden zeplinlerin park ettiği, Hitler'in tören ve mitingler için kullandığı kallavi arazi) CenterStage alanını ve berideki vinçlerden atlayanları seyrettim, fotoğraf çektim.
Nazilerin yaptığı, şimdi sidik kokan kapıları inceledim, dokunmadan.
Şişman ve çıplak erkek Amerikalılar'ın laf attığı çıtır Alman kızların, heriflerin atletik arkadaşıyla neşe içinde yaptığı muhabbeti ve gerilen ortamı dinledim. Güldüm.
Incubus'tan önce, Serj Tankian vardı, 18:15'te. Aynı taktikle ama alkolsüz kafayla, kamerayı yine soktum içeri. Serj'den önceki Fettes Brot'un hip hop gösterisine göz attım. Herifler iyi eğleniyordu. Alman seyircileri de iyi eğleniyordu. Uygur Bros'un konseptinden, çok daha düzgün bir gösteri yapıyorlardı. Almanca bilesim geldi, gönderdim geri...
Serj hiç de System Of A Down havasında olmayan, fazla sentetik bir müzik oturtmuştu kucağına. Hoşuma gitmedi. Mimiklerini ve mesajlarını da yapay buldum.
Gidip alışveriş yapmaya çalıştım. Yağmur falan yağdı yine, sinir oldum.
Kemer ve çanta gibi aksesuarlar satan bi dükkanın içinde yağmur durana kadar kalabilmek için tezgahtarla sohbet etmeye başladım. Yağmur durduğunda, dükkandan 2 kemer, 1 çanta ve sırıtan bir suratla çıktım.
Incubus'a az kalmıştı.
Geçen sene içinde fazla vakit geçirmediğim Club Stage'e gittim. Kapalı ama iyi havalandırılan salonda fena sert bir müzik vardı. Kafam ve bağırsaklarım ve Incubus hasreti beni Center Stage'a geri çevirdi.
Bira ve sigara içmemeliydim...

Just A Phase geldi ve ben bira aldım, sigara yaktım... Biri hariç hepsinde Brandon'a vokalde eşlik ettiğim hepi topu 14 - 15 şarkı çaldılar ve ben sapasağlamdım. Aklımın insansız kalmış olması ne büyük rahatlıktı, kendime yer bulabiliyordum!

Tekrar yağmur başlayınca, sabahtan beri kafamda dolaşıp duran kararımı karşıma alıp baktım. Güzeldi, kararımı okşadım ve B girişinden çıkıp, Dutzendteich'e yürüdüm. Ordan da BayernStrase'ye geçtim ve bir taksi çevirip, Messe'deki Novotel'e gittim.
Bu akşam için yer yoktu, bunun yerine şehirdeki Mercure'de 80 Euro'ya oda önerdi. İzin isteyip lobideki bilgisayardan internet sitelerine girdim ve Erlangen'deki Novotel'de 30 Euro'ya oda tuttum. Bilmediğim şey Erlangen'in yakın bir semt değil, 20 KM ötede başka bir şehir olduğuydu... (dimağı aydınlatan bilgiler: Siemens'in merkezi buradaymış. Beşiktaş ile de kardeşmiş.)

Tekrar bir hesap yaptım ve hala Nürnberg şehir merkezinde 80 Euro'ya kalmaktan daha ucuza gelecekti. Taksi çağırttım. Önce Zeppelinfeld'e çadırıma gittim. Kazakistan'lı şoförle beni beklemesi için yaptığım pazarlıktan rahatsız oldum ve burdan başka bir taksi tutacağımı söyledim. Çadırımı bu yağmur altında toplamam mümkün değildi. İçindekileri sırt çantama doldurup, şemsiyemi açıp taksiden indiğim noktaya geri döndüm.

Herif arabanın içinde bekliyordu. Uzun mesafe müşterisini kaçırmak istemedi tabi. Selamlaşıp yola koyulduk.
2000 model ve 1 milyon kilometrede (sayaç 999999'da durmuş) bir Mercedes içinde, ülkeler, müzik ve futbol (Bu sırada Türkiye - Portekiz maçı oynanıyordu ve maçı veren radyo kanalını bulamadığı için, arkadaşını arayıp, skoru ondan öğrenip bana bildirdi) geyikleriyle bezeli, kötü İngilizce'yle yapılmış sohbetle geçen 15 dakikalık bir seyahatten sonra, kendisine 40 Euro ödedim ve Novotel Erlangen'e girdim.
3 gündür sadece ellerime ve yüzüme su deyiyordu sadece; duşa atladım.
Çıkıp, lobideki bilgisayardan Novotel Messezentrum'da ertesi gün için rezervasyon yaptım. Bu sefer fiyat daha da uygundu! Hah!
Odama çıkıp, MTV'de kardeş festival Rock-Am-Ring'de ortalığı şenlendiren müstakbel moralim Metallica'yı seyrettim. Hhaahh!!
Keyif içinde sızdım.

Sabah kalkıp kahvaltımı ettim ve 12'den önce check-out yapmam gerektiğini anımsadım.
Novotel Messezentrum'a ise en erken 15'te girebilirdim. Otelden tren istasyonuna, trenle de önce Nürnberg Hauptbahnhof'a, ordan da Langwasser Nord'a ulaşmam ve en son da otele yürümem toplam 1 saat kadar sürdü. Hatta fırsatı değerlendirip, Hauptbahnhof'ta yukarı çıkıp, Western Union'la Yasemin'e para bile gönderdim. (Binlerce sağol harika Yasemin! Bunca tantana arasında, öyle büyük oldu ki yardımın. Sağol!)
Metallica'yı seyretmeye gelenler ve ıslak kamplarından, çadırlarından benim gibi kaçanlar oteli doldurmuşlardı. Ortalıkta yarı çıplak ellerinde birayla gezen İngilizler komikti.
Bana geçen akşam yardımcı olmaya çalışan Cristina'ya "Erken geldim biliyorum, pardon" dedim. Odamın hazır olup olmadığını kontrol ederken 2 dakika oturmamı rica etti. Hiç sorun değildi, karşısında oturmak güzeldi.
1 dakika sonra, odamın hazır olduğunu söyledi.
Çıktım 426'ya...
Eşyalarımı bırakıp tekrar aşağı indim ve yine taksi çağırttım. Çadırımı toplayıp otele getirmem gerekiyordu. Tabii ki sağlam duruyorsa.
Bu sefer taksiciyle beni beklemesi için anlaşmaya çalışmadım. Çadırımı ne kadar sürede toplayabileceğimi bilmiyordum çünkü.
Yanına vardığımda gördüğüm kadarıyla gayet sağlam duruyordu. Fermuarlarını açtığımda ufak bir gölle karşılaşmaktan korkuyordum artık sadece. Bu da olmadı neyse ki. Girişe toplanmış 2 - 3 litre suyu yanımda getirdiğim havluyla boşalttım. İçini bile sildim hatta...
Yine yağmur başladı!
Hemen yandaki demirlere bağladığım ipleri, boşaltmam gereken suyu, çamura saplanan köşeleri halletmem ve ıslakken daha fazla yer kaplamaları nedeniyle, çadırı ve matları toplayıp çantaya tıkmam yarım saat kadar sürdü.
Önce, otele dönmeyip çantayı festivalin bagaj odasına bırakmayı düşündüm. Raflar ıslak çantalar, uyku tulumları ve çadırlarla dolmuştu ve taksiden daha pahalı bir seçimdi.
Oteli aradım, Cristina'ya tekrar taksi istediğimi söyledim. Nerede durduğumu tam olarak bilmesi gerekiyordu. Grosse Strasse'de, fuar kompleksinin "Service Partner Center"ının tam önünde olduğumu söyledim ama bina numarası gerekiyordu. Yoktu. Deneyeceğini söyledi.
Ben de 20 metre ilerdeki güvenlik kulübesine yürüdüm.
Bekçi amcaya bina numarası sordum. O da bana kapının numarasını söyledi.
15 dakika kadar bekledim. Cristina'yı tekrar aradım. Taksi firmasının numarasını aldım. Aradığımda, Almanca bilmediğimi ve otel çalışanları dışında karşılaştığım çok az kişinin İngilizce konuştuğunu hatırladım. Bekçi amcaya koştum, telefonu verdim. Derdimi hemen anladı ve "ein Taxi zum Tor fünf bitte" dediğini anladım.
5 dakika sonra, 2 günde bineceğim 6. Mercedes gelip önümde durdu.

Islak çadırı ve matları odama attım. Çıkarken Cristina'ya içten teşekkür ettim.
In Flames, Nightwish, The Offspring ve Metaliklaklok için hazırdım. Bu sefer kameramı, montumu, şemsiyemi ve sigara paketimi otelde bıraktım. Sadece sahneye, sadece benim algılarım odaklanacaktı! Hah!
In Flames'i kaçırmıştım. Nightwish fena halde eriyik gotikti; ortalıkta dolandım, bungee atlayanları seyrettim. Bungee vinçleri için boş alanı konser alanından ayıran tel örgülerin arasından çimlere işeyen sarhoşlarla başa çıkmaya çalışan 2 güvenlik görevlisinin parodilerini izledim. Çamurda slip donuyla kalıp kendinden geçen herifin, kendisine yaklaşanlara sarılmasına güldüm.
Rockfield'a gidip bira içtim, rock dinledim.
The Offspring için geri döndüğümde Center Stage alanının (Zeppelin Tribüne'ün önündeki devasa boş alan) tıka basa dolduğunu gördüm. Metallica kara deliği büyüyordu. Fena patlayacaktı!
Dexter Holland fena hayal kırdı. 3 sene önce İstanbul'da daha bi efendi söylemişti... Galiba betone de olmamıştı.
Yine de 1994'ten Smash'i hatırlamak iyi oldu.
Sakinleştim sonra.
The Ecstasy Of Gold'un duyulduğu anı ve gecenin devamını nasıl anlatsam? Metallica!
Fade To Black başladığında sigara paketimi özledim. Arkamda duran L&M promosyon balonumsu çadırına koştum. Merdivenlerde duran güzeller güzeli L&M hatununa sigaraya ihtiyacım olduğunu söyledim. Dikkatini sahneden çekmem zor oldu ama beni içeri yönlendirmesini sağladım. Çadırın önündeki masaya vardığımda başka bir afete sigara ihtiyacımı anlattım. "I need to see your ID" dedi! Çıkardım Türkiye Cumhuriyeti Nüfus Cüzdanı'mı. Baktı, baktı, baktı ve "Hmm Ok, fill out this form please" dedi! "All I want is a damn cigarette, bitte!" dedim. "Fill out please" dedi.
Tamam. Doldurdum... Verdim.
Bana bir bileklik verdi!
Hayır! Hayır! "A cigarette, a cigarette please!"
Acıdı sonunda ve "Which one?" dedi... "Any light one!"
Ateş?
Zahmet oldu ve yaktı...
İlk nefesimi çektiğimde şarkı yarılanmıştı!
Olsun...

One'da ortalığı (sahnenin içi dahil) torpil içinde bıraktılar. İşaret fişekleri attılar.
Four Horsemen'de ekranları 4'e bölüp her birini ayrı ayrı izlettiler.

Bisten sonra, hepsi teker teker mikrofona gelip kısa konuşmalar yaptılar. Lars gevşeği, sadece, futbolla (soccer demedi aslan Avrupalı) ilgilenen kimse olup olmadığını sorduktan sonra "Germany two, Poland nil!" diye bağırdı ve sırıtarak kaçtı!

Grosse Strasse'nin sonuna kadar, Karl Schönleben Strasse'ye yürüdüm.
Telefonla çağırdığım Mercedes'e atlayıp otele döndüm.

Duş alıp sızdım.
Sabah kahvaltımı büyük bir keyifle ettim; kahvaltı salonu Rock-im-Park ve Metallica tişörtlü insan kaynıyordu. Çayımı makinadan doldururken arayan Nuray Hanım da iyi haber verdi, TK1506'da 30 boş koltuk vardı ve uçmam gayet mümkündü.
Check-out'dan önce, odamdaki değerlendirme formunu doldurdum. Çıkarken kendisine ettiğim teşekkürü, formun arkasındaki boşluğa da yazdım.

Otelden çıkıp havalimanına çufçufladım.

Islak çadırımın ve matlarımın fazla ağırlaşmış olmasından ve fazla bagaj ücreti ödemekten korktum biraz. Sağolsun, check-in ajanı pek ilgilenmedi ağırlıkla ve bana 19A'yı verdi. Tamam.

Havalimanının terasına çıkıp biraz uçak fotoğrafı çektim.

Sonra Türk Kuşu'nun bir Boeing 737-800'ü ile İstanbul'a döndüm.
Tescilini hatırlamıyorum.

Terminalin geliş katının önündeki taksileri ve taksi keşmekeşini görünce, moralim bozuldu. Gidiş katına çıkmaya çalıştım. Otoparkın içindeki asansöre bindim ve 4. kat butonuna bastım. Benden sonra binip, beni asansörün köşesine sıkıştıran 5 ayı ve devasa bagajları ise metro katına gidecekleri için, 1. kat butonuna bastılar. Doğal olarak asansör önce 4. kata çıktı. Ayılar yol vermediği ve inmek istediğimi, açıkça ve yüksek sesle söylememe rağmen anlamadıkları ve kapıyı tutmaya yeltenmedikleri için onlarla beraber metro katına indim. Sayılarına ve ayılıklarına hiç aldırış etmeden doğalarını azarlamaya başladım.
Neden sinirlendiğimi anlamamalarına daha da sinirlendim. Heriflere resmen hakaret etmeye başladım ama bunu da anlamadılar. 1. katta "yav bu da neden sinirlendi ki böyle?!" diye beni ayıplaya ayıplaya çıktılar asansörden.
Aklım herhalde yorgunluktan yavaşlamıştı. Ülkemde sakin olmalıydım. Her saçmalık mümkün, her aksilik aslında komikti. Sinirlenmemeliydim.

Beni evime götüren taksinin, devlet memuru emeklisi ve güvercin aşığı şoförüyle yaptığım sohbet zaten sinirlerimi gevşetti. Üstüne, evde bir de müzik cilası çekince, asansör cahillerinin hayatıma renk katan yaratıklar olduğunu düşünmeye başladım. Tıpkı kalabalığa aldırmadan çimlere işeyen Alman sarhoşlar gibi, ama onlardan çok daha naif yöntemlerle...

uzaklaşacaksın

Neyin içinde debelendiğini görmek istersen, yatağından ve yatağındakinden;
ne yudumladığını daha iyi anlamak için, sofrandan;
neyi alkışladığını görmek istersen, sahneden;
hangi insanların senden korkmadığını merak ediyorsan, birincil çevrenden;
ne demek istediğinin iyi anlaşıldığından şüphen varsa, mesajından;
ne kadar tutucu olduğunu bilmiyorsan, alışkanlıklarından;
zayıflığınla yüzleşmek için, öfkenden ve kibirinden;
güçlenmek için, sevenlerinden;
insan ruhunun güzelliğini kavramak için, uygarlıktan;
etinin ve ruhunun ne kadar dayanıklı olduğunu sınamaksa derdin, teknolojiden;
bet sesinle şarkı söylemek için, müzikten;
olmayacak duaya amin diyerek avunmak istersen, sorumluluklarından uzaklaşacaksın.

Mesafeyi sen belirle...
Karar verebiliyorsan; dönmeye gücün yetecek ve izlemeye ve işlemeye devam edebilecek kadar uzağa ilerle. Gerileme.
Kafanı çevireceksin belli aralıklarla.
Aralıkları da sen belirleyeceksin.
Kontrol etmekten korkmamalısın deneylerini.
Denemeye çekiniyorsan, en başta, adım atma; sadece gözlerini kapatarak sına cesaretini.
Aç sonra aklının dört kanatlı iki panjurunu.
Sonra, akıl evinin yönünü değiştir, yavaşça.

Uzaklaşmakta huzur bulursan, yaklaşma bir daha rahatsızlığa.

Zorla elde edilmiş bir sigaranın dumanını ye.
Şarkı bitse de sinirlenme, yenisi başlar.
Sonra bir tane daha...
Kanatlı kurtarıcın senle beraber yaratıldı, bırakmaz peşini.
En iyisi, senden daha güçlü O!

Uzaklaş!
Korkma...
MilyonlarcA farklı renkte tüyü var.
Mutlaka beğenirsin.
Rahatla...

26 Mayıs 2008 Pazartesi

ateşe atla


Çok keyifli görüntülere bağlantı koymuştum sağ tarafa.

Gelin görün ki, var olan en katı, köhne, sevgisiz, anlaşmaz ve anlaşılmaz kültürlerden birinin uzantısı olan kontrol adamcıkları tarafından, bu güzelliklere buradan bakmamız engelleniyor.

Yakında, birinin blogu yüzünden bu domaini de erişilmez kılarlar, tam olur. Oysa ben sansürün paha biçilemez işlevi ve yüce, ulu, kocaman, en değerli, azametli, paha biçilemez, evrene eşdeğer Türk Milleti hakkında, en kıvançlı halimle, naçizane övgüler yazacaktım. Neyse...


Göbeğim ve çevresindeki yağ öbeği büyüyor, büyüyordu.
Bisikletime bakıyor, bakıyordum.
Geceleri durmadan çalışıyor, çalışıyordum.
Gündüzleri de uyumaktan ve sersem sepelek dinlenmekten, harekete, bisiklete, sosyalleşmeye fırsat bulamıyor, bulamıyordum.
Evde içiyor, içiyor ve kötü besleniyor, besleniyordum.
Bu böyle olmaz, olamazdı. Böyle gitmezdi, gitmemeliydi. Memeliydi.
Dikkatli olcam artık. Az içicem falan. Fındık yir min?

Bülent Üstün, ayrılık modundan çıktı sonunda; prensiplerine geri döndü sağolsun.

BAAL'ın pilav günündeydik dün. "13 sene olmuş lan!" diye diye girdik bahçeden. Şaşıra şaşıra, hemen yoruldum ben. Bizim sınıftan sadece Fatma, Tori, Hande, Umut ve ben vardık. C'ler yine kaynaşık toplaşık kalabalıklardı. "Maç yapalım mı?" diyecek oldum, eski günleri hatırlayıp sustum.
Bir ara, mezuniyetlerinin 50. yıllarını kutlayan birilerini anons ettiler. İrkildik. Funda "2045" dedi.
Döner, pilav, kemalpaşa yiyip; ayran ve su içtim.
Okulun içinde dolaşıp, geyik yaptık. Bizim sınıfta voleybol topu buldum. Tori'yle sektirdik azıcık.
Üst bahçeden genel dikiz yapmak pek eğlenceliymiş, hatırladım.
Bizim zamanın efsane kızlarından birinin, bahçede tek başına ve genişlemiş çapıyla dolaştığını görünce, insanlığım tuttu.

Bir süre sonra sıkıldık ve çıktık mekandan.

Alperler'le baraber Cihangir'e gidip, önce Kahvealtı'na oturduk. Sonra Tuna'nın mekanında ziyafet çektik kendimize. Kediler vardı heryerde.

Baydım yine ben.

23 Mayıs 2008 Cuma

kumar

Aklı, eli ve dili iyi çalışan onca insan evladı varken, neden sadece bazılarının çalışmalarına fazlasıyla takılırım?
Sanırım, cevap, yakınlık kurabilmekle ilgili...
Sanırım, anlam çıkarma takıntımın zevklerimi de belirlediğini yeni farkediyorum.
Metafor, anafor...

Seçimlerimizin ve eylemlerimizin sonuçları, birikip birikip, buharlı tren kütlesine ulaşıp, sonraki seçimlerimizi de önüne katıp, önüne katamadığı eylemlerimizi ezip geçip, bizi de kendi içinde yerden yere vurup, geri dönme fırsatı vermeyip, nereye kadar yol alırlar?
Bu trene dışardan bakanlar, içindeki insanların gözlerinin olmadığını görmeden, Train Of Consequences'i hatırlamazlar mı?

26.05.1993

Lisemin son sınıfındaydım. 1995'in ilkbahar aylarıydı.
Bazı sabahlar, Beşiktaş'ta üstgeçite çıkar, kulağımda müzikle, servis otobüsümün altımdan geçmesini beklerdim. Kendimi güçlü ve iyilik dolu hissederdim böylece...
Hangi parçam olduğunu bilmiyorum; bir yerlerimden biri, salaklık yaptığımı söylerdi. Ölü bir atı topukladığımı bilirdim. Yine de, ayaklar bana aitti ve aklımın peşinden gidebilmem için lazımdılar.
Şimdi, bana adam diyorlar.
Mutluluktan bihaber insanların arasında, mutlu olmaya çalışıyorum.
Kaç dakikalık adamım ben?

22 Mayıs 2008 Perşembe

dön bebeğim

Dönen şeyleri kim sevmez ki? Uçan daireler illa ki dönmez mi?

Uzun zaman için, dönen parçaların üzerinde sakladık bilgileri. Özellikle müzik, çentikli silindirler, plaklar, manyetik bant bobinleri, kompakt diskler (yoğun teker?) üzerinde dinleyicilere ulaştı ve ulaşıyor. Harddiskler (sert teker?), DVD'ler ve CD'ler, hala, bilgi depoları arasında önemli bir yere sahip. Flash bellekler gümbür gümbür geliyor gerçi...



Waterlooplein'deki bit pazarında, her seferinde mutlaka uğradığım tezgah, eski plakçınınkidir.

Plaklar çoğu müzik müptelası için koleksiyon parçası haline de gelmiş olsalar, çekiciliklerinden çok kaybetmediler. Dolayısıyla, Led Zeppelin, The Song Remains The Same'in 4 LP'lik yeni baskısını yayınladı.

Bu akşam, Pink Floyd odamdan çıkardım Ebru'yu ve salonuma yerleştirdim. Biraz serinledim sayesinde.

Uçakların motorlarına da hayranımdır. Sadece uçakların motorları değil, günlük kullanımdaki taşıtların hemen hepsinde, dönen parçalar hayatidir.

Street Fighter adlı arcade oyununda en sevdiğim karakter Chun Li'ydi. Çünkü "spinning bird kick" adında özel bir hareketiyle, düşmanına hayatta görebileceği en güzel tekmeleri atıyordu. Ciddiyetten uzak olsa da, bu hayali karakterin bu hareketi ile adlandırılmış bir şarkı bile var.


Hakan'ın parmağının ucunda çevirdiği düz eşyaların dönüşünü seyretmeyi severim ama, bir kadının beni parmağında çevirmesi düşüncesi midemi bulandırır.
Sıkıldım.
Yatağa döneyim.

22 Nisan 2008 Salı

jet bezi


Rakı, su, yağlı yoğurt, hıyar, zeytinyağı, kekik, fesleğen, pul biber, beyaz peynir, tahin helvası, ekmek, ton balığı, Incubus, şort, don, terlik

Daha sonra, Battle Of Evermore'a ve Stairway To Heaven'a tahammülsüzlük

Suicidegirls için bana poz verecek dövmeli hatun var mı?

Yaklaşan doğumgünümden korkuyorum!

Havalar da ısındı...
Terliyorum...

18 Nisan 2008 Cuma

penguen

Yakın arkadaşlarım, sıkça, benim Penguen ve Uykusuz kaynaklı mizah raporlarıma maruz kalırlar. Her hafta bu iki dergiyi almaya çalışırım. Genellikle, aldığım gün ikisini de birer seferde tamamen okurum. Hatta bazen, künye, sayfa başlıkları ve ilanlar gibi bölümlerin de detaylarına bakarım. Oralarda da, ince ve kendinden ödüllü ("burada bunu okuyan okuru tebrik ederiz" gibi...) esprilerin saklanıyor olabileceğini bilirim.
Yaşadığım zaman ve dünya ile, eski sevgilisinden nükteyle ama nahoş anıların baskısıyla bahseden adam havasında, dalga geçebilen; kafalarının içindeki cevherlere ve ellerindeki hünerlere hayran ve muhtaç olduğum bu bir avuç adamın değerini bilenler artsın istiyorum. Sabah Sabah Asap Bozan'ları, Zırtlar Vadisi'ni, Var mısın Mok musun'ları, Bindir Gece'leri takip edenler kadar, şu düzgün ve akıl ürünü rafine mizahı da takip edenler olsun istiyorum. Karikatürlerini de değil. Uzun yazı (kitap, araştırma, gerçek gazete) okuyamayan insansıların, bu dergilerdeki kısa yazıları okuyup, gerçek insan hayatının tadına bakabilmelerini istiyorum. Çelişik ifadeleriyle, acıyı mizah makyajıyla sunanlar var aralarında. Akıllarının en keskin virajlarından sağ salim kurtulabilen cümlelerini, okuyucularıyla paylaşan bu insanların emekleri için haftada sadece 3 lira veriyorum ama herhangi bir derbi maçtan alabileceğim zevkin kaç kat fazlasını aldığımı ölçemiyorum. 10 ile 10 bin arası bir sayı olabilir...

Kendilerinden izin almadan aktardığım için sorun olacağını sanmıyorum: Seyit Ali Aral rümuzuyla yazılan "İçli Köfte" köşesinde bu hafta, benim eski bir hayalimdan bahsedilmiş mesela. Dünyanın tüm sanat eserlerine duyduğum açlıkla ilgili olan hani... Farklı bir önerme kullanılmış ama eminim benimkiyle aynı dürtüyle filizlenmiştir. Bilme, tatma isteği...

"İçli Köfte" köşesinde yer alan, servis araçları ve belediye otobüslerindeki mutsuz insan yüzleriyle ilgili düşüncenin ve ilk sayfadaki "muşmula" köşesinde gördüğüm mevsimlik tarla işçilerinin trafik kazalarında ölmesiyle ilgili haberin desteğiyle aklıma gelenler:
Çölde trafik kazasında ölen ve Jim Morrison'u hayatı boyunca etkileyen kızılderililer ve yeryüzünden gerçek anlamıyla hala silinmemiş olan "Kölelik sistemi"oldu. Detaylandırsam okur musun?
Tamam o zaman, sağol.

Aslında Memo Tembelçizer'in "İddia ediyorum"u gibi olacak ama... Neyse... Zamanında iddia edenler, kallavi yapıtlarıyla ve benimkinden kilometrelerce daha derin fikirleri, araştırma, gözlem ve dayanaklarıyla iddia etmişlerdir zaten ya...

Servis araçlarında veya diğer toplu taşıma araçlarında istiflenerek işleri ve evleri arasında mekik dokuyan; adına enerjisini, yaratıcılığını, zamanını, mutluluğunu (hepsi birden emek oluyor galiba...) feda edip; karşılığında bu mekiği dokumaya devam etmesine yetecek kadar kazanan hepimiz, köle değil miyiz?

İddia edemedim işte.
Pardon, nankörlük de etmemeliyim...
Böyle olmasaydı, evim, arabam, televizyonum, neyim varsa, hiç biri bana ait olamazdı. Kendi mülküme ve hür irademe sahibim.
Hayatım ve günümün saatleri bana ait olmayabilir ama, en azından, seçimlerde aralarından seçim yapıp, değerli oyumu verebileceğim, bir sürü değerli insandan oluşan ve mevcut hemen her dünya görüşünü özgürce yansıtabilen bir sürü parti, beni benim adıma yönetmeye talip. Seçme özgürlüğüm var.
Köleler alınıp satılır. Kimse beni ve benim fikirlerimi satın alamaz. Pazarlık yaparım ama bu sadece özgür iradem sayesinde dalga geçme isteğim ve cesaretimden kaynaklanır. Zaten polis çağırırım hemen, onlar beni kurtarır.
(köleler, nankörlükle suçlanır mıydı ki?)
Köleler "mal"dır. Yazık. Bana kimse mal diyemez.
Ben, emeğimi en iyi fiyatı verene sunuyorum. Alıcıyı (işveren de diyorlar) seçmek tümüyle benim elimde. İstersem o firmada, istersem bu firmada çalışırım. Köle değilim ben.
Kral olduğumu sandığım anlardan birindeyim şu anda...
Az durup, çıkıcam.
Azdırıp çıkıcam.
Azdın mı?
Çok ayıp...
Otur yerine.
Bak, arıyorum polisi...
Beni karikatüristler böyle yaptı!
Onları da şikayet etmek lazım aslında...

Çölde devrilen kamyonda ölen kızılderililerin ruhları, Jim Morrison yolun o noktasından geçerken hala havada dolaşıyordur. Bazıları, küçük Jim'in yumurta kabuğu gibi narin dimağını doldururlar (kendi tasviridir). Şarkı sözü olarak da kullandığı bazı şiirlerinde, bu etkiyi yoğunca kullanmıştır rahmetli James.
Benzer bir darbeyi 2 gece önce yaşayan bir arkadaşım var.
Yeşilköy'de yediğimiz bir iş yemeğinden (hangi köle, sahibiyle içkili yemek yiyebilir ki?) dönerken Ataköy Konakları'nın (boklu derenin dibinde bok gibi dip dibebok gibi pahalı binalar... orda yaşayan varsa pardon...) önünde bir trafik kazası gördük. Kaç araba hasar görmüştü anlamadık ama bir arabanın takla atmış olduğundan, ciddi yaralanmış en az bir kişi olduğundan benim şüphem olmadı. Ortamdaki acil yardım ekiplerinin çokluğundan ve düzeltilen arabanın görüntüsünden hayli etkilendik. Sarsıldık.

Bu sabah annemim telefonuyla uyandım. Hayır, annemin cep telefonuna sarılarak uyumamıştım. Annemin beni araması sonucu çalan kendi cep telefonumun sesiyle uyandım demek istedim. Evet.
Yaklaşık bir haftadır ağır durumda olan teyzemiz (annemin öz teyzesi) vefat etmişti. Cenazesi Ataköy 5. Kısım Camii'nden kalkacaktı.
Kendimi çok yalnız hissettiğim dedemin cenazesinden beri, o caminin önünden geçmemeye çalışırken, bugün tekrar avlusuna girmem gerektiğini anladım.
Melahat Teyze'nin evlatlarının ve 63 senedir bir tek günü bile ayrı geçirmediği kocası Kerim Amca'nın ne hissettiklerini merak ettim.
Vakti yaklaşınca camideydim.
Bir cenaze daha vardı. Melahat Teyze'nin oğullarından Mesut Abi'nin eski arkadaşı bir Bakırköy esnafıymış.
Yani o camiden bugün kalkan iki cenaze de Mesut Abi'nin -derece farklarıyla tabii ki- yakınıydı.
Benim açımdan ilginç ve kafa yorucu ve üzüntü çoğaltıcı olan yanı ise, diğer merhumun, iki gece önce gördüğüm kazada kaybedilmiş bir insan olmasıydı.
Kafam karıştı.

Etki alanımız dışında olduğundan hiç şüphe duymadığımız tek şey ölümken, kendisini ilgi alanımızdan çıkarmakta neden bu kadar zorlanıyoruz?
Hayatımızın nesidir ölüm? Komşusu? Tersi? Sonu? Başı? Rengi? Kabı? Işığı? Sınırı?
Nesidir?

17 Nisan 2008 Perşembe

gerçek iş

Nasılsın?
İş buldum sana...
Fransa'da 13. yüzyıl teknikleriyle, 13. yüzyıl şatosu inşa ediliyor. 1997'de başlamışlar. 25 senede bitirmeyi amaçlıyorlar.













http://www.guedelon.fr/

Bence bir bak.
O zamanın teknikleriyle yapılmış yemekleri yiyerek yaşamak; o zamanın teknik ve aletlerini kullanarak Avrupa'da bir şatonun inşasına katkıda bulunmak çok heyecan verici bir fikir.
Ya da boşver sen. Evinde TV karşısında oturup, sentetik şeyleri yemeye devam et. Olmayan sorunlarla boğuşurken, "air-conditioning" havası soluyarak güç toplarsın.
Ben gitmeye çalışayım.
Gidersem, oralardan güvercinle mektup gönderirim sana...

13 Nisan 2008 Pazar

Pinotage

Ağzımı ağzına yaklaştırdığımda aldığım kokuyla keyifleniyorum. Hele ki dilim içindeki kırmızıyla boyanmasın; saniyelere kalmıyor, gülümsüyorum. Şarap dolu kadehim, seni seviyorum!

-------------------------------------

Bir tek ilişki bilmiyorum ki, eşlerden biri uzunca bir süre için fiziksel olarak uzaklaştığında, hatun, ilişkiyi yok etmemiş olsun... Kimi insanca, kimi kahpece yapıyor bunu. Aldatıp yakalanan da oluyor, "sevgilim ben başkasını buldum" diye mesaj atan da; telefonlara çıkmayarak "halleden"i de gördüm, mektup yazıp materyalist yaklaşanı da... Erkekler duygusuz ya, ondan hakediyorlar bu ilkellikleri. Beni bu önyargılara sürükleyen tüm hatunlara, GGG videolarında parlak kariyerler diliyorum. Değerinizi arkadaşlarım bilememiştir herhalde, onlar bilsin inşallah.

-------------------------------------

Ölüme çok yakın bir insanın en yakınında olmaktan korkmakta haklı mıyım?
Açık denizde, dev bir dalganın dibine kadar gidip, altından geçmesine izin verip, kıyıda yarattığı yıkımı çok sonra görmek ve evsiz, ailesiz kaldığını çok sonra idrak etmek mi iyidir; yoksa o dev dalgayı kıyıda karşılamak mı? Dağın tepesine yerleşsem, depremlerle başedebilir miyim?

-------------------------------------

PHTFQ ve PHTCB modellerimle gurur duyuyorum.

8 Nisan 2008 Salı

nöronlararası seyahat

Her hafta Çarşamba günleri, bir Penguen bir de Uykusuz alıp, ruhuma tahin pekmez sürüyorum.
Geçen hafta okuduğum "Aynı evde yaşayan 2 devlet memurunun maceraları" köşesinde kullanılan "enivicivokke" yi dilime pelesenk ettim ve "pelesenkle mutlu olmanın yolları" başlıklı kitap yazmak istiyorum.

Az önce uyandım. Gece çalışmıştım yine.
Sanırım son 12 yıldır, sadece MNG'de çalıştığım 8 ay boyunca geceleri düzenli uyudum. Evet. Eminim.
MNG'ye ilk girdiğimde, askerlik sonrası ilk işim olduğu içindi sanırım, afallamıştım. Daha önceki işlerimden ve işyerlerimden çok farklı bir yapılanması vardı. Daha rahattı. O kadar rahattı ki, internetten indirdiğimiz bazı oyunları oynamaya zaman bile kalıyordu.
(Dallarda seke seke Jane seven Tarzan oyunu...)

Uyanmadan önce rüya ile düşünce arası bir hayaldeydim. Evimde küçük bir çocuk dolaşıyordu. Bana benziyordu. DVD'lerimin durduğu dolaba baktı. Eski manyetik kasetlerimin durduğu saçma rafa gözlerini dikti sonra. Annesinin nerede olduğunu soracak diye korktum. Kolay rüyalar görmez miyim ben yahu?

4 Nisan 2008 Cuma

Heineken

Hain iken keyif veren altın sarısı barut, alçak topraklardan...
Şimdi, konu şu:
Senle paylaşarak zevk alabileceğimi düşündüğüm bir konu bulamıyorum artık.
Sunarak veya hakkında soru işaretli gözlerle yüzüne bakarak tatmin olabileceğim şeyler tükendi sanırım.
Bu yazı son kurşunum olabilir.
Yine de iyi hissediyorum.
Sanırım, bu klavyenin tuşlarına dokunmak, sana dokunmaktan daha zevkli hale geldi.
Üzülmemek elde ve mümkün değil. Eldeyse mümkün müdür zaten?
Sarhoşken birini öpmek gibi hissetiriyor bunları yazmak.
Ayık bünyenin tepkisini, iki taraf için de getireceklerini ve götüreceklerini, saniyeler sonrasının hazzını veya elemini bilememek önemsizdir ya... Öyle rahat bir seyahat, şu anda parmaklarımınki...
Severek sırtında dolaşıyorlar sanki...
Hissetmedin hiç.
Merakından hemen kurtul, senle ilgili değil ki!

İlk nefesimizde savrulmuştun zaten.
Ben özgürlüğümün tadını çıkarıp, şımarıyorum.

5 Mart 2008 Çarşamba

502

Hiç inatçı değilim!
Bazı batıl inançlarım var lakin...
Benim için iyi ve önemli bir değişiklik bekliyorsam; bunu ne kadar çok kişi bilirse, o kadar muhtemellikle iptal olur.
Kötü hislerimin hemen hepsinden, Megadeth dinleyip bira içerek kurtulabilirim.

Bu sabah uyandığımda da üstümde bir kamyon toprak vardı. Silkeleyip ve silkelenip kalktıktan ancak bir saat sonra, kendimi evin dışına atabildim.
Hava güzel kokuyordu, Arctic Monkeys yine havasındaydı. Adımlarım sağlam, yüzüm güleçti. Ensemde biraz toprak kalmıştı ama çok da ağırlık yapmıyordu. (Yumuşak bir masajla, hissedilmekten vazgeçirilebilecek bir ağırlıktaki ağrıdan söz ediyorum anlayanlara... Anlamayanlara, kozmetik ürünü önermek isterdim ama birikimim kısıtlı...)
Çakma İtalyan kafesinin kapısı kapanmadan önce Uykusuz Penguen'leri okşadım.
Venedik resimlerinden, bazı arkadaşlarımın teferonlarıyla çıktım. Hoşnut değildim, halimden memnun olamamaktan.
Ödedim ve eve döndüm.
Uzandım.
Alçaklara uzanıp, yukarı eğilmelerine yardım etmek için uğraştığım bir rüyadan yine teferon sesiyle uyandırıldım.
Müdahale zamanı gelmişti de geçiyordu bile. (Bağlaçlara aşığım galiba...)
Habil ve Kabil'den beri kardeş olduğumuzu unutanlara yakınlığımızı sinsice hatırlatmak isteyip, en yumuşak tavrımı takınıp, cinsel dürtülere tövbe etmeye çalıştım. Bir Efes Dark açıp, sayısal teknoloji harikası sabun şekilli aletten Dave Mustaine'e Good Mourning, Black Friday'i bağırtmaya başlayana kadar, Yoda yobazlığının en yoğun güzelliklerinde 10 dakikalık bir işkenceye maruz bıraktım kendimi. Sonra, kanatlı kurtarıcım arz-ı endam etti salonumun duvarlarından. Kucaklaştık ve irtifa kazandık.
Burda, yukarda, çok iyiyim şimdi...

Buyrun: (Good Mourning, Black Friday - Megadeth)

Hey, I don't feel so good.
Something's not right,
Something's coming over me
What the fuck is this?
Killer, intruder, homicidal man.
If you see me coming, run as fast as you can.
A blood thirsty demon who's stalking the street.
I hack up my victims like pieces of meat.
Blood thirsty demon, sinister fiend,
Bludgeonous slaughters, my evil deeds.
My hammer's a cold piece of blood-lethal steel.
I grin while you writhe with the pain that I deal.
Swinging the hammer, I hack through their heads,
Deviant defilers, you're next to be dead.
I unleash my hammer with sadistic intent.
Pounding, surrounding, slamming through your head.
Yeah! Their bodies convulse, in agony, and, pain.
I mangle their faces, till no features remain.
A blade for the butchering, I cut them to shreds.
First take out the organs, then cut off the head.
The remains of flesh now sop under my feet.
One more bloody massacre, the murders' complete.
I seek to dismember, a sadist fiend.
And, blood baths are my way of getting clean.
I lurk in the alleys, wait for the kill.
I have no remorse for the blood that I spill
A merciless butcher who lives underground.
I'm out to destroy you and ,
I will, cut you down.
I see you, and,
I'm waiting , for Black Friday.
Killer, intruder, homicidal man.
If you see me coming, run as fast as you can.
A blood thirsty demon who's stalking the street.
I hack up my victims like pieces of meat.
I lurk in the alleys, wait for the kill.
I have no remorse for the blood that I spill
A merciless butcher who lives underground.
I'm out to destroy you and ,
I will, cut you down.
It's Black Friday, paint the devil on the wall.

Şimdi ne iyi var, ne kötü; ne güzel var, ne çirkin; ne haz var, ne elem; ne doğru var, ne yanlış...
Ben varım ve benim kokum var!

Anlamadın mı?
Sağlık olsun, yak bir sigara veya beni durdurmaya çalış.

28 Şubat 2008 Perşembe

popo çayı

Almak isteyene, televizyon reklamları bile eğitim sunabiliyor.

Bir bankanın çevreci (çevre üreten veya satan?) müşterilerini hedefleyen bir kredi kartı var. Reklamı ise, dünyanın uzaydan çekilmiş görüntüsünün üzerine, kalın sesiyle İngilizce sözcükler söyleyerek Hollywood filmi fragmanı havası veren adamın kükremesiyle başlıyor. Sonunda "Bi' şey yapalım" bağlantısıyla, bu çevreci kartın, çevreci özellikleri sıralanıyor: Kart gönderim zarfları dönüşümlü kağıttan mamul; ekstreler e-posta olarak iletiliyor; en can alıcı özelliği ise, biriken puanların bir kısmı çevreci aktivitelere bağışlanıyor.

Aynı bankanın bir de esnek mi esnek bir kartı var.
O kadar esnek ki, müşteriler bu kartın üzerine kendi tercihlerine göre resim, desen, tasarım koydurabiliyorlar. Sanırım bu esnek karta başvuracağım ve üzerine popomun resmini basmalarını isteyeceğim.

Demek ki neymiş, bankalar sadece kar etmek amacıyla çalışmazlarmış; hayırlı eylemleri de oluyormuş.

Dünyada pazarlanmayacak şey var mı?

-------------------------

Fırsat ve güç verilse, şu andaki halin için kimlere teşekkür ederdin?
Kimleri öfkeyle suçlardın? Kimlerin hatalarını affederdin?
Durumundan ne kadar memnunsun?
Hayatına, her sabah yeni bir gülümsemeyle mi devam ediyorsun; yoksa, nefeslerinden usandın mı?
Hep gülümseyen yüzün, bana yine bir şarkıyı hatırlattı. Hangisi olduğunu boşver. Vaktin olsaydı, sen zaten mırıldanıyor olurdun.
En iyisi, sen gül ve canlı gözükmeye devam et.
Ben de ayaklarımı uzatıp, şarabımdan yudumlayarak Simpson'ları seyredeyim.

-------------------------

Doğadan da artık tercih etmediğim markalardan biri. Bu takıntılarımın temelindeki tepkiler (veya, bu tepkiselliğimin temelindeki takıntılar), akıldan ve mantıktan uzak. Yine de, seçimlerimi etkileyen bu hislerime bağlı kalmak istiyorum. Kişisel tercihlerimde, daha az kısıtlanmış hissetmek istiyorum sanırım.

Titreyin zayıflar!

Kendimi daha önce de burada şikayet etmiştim sanıyorum. Yine birilerine bir şarkı sözünden alıntılarla kükrerken buldum kendimi... Bu huyumdan vazgeçmeli miyim, bilmiyorum. Kullanmak için seçtiğim sözler yeterince etkiliyse ve mesajımın alıcısı yeterince olgunsa, kendime gülümsüyorum. Gülümsemem kısa sürüyor ve dürüstlükten, özgünlükten dem vuran, daha kibirli ve ideal peşindeki (ezik ve bezgin) benliğim aba altından sopa gösteriyor gülümseyen gözlerime... Alıcımın olgunluğunu kötüye kullanmaktan keskin bir u dönüşüyle çark edip, ayaklarımı pufa uzatıyorum. Alın size "Sandık İçi" !

----------------------------

VH1'da gördüğüm bir jenerikten bahsetmek istiyorum. Bir barda, sağda solda oturan herkes bir anda müzik (Listen To The Music) geğirmeye, kusmaya, öksürmeye başlıyor. Bar taburesinde oturan bir kız da müzik osurunca, eliyle arkasındaki havayı dağıtmaya çalışıyor. İşte, bütün jeneriğin en güzel anları! Kız çok tatlı çünkü...

İnsan vücudundan pis eylemlerle müzik çıkması da güzel fikir ayrıca.

Bir de bu şölene katılan fareler var.

----------------------------

İlkokul ve ortaokul günlerimizde bize öğretilmekten çok ezberletilen andımızı ve Atatürk'ün seslenişlerini, o zamanlar gösterdiğimiz kadar benimsememiş ve hatta önemsememişiz sanırım. İçimizden kimsenin vazifeye atıldığı yok.

----------------------------

Ebru Gündeş "Allah bana şehit anası olmayı nasip eder inşallah!" demiş. İnşallah Ebru'cuğum, inşallah!

----------------------------

Bir ürünün veya hizmetin bedelini toplamakta aracı kılınan kurumların, bedeli ödeyenlerden ayrıca bir ücret daha almasından nefret ediyorum. Hizmeti/ürünü asıl üreten/sunan kurumla anlaşan bu aracı kurumun yükünün, kullanıcı/tüketiciye bindirilmesi haksızlıktır. Ne yazık ki bunlardan dünyada çok var. Bu aracılara legal haracınızı vermeden konsere, sergiye gidemez, vize alamazsınız. Bu, gelişmiş uygarlığın bir düzenlemesidir.

----------------------------
























Ne zaman bir spor ayakkabı alsam, üretiminde çalışan uzakdoğulu çocukların haklarının havaya karışmasında ne kadar payım olduğunu merak ederim. Adı Yunan zafer tanrıçasıyla aynı olan markanın eski haberleri sayesinde, aklıma kazınmış bir kere...

Facebook'da "TEKTAŞ AĞAÇLARI" isimli bir grup var. Tam da Cape Town'dan döndükten sonraki günlerde dikkatimi çekti.

Yukarıdaki gibi çocukların sağlıklarına, mutluluklarına, hayatlarına malolan taşlarla, aşk dile getiriyoruz. Bağlılık nişanı olarak, masum insanların canlarını kullanıyoruz aslında...

Neredeyse bütün dayanıklı tüketim malları, tekstil ürünleri, kimyasallar, az gelişmiş ülkelerde üretiliyor. Bunları kullanan hepimiz, taleplerimiz nedeniyle, yüzlerini hiç görmeyeceğimiz insancıkların hayatlarından mı çalıyoruz?

DVD oynatıcımda film seyrederken, Hollandalı firmanın kimlerin hakkını yediğini ne kadar düşünüyorum ve bunu nasıl belirleyebilirim?

Hayvanlar vahşice katlediliyor diye kürk giymeyenler, hatta et yemeyenler var. Bu tepkilerinin haklılığı, algı ve yargı sahiplerine göre değişkendir.

Altın madenleri için yok edilen doğal bölgelerde de hayvanlar yok oluyor, insanların yaşam şekilleri berbat ediliyor. Aynı şekilde, değerli taşların elde edilmesi sırasında özgürlüklerinden, hayatlarından olan çok fazla insan ve insan yavrusu var. Vejetaryenliğiyle övünen bir insanın, tek taş bir yüzüğü arkadaşlarına gösterirken duyduğu heyecan, ironi oluşturmuyor mu?

Tıpkı saçını erkeklerden gizleyip, makyajlı yüzünü ve biçimli poposunu göstermeyi uygun bulan hanımların ironisi gibi...

Yukarıdaki resme tıklarsanız, Birleşmiş Milletler'in Afrika'yla ilgili (bana biraz da UN'i övüyor gibi gözüken) güncel bir raporunu (İngilizce) okuyabilirsiniz.

3 Şubat 2008 Pazar

Blood of heroes
























Yürümek çoğunuz için basit ve hatta can sıkan bir eylem.
Yürürken, çoğu zaman, kulağımda kulaklık ve kulaklıklarımda güzel müzik olduğu için, ben pek sıkılmadan bolca yürüyebiliyorum.
Ayrıca, ben her adımımda düşebileceğimi biliyorum.
Aslında, ayağımın tekrar yüzeye değmesine hakkımın olmayabileceğini hatırlamak, bana rahatlık sağlıyor. Basamak çıkarken bile değil. Düz yüzeyde, sağ ayağımı, sol ayağımın ilerisine değil arkasına getirerek yürümeye devam etmeye çalışırsam, hele ki bu yaş ve katılıkta, büyük ihtimalle canımı acıtırım. Kontrolümü iyice kaybedersem, ölebilirim bile.
Yürümek basit değil; hiç basit değil. Evde veya işyerinde, kendimi mümkün olduğunca oturduğum yerden kaldırmaya çalışmam, bu işin teknik sırlarına vakıf olmamdan değil elbet. "Zor şeyleri başarayım da kendime güvenim dağ gibi olsun!" derecesinde delirmedim henüz. Sadece, hareket ettikçe metabolizmamı yavaşlamaktan koruyabileceğimi düşünüyorum.

Ayağımı vücudumdan biraz öteye ve zeminden biraz yükseğe her kaldırışımda, bedenimi ilerletmek dışında çok şey düşünüyorum. Çok ender de olsa, ne yaptığımı inceleyerek yürüyorum. Sağ ayağımı kaldırıyorum ve bırakıyorum; sonra, sol ayağımı kaldırıyorum ve bırakıyorum. İkisinin arasında, vücudumu da, yerde bıraktığım ayağımla hafifçe öne doğru iterek ilerleme sağlıyorum. Bacaklarımı ne kadar fazla açıp ne kadar hızlı ileri atarsam, o kadar hızlı ve uzun ilerliyorum. Böylece yürüyorum.

Havadaki ayağımın yere değmesini beklemeden ve yürürkenkinden fazla bir güçle kendimi ileri itersem ve bacaklarımı daha fazla açarsam, daha hızlı ve daha büyük adımlarla ilerliyorum. Böylece koşuyorum.
Sanırım, koşarken yerçekimine daha kısa sürede daha fazla ve daha sıkça karşı gelmem gerektiği içindir; kaslarım daha fazla enerji harcıyor.

Bu enerjiyi sağlayan kırmızı sıvıyı daha sık ve yoğun sağlamak ve tazelemekle uğraşan organlarımın, çalışma seslerini duyunca sinirlenmediğim zamanlarımı özlüyorum.

Kahraman her neyse, ben tam tersiyim.

Koşmak omurgama da basınç uyguluyor. Çita mıyım, antilop muyum ben, koşayım?

Sakin sakin yürümek varken, niye koşayım. Acele etmek de gerekebilir, doğal olarak. Acil ihtiyaçları konu dışında tutmak istiyorum.

Henüz yere yeni değen ayağınızın yanından geçerek önüne gelen değil de, hemen arkasına gelip takılan ayak, dengenizi zor toplayacağınızın veya toplayamayacak şekilde kaybedeceğinizin işaretidir. 1 saniyeden kısa sürede, düşüp düşmeyeceğiniz belli olacaktır. O sırada düşmeyi planlarsanız, canınız daha az acıyabilir. Düşüşünüz, planlanmamış bir düşüşten daha az komik olabilir. Planlanmış bir düşüş, size düşerken çevrenizi gözleme fırsatı bile verebilir. Hiç ummadığınız yüz ifadeleri yakalamak için bulunmaz fırsattır düşmek.

Koşarken planlamak zordur düşmeyi. Koşarken kaslarınıza gayet güçlü pompalanan kanınız, vücudunuzu daha fazla miktarda ve daha hızlı ve etrafı daha fazla kirletecek şekilde terkedebilir.

Yürürken düşerseniz, etrafta vücudunuzu takabileceğiniz objeleri sezip, bertaraf etme şansınız daha yüksektir.

Çocuk düşe kalka büyür. (düşmemeyi öğrenir)

Her çıkışın bir inişi vardır. (kontrollü iniş iyidir)

Uçaklar havada kalmaz. (salimen inmek ve tekrar havalanabilmek için havalanırlar)

31 Ocak 2008 Perşembe

yastığa hasret


Bir kısa mesaj. Ozi'den.
MTV'de Nirvana Unplugged konseri, hoş bir nostalji olabilir. Şüphesiz!
Saç tellerim bile dikildi.
Lisemin loş koridorlarında kulağımda müzikle dolaştığım günlerden, 90'lardan samimiyet! Hoşgeldin.
Ne kadar, 13 sene mi olmuş? Ne?!
Vay be!
Ne yaşadım ki gençliğimi özleyebiliyorum?
Obsesif kompulsif eğilimiyle, algıya ve kayıda doymayan zihnim mi bunun nedeni?
Uykumu getiriyor son 30 senemin dişe dokunmayan havaleli arşivi...
Ölmekle bu dünyadan ayrılmanın aynı şey olduğunu ve bunun herkesin başına geleceğini öğrenişimi; Eceabat'ta tepeden denize taş atarken aldığım hazzı ve sonrasında otoyola çıkarak eve dönmeye korkuşumu; köylü kızı Hanife ile osuruk yarışından sonra, misket oyanayan çocuklara rezil olmamı; "evi taşımak" la kastedilenin içinde duvarları da taşımanın bulunmadığını anladığım anı hatırlamak hoşuma mı gidiyor, fazla mı geliyor bilmiyorum.
Gidenle geleni ayıramıyorum. Kalansa yorgunluk sadece.
Gelgitlerimin ortasında kalabiliyorum ama her seferinde boğulmaktan korkuyorum.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Snowblind


Rüya olduğunu bilerek seyrettiğim rüyalarımdan biriydi.

Galiba 3 gece önce gördüm: Kirli beyaz bir zeminle kaplanmış küçük bir gezegende, babam, Gülçin Abla ve onların bazı arkadaşlarıyla beraber, beyaz formika kaplı bir barın önünde durup; parlak beyaz gökte hemen her kilometrekareye yapıştırılmış, beyaz üzerine siyah çizgilerden oluşan dünya haritaları üzerinde ahkam kesiyorduk. Bazı haritalar sadece kıtaların, bazıları da sadece ilçelerindi. Fantastik rüyalarımda görmek istediğim şeyler tümüyle başkadır, doğal (doğam gereği) olarak. Bu rüyamda, içtenlik ve iyi niyetten kendini neredeyse kaybeden insanların bilgi alışverişindeki naiflik ve hedefe yönelmişlik beni mutlu ediyordu. Gerçek zamanda ne kadar sürdüğünü bilemediğim bu rüyanın etkisiyle, mutluluğum günlerdir benle.

Müteakip gecedeki uykumda ise, daha az fantastik bir rüyada, daha fazla rengi olduğunu hatırladığım bir ortamı, yaklaşan tsunami tehlikesi nedeniyle terketmeye çalışıyorduk. Aynı takım, aynı neşeyle, daha fazla organizasyon çabasıyla hareket ediyordu.

Ezoterik algı, yorum ve yaklaşımdan uzak benliğime, önce dün akşam babamla, sonra da bu akşam Gülçin Abla'yla yaptığım telefon görüşmelerinde öğrenip sevindiklerim; anlaşılması zor, eş zamanlı duygu yoğunluğu şüphesi tattırdı. Şüpheyi ve mistik bağlantı merakını 2 dakikada saf dışı ettikten sonra, sevdiğim insanların yeni heyecan ve sevincine, kilometrelerce öteden ortak olabilmenin tadını, metrelerce yakından ortak olamamanın burukluğunu; Incubus'un Morning View Sessions DVD'sinin keyfini ve rakının belirli ve samimi neşesini kattım.


Müziğimi seçebildiğim ve edinebildiğim kadar rahat şekilde, insanlarımı seçebilmek ve edinebilmek isterdim.


Müzik zevkime uygun birikimi seçebildiğim kadar, birikimime uygun müzik saçabilmek de isterdim...


Olmayanları istemekten vazgeçebilecek kadar rahat yaşadığımı farkedebilmem 1 dakika sürdü.



maybe I'm a leo


Aptalca davranarak kırdığım kalpleri hiç anımsamadan; kalbimin kırığını onaramayan insanlardan uzaklaşmak için attığım adımlarımı, kafamı rahatlatamayan sözler yerine, güç ve moral verdikleri için duymak istediğim önermeleriyle seçtiğim şarkıların tempolarına uydurma kaygımdan başka kaygı duymadan başladığım günlerden biriydi.
Uykusuz ve Penguen, peynirli pide ve ıspanaklı börek, çay, kroşe, büyük boy çöp torbası, meyve suyu, ekmek, meze, peynir, yumurta, su, yarım telefon aldım. Yeni evimin gecikmiş ve güncel elektrik faturalarını ödedim.
Kel lakaplı, mavi gözlü, uzun boylu, iyi kalpli arkadaşımla ilçe merkezinde buluştum.
Lolipop küselini evimin önünde uzunca süre bekletip, eve girdiğimizde de duvardaki deliklerle uğraşıp, kötü ikramda bulunup canını sıktım. Özür diledim. Yine dilerim.
Yeni evimin eski faturaları nedeniyle kesilen elektriğinin sayacına bağlı anahtarındaki mührü, yetkili ve sorumlular olmadan devre dışı bırakmamda sakınca olmadığını telefonla öğrenince bodruma inip, akışı yeniden başlattım. Isındım ve aydınlandık. Duvar bile deldim.
Yanımda arkadaşlarımın olması bana sevinç verdi. Ödünç değil övünç isterim aslında.

Farkında olduğu ama bilmediği...
Algıladıklarımı anlatmak isteyip, üşenip, sonra da üşengeçliğimi rasyonalize ediyorum. Bunu da dahil ettim mi etmedim mi şimdi? Canım sıkıldı!
...okumam gerek!

4 Ocak 2008 Cuma

youthanaisa

1988 senesinde Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'ne başladım. Ben D sınıfındaydım, O B sınıfındaydı. İlk 2 sene yaramazlığıyla tanındı. Sonraki senelerde, özellikle pano yarışmalarında sınıfını lider yapan fikirleriyle ve projeleriyle "B'lerdeki çocuğu biliyo musun, herif radyo yapmış..." gibi cümlelerle adını duyurdu. Orta 3'te Bakırköy servisi öğrencileri olarak her cuma akşamı Çamlık'taki parklarda top oynarken O'nu da çağırmaya başladık. Hepimiz gibi sohbet etmezdi. Farklı bir tutumu vardı.
Lisede sigara ve içki içmeye başladık. Sabahları, serviste arka koltuklarda müzik dinleyip, muhabbet edip 2 - 3 sigara tellendirmeden Beşiktaş'a varmazdık. Grubumuzun ne yapacağı en belli olmayan adamı O'ydu. Servise bindiğinde çantasından 4 - 5 yüksek alkollü bira, büyük bir paket kek ve Camel ve Gitanes marka sigaralar çıkarır, bunları ilk 10 dakika satmaya çalışır, sonra mecburen bizle paylaşırdı.
Lise 1'de, okulun aşağısındaki köfteciden, paket paket köfte yaptırır, bunları yolun ortasında canı çeken ortaokul öğrencilerine fahiş fiyatla satardı.
Okuldan kaçmaları önlemek için, idarenin bahçemizin arka tarafını demir parmaklıklarla bölmesi pek işe yaramamıştı. Çünkü O, parmaklıklardaki kapının asma kilidini kırıp, yerine kendi kilidini koyup, anahtarını da okuldan kaçacak olanlara kiralama işini de kıvırmıştı. Artık, Ortaköy'e gidip çay bahçesinde kağıt oynamadan önce ya O'na yemek kartınızı veriyordunuz ya da paranızın yarısını.
Bu zamanlardan sonra O'nu ve bazı diğer arkadaşlarımızı okulda az görür olduk. İstanbul'un diğer güzide okullarından arkadaşlarıyla Beyoğlu'nun ve öksürük şuruplarının tadını çıkarıyorlardı.
En baştan beri, O'nun bir Pink Floyd, aslında, Syd Barrett hayranlığı söz konusuydu. Bu hayranlık, kendisini kızdırmak istediğimizde sarfettiğimiz Syd karşıtı cümlelerden sonra, fanatizme bile dönüşebiliyordu.
Bir akşam, hep beraber Ortaköy'de caminin arkasında şarap içtikten sonra, karşımızda duran duvar kalıntılarının üstüne çıkmış dansederken, aşağıdan kendisine "Naapıyosun lan orda!?" diye bağıran bekçiye "Paramı düşürdüm onu arıyorum" diye cevap vermiş ve dansına devam etmişti.
Liseden sonra, benim girdiğim üniversitede tanıdığı bir kızı bir kere görüp, kendisiyle evlenmeyi kafaya koyduğunda 18 yaşındaydı. Annemin baktığı falda anlattığı adımlar aynen çıkınca, kararından emin oldu ve bir kaç gün içinde ikinci kez gördüğünde, kızın parmağına nişan yüzüğünü şakayla karışık takıverdi.
Hayatı burdan sonra ivme artırarak değişti. Kendisi ise değişmeye hiç yanaşmadı.
Aramızda kendi yuvasını ilk kuran O'ydu. Ziyaretine gittiğimizde ise kendisini yuvasında hisseden bir adamla değil, odasında oyun oynayan bir çocukla karşılaşıyorduk. Evliliği bir kaç sene sonra canını acıtarak bitti. Bu acıda en büyük pay kendisine aitti. Bunun da farkındaydı. Kızı suçlamak hepimizin kolayca seçtiği yol oldu. Bir suçlunun olmadığını şimdi çok daha iyi anlıyorum.
Ayrılığından sonra hayatını toparlar gibi oldu.
Fazla ilgilenmedik kendisiyle. Çünkü, tüm arkadaşları olarak hepimizin yaşamlarında başka şeyler daha öncelikliydi. Doğru ve doğal olan buydu.
Ara sıra görüştük kendisiyle. Okullar, sevgililer, evler değiştirdi.
2006'nin Mart ayında, o zamanki sevgilimden ayrıldığım sabah, O'nun eski sevgilisinden bir telefon aldım.
Hayatında benim bildiğim 3. kez intiharı denemiş ve bu sefer ölüme çok yaklaşmıştı.
Bu denemesinde aldığı ilaçlar sonucu ve kalbinin de kısa süre durmasıyla beyninin oksijensiz kalması yüzünden gerçek bir "brain damage" söz konusuydu.
Yıllarca, hemen her konuda farklı fikirleriyle tartışmalarımıza sinir ve renk katmış, inadıyla sabrımızı bileylemiş, bilgisayarlarımızdaki hemen her soruna çözüm getirmiş; kendi hayatını çoğumuzun ve dahi kendisinin çözemeyeceği kadar sorunlaştırmış yaramaz arkadaşımızı konuşamaz halde görmek, tarif edilemez bir acıydı.
En son bir sene kadar önce ailesinin evinde ziyaret ettiğimde, yarım saat sakin kalmaya zor dayanmıştım.
Syd Barrett'i yere göğe sığdıramayan ve bu tutkusunu en rasyonel şekilde açıklayabilen canım arkadaşım, Syd Barrett gibi gölgedeydi. Parlayan eski günleriyle hatırladığım arkadaşım, beni bir süre muhatap alıyor, sonra başka biri sanmaya başlıyordu.
Az önce eski sevgilisiyle tekrar konuştum. Durumunda bir gelişme, ailesinde bir umut yokmuş.

Aklıma gecenin 2'sinde Bozdoğan Kemeri'ne işediğimiz gece geldi.
Sanırım nişan yüzüğünü taktığı günden sonraydı. Karayolları'nın Cevizlibağ'daki misafirhanesinde kalan bir kız arkadaşımızın odasında geçirecektik geceyi. Misafirhanenin bekçisine, yan odada kalan iki erkeğin ismini vererek içeri girdik. Çantamızda, viski, votka, bira ve sigaralar vardı. Gecenin devamında, odada gayet güzel muhabbet ederken, O, ev sahibi hatunla bir anlaşmazlığa düştü ve mekanı terketmek istedi. Nişanlısını da alıp gitmek istiyordu odadan. Nişanlısı geç saatte dışarı çıkmak istemeyince, öfkesi daha da arttı ve kurban ben oldum. Misafirhaneden çıktık. Taksim'e yürümeye karar verdik. Yerel seçimlerin yapıldığı gündü. Topkapı bölgesinde milliyetçi parti kazanmıştı ve sokaklarda kutluyorlardı. Kulağında küpelerle uzun saçlı iki genç erkeğe normalde düşmanca davranan güruh bize ilişmedi. Topkapı'nın arka sokaklarından Fındıkzade'ye, ordan da Unkapanı'na çıktık. Tam Bozdoğan Kemeri'ne vardığımızda çişimizin dayanılmaz basıncını hissettik. Yanımızdan geçen arabalara aldırmadan işerken, O'nun sinirinden bahsediyorduk. Kafaya koymuştu, geri dönüp kızını alacaktı. Lafını ettiğimiz için, Taksim Meydanı'na kadar yürüdük. Ordan taksiye binip misafirhaneye geri döndük. Bekçiye leş gibi alkol kokan ağızlarımızla binbir yalan uydurup içeri girdik. Kızların kapısını çaldığımızda saat sabahın 4'üydü ve bekçi de yanımızdaydı. İlk gelişimizde ismini kullandığımız yan komşu erkek öğrenci ve arkadaşı da kızların odasındaydı. Kapıyı açtıklarında bekçi de, biz de şaşkınlıktan donduk kaldık. Yan komşunun altında şort, boynunda steteskop vardı. "Ne yapıyosunuz?" dediğimizde kızlar "fal bakıyoduk" dediler.
Bekçi, tıp öğrencisi yan komşuyu ve arkadaşını odalarına püskürttü... Biz de O'nun kızını alıp evine mi döndük, yoksa odada kalıp uyuduk mu hatırlamıyorum. O gece ben çok sarhoş olmuştum çünkü. Beni bir ara tuvalette lavabonun yanında duvara bıraktığını hatırlıyorum.

O artık konuşamıyormuş.
Eski karısıyla ve eski kız arkadaşıyla konuşabiliyorum.
Ailesiyle konuşmaya gücüm yok.

never underestimate the power of boredom

Boredom may lead to motivation...

"There's comfort in my dark seat..." diyor Brandon.

Ben ortalıkta değilken senin gözlerin neye bakmayı seçti ve sen ne gördün bilmiyorum. Gözlerinin rengi de benimkilerden farklı. Senin binlerce farklı elbisen var; benim ağrıyan sırtıma geçirdiğim kumaş parçaları ise, sadece soğuktan koruyor.

Çekirdeğine kadar soğumuş bir sürü göktaşı, atmosferinde yanabilmek için çok uzaktan geliyor. Çoğu, yolda birbirleriyle ve diğer başıboşlarla çarpışıp parçalanıyor.
Ben de soğuk ve ilk bakışta, küle dönüşmesinde ziyan olmayan bir kütleyim. Farkım, üzerimde, hayatına zenginlik katabilecek organizmalar taşıyor olmam. Yolum boyunca, zaman zaman, yüzeyinden yansıyan ışığı gördüm. Bazen, beyaz çamaşırlarından ve saçlarının arasından yansıyan gibi, ışıktan yaratıldığını sandım.
Şu taş halimle, yakardım her seferinde, vaktinde yetişebilmek için. Bilinçten değil, bilimden yoksunum; ne kadar uzakta ve yaşama ne kadar elverişli olduğunu bilmiyorum.
Henüz sahip olmadığım yörüngemin, kütle takıntı kuvvetiyle belirlenmesini korkuyla bekliyorum.
Yaklaştıkça hissediyorum yanacağımı...

Sigara dumanıyla doldurup zarar verdiğim ciğerlerimi, nefesinle iyileştirdiğini gördüm rüyamda.

Belki güneşli bir günde, deniz kenarında; belki soğuk bir gecede, çöp kokan bir İstanbul sokağında...

Duvarlarımı boşalttım. En ilkel ihtiyacımın barınmak olduğuna kanaat getirdim. Barınağımın beni görsel olarak da rahatlatması ne kadar önemliymiş!

Beni geçmişimden kurtaran tüm gök cisimlerine teşekkür ederim.