26 Ekim 2008 Pazar

Přeji jsem to mohl mluvit český jazyk



Beni için için (içim içim) kışkırtan şehirdi bu. Yıllarca merak ettim, gelmeye yeltenmedim hiç. Kafamın rutubetli bir kuytusunda, sisli manzarasıyla rahat rahat kuruluydu işte... Rahatsız etmedim.

Sonunda burdayım!

Önce, yine havası ve suyu sıcak, insanları mayolu bir yere gitmekti niyetim. En büyük aday da Thailand'ın bir adasıydı. Bakar mısın, sanki benim gittiğim şehir ihya olacak!
"Aday"mış! Dilimi yiyeyim!
Prag'daki 4. gecem.

Güzel bir uçuş oldu 23 Ekim'deki OK431. Bir Boeing 737-500 ile uçtuk. 80, 90 yolcu vardı. Bunların da 20, 25 tanesi, Polis Koleji bayan buz hokeyi takımıydı. (Spor yapan çocuklara “bayan” denmesini onaylamıyorum.) Uçaktan çıkınca bindiğimiz otobüste, bu kızlardan biri önce yanıma oturdu, sonra da yerini bir yaşlı amcaya zorla verdi. Adam bu nezaketin nedenini anlamaya çalışırken; kız, takım arkadaşlarına "Ne olacak canım! Gencim, güzelim..." dedi. "Şehre gidince güzel neymiş görürsün." dedim içimden. Otobüs, 20 metre gitti ve kapının önünde durdu.
Havalimanında, pasaport polisi bana tek bir soru sormadı; şaşırdım. Çıkışta, şoförümün henüz gelmediğini anlayınca, ortalıkta dolandım. Euro'larımı Koruna'ya değiştirdim. Beş dakika sonra, doğma büyüme Praglı olduğu her halinden belli olan şoförümü, elindeki soyadımdan tanıdım. Bu da insan aklının acayip ürünlerinden: herifin teki eline üstünde benim soyadım yazan bir kağıt parçası alıyor ve ben gidip “bu benim” diyorum.

Neyse, havalimanının önündeki yolun bir bölümü, yeni Skoda Octavia`nın tanıtımı için kapatılmış. Üstüne, bir de Prag'ın akşam trafiğini koyunca, 10 dakikalık yolu, 12 dakikada aldık. Otelimin önündeki yolun da bir bölümü, Roxy'ye malzeme getiren kamyonlar nedeniyle kapalıydı. Şoför özür dileyerek, tam otelin önünde değil de, karşısındaki sokağın köşesinde indirdi.

Otel 7 katlı. Odam 7. katta. Kahvaltı 6. katta veriliyor. Odalarda sınırsız, ücretsiz, kablosuz, sorunsuz internet mevcut. Oteli bulduğum ve tuttuğum booking.com'da yazan tek şikayet havlular hakkındaydı. Gerçekten de havlular kiremit yumuşaklığında. Sorun değil ama anlatılası...

Odaya eşyaları yığdıktan sonra hemen dışarı çıktım. Eski Şehir Meydanı'na seyirttim. Gece gece fotoğrafı çekilecek bir görüntü olacağını sanmadım. Kameramı yanıma almadım. İyi etmemişim.

Resepsiyondaki elemanın anlattığı ve haritada belirttiği üzere, kaybolmanın zor olduğu caddelerden Charles Bridge'e ulaştım. Yavaşça karşıya geçip, kaleye ertesi gün gitmeyi uygun gördüğüm için, geri döndüm.

Önce, Eski Şehir Meydanı'ndaki tarihi yapılar, sonra yol boyunca gördüğüm güzel hatunlar, en son da Charles Bridge ve iki yakasındaki binalar beni sarhoş gibi yaptı. Kendimi sakinleştirdim.

Yol boyunca Irish Pub'ların, müzik kulüplerinin, mini marketlerin (burada esnaf gerçekçi, hatta alçak gönüllü; İstanbul'daki çoğu süper marketle aynı yüzölçüm ve ürün çeşidine sahip olan bir sürü marketin tabelasında "mini market" yazıyor) ve lokantaların dağılımına, fiyatlarına ve eğilimlerine dikkat kesildim.

Otelimin altındaki mini marketten, her biri farklı marka 3 kutu bira, sigara ve çerez aldım. Odama döndüm. Televizyon karşısında keyif yapıp sızdım...

-----------------------------

Sonraki günlerde, Prag'ın eski ve yeni merkezlerinde adım atmadığım sokak sanırım kalmadı. St.Nicholas Kilisesi'nde Bach, Vivaldi ve Mozart dinledim.

Yarısı bakım için kapalı olduğu halde, dünyanın en büyük kalesindeki gezilerimi iki günde bitirebildim. İlk günkü gezimde, kendi iradem dışında yaşadığım en şaşırtıcı olay erkekler tuvaletinin kızlar tarafından basılmasıydı! Bazilikanın altındaki tuvalette, işeme sonrası yıkadığım ellerimi kurularken, tuvalete dalan 4 - 5 kıza şaşırdım. Diğer heriflerin de şaşırması ve konuk ağırlıyormuşcasına memnun gözüküp "buyur" takınmalarına da şaşırdım. Erkekler olarak kadınlar tuvaletine girmezdik(?). Şaşkın bir yüz ifadesiyle dışarı çıkınca, kadınlar tuvaletinin önünde 35 - 40 kızın kümelendiğini gördüm. İstemeden "Oha!" dedim ve bu 35 - 40 kızın 15 - 20 tanesi kahkahayı basıverdi! Ulan!

Zlatá Ulička'da arbaletle 5 atış yaptım.

Lobkowicz Sarayı'nda, ailenin ağzından dinlediğim tarihle ve koleksiyonlarındaki parçaların ihtişamıyla şaşırakestim.

664 senelik St.Vitus Katedrali'ni görmek için 37 dakika sıra bekledim. Black Sabbath'ın St.Vitus Dance'ını gülümseyerek andım...

1088 senelik St.George Bazilikası'nın köşesinden bolca sıcak köpek ve sıcak şarap aldım.

Menekşe'nin, ilk gece cep telefonumla çektiğim Charles Bridge fotoğrafına yaptığı haklı eleştiriyle, fazladan gaza geldim; bi nehirden görüntülemediğim kaldı 651 yıllık köprüyü! Üstündeki çalgıcı tayfasına vakit, algı ve bozukluk kaptırdım. 1-3-5-7-9-7-5-3-1

Eski Meydan'ın yakınındaki Seks Makinaları Müzesi'nde, insanların tarih boyunca nerelerine neler taktıklarına şaşırıp, 1921 senesinde İspanya Kralı'nın emriyle çekilmiş 2 kısa metraj porno film seyrettim.

McDonald's'ın üstünde ve kumarhanenin karşısındaki Komünizm Müzesi'nde, Çek Halkı'nın yakın geçmişine göz attım.

Ulusal Kütüphane Klementinum'da çocukluk aşkım Clémentine Dumat'ı hatırladım. Klementinum'un Aynalı Şapel'indeki fresklere şaşırdım. Gözlem kulesindeki rasat aletlerine dokunmamak için kendimi zor tuttum. Eski kütüphane odasının Amerikalı bir zengin tarafından kopyalandığını duyunca, şaşkınlığımı saniyenin 200'de birinde üzerimden attım.

Danseden Bina'ya bakıp bakıp, bunun ne kadar da Hollanda tarzı olduğunu düşündüm. Sonra öğrendim ki, Çek ve Kanadalı iki mimar tarafından yapılan ve Fred Astaire ile Ginger Rogers'ı sembolize eden yapıda, Nationale-Nederlanden konuşlanmış!

İlk gece yürüyüşümde uzaktan görüp metronoma benzettiğim şeyin, gerçekten Metronom olduğunu dibine gidince öğrendim. Kaidenin alt tarafına şablonla yapılmış Freddie Mercury imajları da ayrıca hoşuma gitti. Eskiden Stalin'in devasa ve sevimsiz heykelinin durduğu bu noktada şimdi kocaman bir metronom ve Fred'in yüzü var.

Malá Strana'nın sokaklarında avare oldum.

Berlin biletimi almak için gittiğim Hlavní nádraží'de uluslararası bilet gişesini bulana kadar canım çıktı. Benle beraber aynı yanlış sırada bekleyen yaşlı bir Amerikalı çift ve genç bir İtalyan'la yarıştım sayılır. İtalyan'ın fena acelesi vardı, yaşlı çift de fazla yavaştı... Sonunda 1'er saniye farklı hepimiz doğru gişeyi bulduk.

Kuğulara olan hayranlığımı kendi kendime kabul ettirdim. Uçak görünce hissettiğim şeylerin benzerini hissediyorum. Hemen kamerama sarılıyorum. Birbirinin hemen hemen aynısı olan bir sürü kuğu resmi çektim. Kuğulardan biri, ya kamerayı yemek istedi; ya da o kadar fotoğraf çekip kendisine yemek vermedim diye kızdı... Bilmiyorum. Az kalsın kovalıyordu! Kovmakla yetindi.

İlk akşam gittiğim yerlerin havalarından pek memnun kalmadım ve 2. akşam, otelden çıkarken resepsiyondaki genç çocuğa rock bar sordum. 4 tane tarif etti. Roxy'de disko programı vardı. Vagon'da insan yoktu ve kendisi yerin altındaydı. Rock Cafe de tenha ve yerin altında çıkınca, "bu kadar Taksim anısı yeter" deyip son şansım olan Batalion'a seyirttim. Sokakla aynı seviyede olması ve içerdeki insanların gülümsemesi sayesinde tav oldum. İlk 15 - 20 dakika dev ekranda yerli bir grubun konser videosu vardı. Fena değillerdi. Tanıtıcı bir ibare çıkmadı hiç. Üçüncü biramın, buradaki son biram olacağını düşünürken, Metallica'nın 1988 Hammersmith Odeon konseri peydah oldu! 3 veya 4 bira daha içtim.

Zaten bu şehirde içtiğim biranın, yediğim gulaş ve sosisin haddi hesabı yok. Acayip renkler çıkıyo içimden...
Avrupa'nın çoğu diğer şehrindeki gibi burda da fast-food dükkanlarında bira satılıyor. Komünizm Müzesi'nin altındaki McDonald's'da, kalın hamburgerimi kağıt bardaktan bira içerek tüketirken, kulağımda Velvet Revolver'ın You Got No Right'ı vardı. Tam son yudumu alırken Scott, "funny, right here I find myself inside a paper cup" dedi... Ben de "hmmm" dedim.
Bir de ilk iki gece, burda çektiğim fotoğrafların sadece bir kısmını Facebook'a yüklemekten uykusuz kaldım. Sonunda bunları sabahları yüklemeye ve tatilde olduğumu hissetmeye kara verdim.

Şimdilik bu kadar Prag yeter.

21 Ekim 2008 Salı

Not dazed and not confused!



Çocuklar oynar, o bakar.
Alnı pencereye yapışık; ruhu, rutubetten büzüşmüş.
Gözlerinde ne bebek kalmış ne de yaş; bebekleri büyümüş, yaşlanmış.
Kuruyan kafasını cama yaslamış.
Doğduğundan beri bu evde yaşamış.
Odası değişmiş ama yeni manzarası eskisinden farklı değil; sokakta oyun oynayan çocuklar. Adlarını bildiği ama bir türlü tanıyamadığı çocuklar.
Kurallarını bildiği ama bir türlü oynayamadığı oyunlar.
Kuru kafasından geçen tüm kötülüklerin çıkış noktası, oyunlar...
Pencerenin camını hiç kıramadı.
Kesmek istedi kendini, yapamadı.
Canına, yazın açılan pencereden atlayacak kadar da kıyamadı.
Güneşin sarısına kandı.
Çocukları da kovamadı; onlarla beraber büyüdüğü yetmezmiş gibi, hepsini çok sevdi.
Çocuklar onu hiç sevmedi.
Alnının izini camdan hiç silmedi.

--------------------------------

Amsterdam'a son kaçışımda, Yener Abi'nin denetlenme heyecanını, mavi bisiklet sevincini ve Dam Meydanı savurcağı dehşetini yaşadım.
Amsterdam'a son kaçışımda, kısa bir süreliğine Ventura oldum, İtalya'dan geldim. Levent ve Derya'yla hasret giderdim, Pınar'la muhabbet edip; hepsiyle bira, Jägermeister ve sigara içtim. Sigarayı barın içinde yakıp belaya yaklaştım ama Levent uzaklaştırdı sağolsun. Güzel hayatlarına imrendim, kendilerini bir kez daha kutlarım!
Amsterdam'a son kaçışımda, güzel müzik dokümanı topladım. Led Zeppelin'i erken mi tüketmişiz hacım? Bu kudreti, damarlarımdaki asil kana, kulaklarımdan ve gözlerimden yeterince dahil edebilmiş miyim?

--------------------------------

Ortaokul yıllarımda kendimi ve paramı ve vaktimi çokça kaptırdığım bilardo salonlarında, oyuna başlamadan önce, seçtiğimiz ıstakaların düz olup olmadığını anlamak için yaptığımız bir hareket vardı. İşlevi gereği, mümkün olduğunca düz olduğuna inandığımız masaya ıstakayı yatırıp, avcumuzun içiyle yuvarlardık. Istaka rahatça dönüp bir kaç tur atarsa, yeterince düz (düzgün) demekti. Yok, yalpalayıp, masa üstünde gürültüyle dönerse bombeli olduğunu anlardık.

Bazı insanların kişilikleri için de böyle basit bir sınama usulü ihtiyacındayım. Kişileri yere yatırıp yuvarlamak da güzel bir nostalji olabilirdi ancak, görünen bombeler kılavuz istemiyor...

12 Ekim 2008 Pazar

Raporlama

Sonunda kafatasımın dehlizlerindeki mikroorganizmaların isyanı bastırıldı.
Sinir ötesi operasyonlarımda bol miktarda tükettiğim kağıt mendiller, hala evimde şer yuvaları halinde çöp kutularında. Öp kuytularda!
Sol göz, sol kulak, alın yarısı, ense, boyun, çene yarısı ve sol şakak ağrılarım da geçti sayılır. Oh be gibi!

Paul Simon'ın Graceland'inden Diamonds On The Soles Of Her Shoes'un klibini yayınladı şimdi VH1! Neşe bastı!

Bülent Üstün en iyi "Gittin gideli bebek"ini bu hafta sundu sanırım! Özellikle gırtlak mikserine bayıldım. Bu da kendisiyle yapılan bir röportajdır.

Ford Fiesta sahipleri darılmasın ama bence pek iyi bir ürün değil kendisi...

Babaannem, halam, amcam ve annem "senin evlenme yaşın geldi artık" benzeri önermelerle bezeli önerilere başlar gibi oldular; ben de "Adriana Lima geldi de hayır mı dedik?" dedim. 5 dakika sonra da "evlenmek ve mutlu olmak çok zor artık, haklısın..." benzeri önermelerle aklımın hakkını teslim ettiler!

Bu arada, Adriana, anla artık!

Benden sana hayır yok...

5 Ekim 2008 Pazar

Kırığım


Burada değilim. Çünkü burası, senin bunları okuduğun yer ve üstelik, o kadar eminim ki yanında olmadığımdan şu anda! Kim olduğunun hiç önemi yok...

Aslında, bunları yazdığım yerde olduğumu bile hissetmiyorum.

(Tek istediğim kuru fasülye veya tas kebabı şimdi! Sonra da uyurum sanırım. Yürümek de güzel olabilirdi ama ne yeterince ışık var ne de motivasyon.)

Tabii ki hissedemem kendimi. Derdimi dökecek umman bulamayacağımı anladım ve kendi kendime bile gereksizce takındığım ciddiyetin baskısıyla, işi aptalca esprilere döküyorum. Gülen yok, yine de tanımı bu; "espri" !

Ne ayağımdaki acıyı ne de kıçımın kaşıntısını hissetmek, beni bana gerçek yapıyor.

Suratıma bakıp, ne yapacağını soran elemanlara verdiğim otomatik cevaplar sayesinde işimi ifa edebiliyorum ama işe yarar hissetmeyi unuttum uzun süredir.

Tatillerimde uzanıp rahatladığım deniz kenarları, tanıştığım insanlar, dinlediğim şarkılar ve okuduğum yazılar, beni hep aynı yönteme yönlendiriyor. "You'll never walk alone" değil!

Bazılarınızın tatilleri bitti; bazılarımızın tatili zaten yoktu.
Ölenler de oldu ve bazıları doğamadı...
Büyürken kafalarına sıkışıp kalanlarla beraber; vücutları ruhlarına bol gelenlerin, seneleri (alkol veya terle) destek yapmayı yeğlediklerini de gördük.
Tatile önden çıkan bazılarınız, katillere de arka çıktınız. Bilmeden sanırım.
Bildiğimi sanmazdınız.

Size dönüp zırvaladıkça, kendi kuyumdan uzaklaşabiliyorum.
Kuyum, kanatlı kurtarıcımın sesini emiyor, tüylerini bozuyor...

Kimseye "sen de kimsin?!" yok artık.

30 Eylül 2008 Salı

İlyas'la Bengü...

Sen kimsin?
Bildiğim kadarıyla, kabul ettiğim ve hoşuma gittiği ("Hoş" bendeyse, benimse, gelmesi gerekmez mi? Niye gidiyo? Neyse...) kadarıyla, en yakınımdaki insanlardan birisin.
Arkadaşımsın, yakın arkadaşım.
Tanıdığım, ahbabım, müdürüm veya elemanım değilsin. Sevgili arkadaşım, güvendiğim, aklına ve samimiyetine başvurduğum yakınımsın.
Resmi olarak belgelenmemiş akrabamsın aslında. Resmi akrabalarımın çoğundan daha değerlisin benim için.
Benim senin kafanda ve duygu dünyanda neyle tanımlandığım da, ne yazık ki, bu konuda yön değiştirici -belki de yol tıkayıcı- potansiyel etki sahibi.
Beraber ve genellikle paylaşımla geçen çok uzun zamanın genelinden, müşterek keyif almışız ki, arkadaşlığımızın değeri hakkında karşılıklı memnuniyet beyanlarında veya imalarında bulunduk, bulunmuşuz...
Doğal olarak, bu karşılıklı memnuniyetin temelinde, başka bir insanla kurulan sıkı ve sıcak bağın değerinin verdiği hazdan ziyade, söz konusu kişiyle geçirilen hoş zamanların zihinde ve kişilikte bıraktığı hafif rahatlama izleri de olabilir. Kabul görüp, sosyal varlığı destekleme kaygısı da giderilmiş olabilir. Olabilir. Mümkün...
Ben, bizim şartlarımızdaki pratik gerçekten değil, kendi algıladığımdan bahsediyorum. Altını çizdiğim şey, gerçekle çelişiyor olabilir yani... Olabilir.

Kendimi şanslı sayabileceğim kadar çok nicelikte ve iyi nitelikte yakın arkadaşlarım var. Aynı böbürlenme dozunu, akrabalarım için de ayarlayabilirim. Ailemi de gayet değerli görürüm.
Ailemde ve arkadaş gruplarımda, yukarıda izah etmeyi başaramadığım türden yakınlıklar nedeniyle, herkes bir diğerinin mutluluğunu ister. Herkes bir veya birkaç diğerinin mutluluğu için elinden geleni -zaman zaman- yapar. Elden gelen olmadığında veya sınırların aşılmaması gerektiğinde, iç rahatlığıyla söyleyebilirim ki, kimse bir diğerinin mutsuzluğuna direkt neden olacağını bildiği bir hareketi yapmaz...
Bu mutsuzluk etkisinden haberdar olduğu sürece tabii ki!

Şimdi şu haberi vermek istiyorum (Biraz uzun bir haber, kusura bakma):

Benim veya İlyas'ın veya Bengü'nün beraber olduğu kişi, insandır; araba veya cep telefonu değildir! O kişi, bir veya daha fazla özelliğiyle mutluluk veriyorsa, mutsuzluğa şimdi veya gelecekte neden olan veya olabilecek daha fazla özelliği göz ardı ediliyor olabilir. Bana, İlyas'a veya Bengü'ye daha aşağıda veya yukarıdaki eğitim/kültür seviyesi nedeniyle uyum sağlayamadığı gibi; senle ve/veya sizleyken de uyum sorunu yaşıyor olabilir. Bu uyumsuzluğa rağmen, o sevgili veya eş öyle çok seviyor ve/veya seviliyor olabilir ki, yakın arkadaş olarak sana düşen şey sakin olmak, bir kriz susmak ve mutluluğum(uz)la mutlu olmaktır.
Gerçekten aptala dönmüş ve gelecekteki iflası göremiyorsa; İlyas'a senin gördüklerini ve çıkarımlarını, saldırmadan, karşında aptal bir küçük çocuk varmışcasına izah ederek; kendini tatmin etmek gibi ilkel nedenlerle değil, arkadaşını sevdiğin ve mutsuz olmasını istemediğin için anlatmaya çalışırsın. Yakın arkadaşının veya akrabanın geceleri sarılarak uyumaktan mutlu olduğu kişi için, onlar henüz mutlu bir beraberlik içindeyken, seviyesiz sıfatlar kullanmak seni arkadaşına veya akrabana daha da yaklaştırmaz. Gelecekteki mutsuzluğu, senin beğenmediğin partnerin "kovulması" önlemez. Gelecekteki mutsuzluk için, senin yardıma, desteğe hazır olacağın bilinirse, sakin sakin anlatacağın tehlikenin ciddiye alınma ihtimali daha fazladır. Bengü'nün stratosferdeki eğitim seviyesi ve kocasının bir türlü dönmeyen dili hakkında hemen hemen herkesin fikri aynı olacaktır. Bengü'nün mutluluğunu, kocasıyla beraberken oluşturduğu resmin estetiğinden daha önemli bulan yakınları, "O adamı Bengü'ye hiç yakıştıramıyorum!" demez ve eğer rahat edebiliyorlarsa, beraber vakit geçirmekten de mutlu olurlar. Gerçek yakın arkadaşlar bu rahatlığı Bengü'yle yaşarlar, kocasıyla değil.

Bunların aklıma, ordan da parmaklarıma nerden geldiğini merak eden olursa, cevabını bulunca bana da söylesin.

Bunlardan gocunan olursa, bana ne kadar yakın olduğunu tekrar düşündükten sonra, bilsin ki birini veya birilerini kesinlikle hedef almadım.

Yukarıdaki eleştiriyi herkese, her arkadaş grubuna, her aileye, her kültüre yapabilecek kadar yetkin ve doğru biri değilim. Bunlar, yıllar içinde defalarca yaşadığım ve tanık olduklarımdan sonra, az önce aklıma gelenler.

Her ilişkinin (arkadaş, aile veya sevgili/eş ilişkisi...) dinamikleri, gerekleri, kuralları kendine özgüdür. Ancak, samimi ilişkilerde, tarafların her birinin, diğerinin mutluluğunun değerini düşünerek hareket etmesi gerektiğini söylüyorum.

Ben, çok kere yukarıda söylediğimi değil, tersini yaptım.

----------------------------------------------------

05.10.2008'de eklenen:

Aşağıdaki bağlantıdan ulaşılabilen yoruma dikkat çekesim var.
Merakım da var ama gideresim yok...
Sevgiler, saygılar ve saygılar!

29 Eylül 2008 Pazartesi

bırak oraya, sahibi alır...



Güneşin ışığına ve dostların seslerine doyamadan geçen saatlerden oluşan günlerimi haftalayıp aylamak ve dahi yıllamak, on yıllamak gelmiyor içimden.
Tatillerim demlenmiyor, sallama çay samimiyetinde...
Geceleri yaşadığım özgürlüğüm, yaşadığım şehir çirkinleşince, midemin isyanına karışıp elimden kaydı.
Saat takmayı bırakalı ne kadar oldu, hatırlamıyorum.
Takvimlere, sadece işteyken, içinde olduğum veya gelecekteki bir günün adını anlamak için bakıyorum.
Yavru fil büyüdü; kimsenin sempatisini kabul etmiyor, herkese kızgın; oturma odamdan çıkmaya çalıştığı anda -ki bu yakındır- evi hepimizin kafasına indirecek!
Sadece balık eti seviyorum artık; somon dilimlerini yemeden önce öpmek veya lüfere hikayeler anlatmak gibi defolar geliştirebilirim.
Görüntümle yakından ilgilendiğimi sanırdım; saçımda beyaz olmadığını, bugün birisi başkası için tersini söyleyince anladım.
Küçükken hastalanıp ateşim çıktığında, parmaklarımı balon gibi hissederdim, algım ya yavaşlardı ya da hızlanırdı; hipotalamusuma o kadar iş bırakmıyorum artık.
Innuendo'nun piyasada olacağı gün, Bakırköy'deki Kardeşler Plak'ın açılmasını nasıl da kapılarında beklemiştim. Death Magnetic için böyle bir açlık duymadım.

Zamanla değişen yaşam şeklim ve kendimi algılayışımın, depresyon emareleri göstereceğini tahmin etmemiştim. İzmir'e mi yerleşmeli? Motor mu almalı? Doktora mı gitmeli?

24 Eylül 2008 Çarşamba

bir kilo balçıkla sıva



Hakan'ın eski sözlerine istemsiz bir gönderi yapıp, kendi kendime "Fiillerimin, onları tasarlarken öngördüklerime bire bir uygun sonuçlar vermeye başlayacağı günü hızla bekliyorum." dedim. İyi etmedim. Değişken etken ve eften püftenleri bir türlü bertaraf edemediğim gibi, her tarafımda etten kemikten kara delikler açılıp açılıp kapanıyor.
Bazen bir kilo demir olup, ahtapot yuvasının ağzını tıkıyorum; bazen bir kilo pamuk olup, on kilo metre (bilerek ayrı yazdım, "10 kilogram gelen şerit metre" anlamında) yukarıdan yere savruluyorum. Denizin dibinden yüzeye çıkma ümidimi yitirince, havadayken sağ salim yere konabilme ve bir işe yarayabilme ümidi giriyor içime. Ne olursam olayım, içime bir şey girmesinden pek hoşnut olacağımı sanmıyorum. Hele ki bu "şey" saydam, soğuk, yapışkan ve sırça ümitse, gayet rahatsız edicidir. Yeni buzluktan çıkmış ve hemen ıslanmış, incecik akide şekeri gibi... Kullanışsız!
Bunların yerine; bir kilo demirken, sıradan insanları caddelere hapseden "çok önemli insan"ların arabalarının üstüne düşsem; veya, bir kilo pamukken Adriana Lima'nın oturacağı sandalyeye serilsem ya!

Şu tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kültürünü, ahlakını, gelişimini, akıl sağlığını korumak ve toplum huzuruna olumlu katkıda bulunmak görevleri olan kurumlar tarafından cezaya çarptırılan, kapatılan, sansürlenen, uyarılan yayın organları var ya... Onlardan biri de Geocities. Adında zaten bir çeşit anlam kargaşası barındıran bu internet ağı firmasının kullanıcılarından biri de bendim. Yeni yeni düzelmeye başlayan ahlakımın uzun zamandır bozuk olmasının nedenlerinden biri de Geocities'miş; kendisi ANKARA 9.SULH CEZA MAHKEMESİ, 04/02/2008 tarih ve 2008/140 nolu kararı gereği, TELEKOMÜNİKASYON İLETİŞİM BAŞKANLIĞI'nca Türkiye'de kurulu sunucu ve ağlar yoluyla erişilemez kılınınca anladım. Aileme, milletime, vatanıma daha yararlı ve daha mutlu bir insanım artık!
Yalnız, insan geçmişini silemiyor tabii ki. Geocities kullanıcısıyken, adresi http://www.geocities.com/bckmz/index.html olan bir siteye, bazıları bana ait olan, bazıları da çeşitli başka yer ve insanlardan gelen yazılar, resimler yükleyerek vakit geçiriyordum. Sonunda bu siteye erişim engellendi de, zamanımı böyle zararlı aktivitelerle ziyan etmiyorum.
http://www.vtunnel.com/ vasıtasıyla, mahkeme kararı işlerliğini yitiriyor ama hukuka saygısı olan herkesin uzak durması gereken bir aldatmaca bu...

Kara deliklerden sıyrılırken, tıpkı Elif Erkaya gibi, güneşi arıyorum.

Güle güle (yazdım bunları ben!)

21 Eylül 2008 Pazar

Kimse kimseyi kurtarmaz!

Ohasis'in 10 şarkısını arka arkaya verdi az önce VH1.
Sonuncu, yani 1 numaraları olarak yayınlanan Wonderwall, bana, "Kim ulan o seni kurtaracak, koruyacak olan?!" dedirtti. Annesine mi yazmış acaba Noel Gallagher? Anneden başka kimse kurtarmaz insanı çünkü...
Şarkının adına tıkırdatıp, İngilizce hikayeye ulaşabilirsin. Adam şarkıyı yazmış ama anlamını, nedenini açıkça anlatabilme hakkını koruyamamış. Sevgilisi kapıvermiş payeyi! Güldüm ve umursamazlaştım.

Asıl amacım, akşam akşam (pazar akşamı hem de) dimağımın köşesine takılan Oasis kıymığını yazarak çıkarmak değildi.
Asıl amacım, buraya yazdıklarıma dair bırakılan notlardan önce ve sonra hissettiklerimi anlatmaktı.

Uzun zamandır, kendimi içinden çıkarmaya çalıştığım bir mutluluk ve doyum zaafım var. Çeşitli muhtemel nedenlerle, başarısız hissediyorum. Hayata, doğamın gerektirdiği kadar yeterli bir adam değilim.
İçindekileri, tümör söker gibi kapı dışarı ettiğim kafamın 5 tane hafifleme yöntemi var:
1- Arkadaşlarımla yaptığım eğlenceli muhabbetler
2- Uyku
3- Alkol
4- Yazı
5- Müzik

İçlerinde en etkili ve tatminsizce kullandığım müziktir. Kullanırken, sonucunu en az düşünmem gereken de müziktir. Beni, az önce kafamdan savdığım insanlardan, çelişkilerden, sorumluluklardan en hızlı, güvenli, zevkli ve kontrollü uzaklaştıran da müziktir. Müzik, çocukluğumdan beri, hayatımın en çok anlam yüklenen ve anlam yükleten parçası oldu. Çoğu insan için, bu "anlam yükleme ve müzik" ilişkisi yoktur. Böyle bir ilişki olmadan da insanlar gayet sağlıklı yaşayabilirler. Benim gibi yetersiz bir adam içinse, sözcüklerin ve sözcük ilişkilerinin anlamı gibi, müziğin de anlamı biraz fazla önemli.
Defalarca belirttiğim şekliyle "kanatlı kurtarıcım" ın , kontrolü bende, sadakati kesin, talepleri yok ve fazlası zararsız. Yakın arkadaşlarımdan, bunu farketmemiş olanları, farkedip de önemsememiş olanları, beni önyargılı veya dar görüşlü olmakla itham ettiklerinde, fazla dert etmemeye çalıştım. Onlar benim dünyama, "acur" diyorlar gibi... Issız değil bu acun!

Adını veya kim olduğunu tahmin edebilmeme yarayacak bir ipucunu bırakmadan, arkadaşı tarafından buraya yönlendirildiğini yazan biri, uzunca bir süre okumak durumunda kaldığını ekleyip, gerçek olup olmadığımı sormuş. Eğer okurken rahatsızlık duymadıysa, veya zorunluluktan (nasıl bir zorunluluksa artık) okumadıysa, gözleriyle gururumu okşamış demektir. Aslında, metro istasyonlarındaki haritalar veya yön çizelgeleri kadar fonksiyonel olmadığını düşünürsek, bu yazılanların benim gururumdan yalıtılmış olması gerekmez mi? Egom o kadar da noksan değil galiba...
Bu arada, gerçeğim lan!

Ece ise hepsini okuyup bitirdiğini, derhal yenisini yazmam gerektiğini söylemiş. Üzgünüm, kuyu kuruyor...

Güzel günler dilerim.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Oh Nice! So nice!

14.08.08:

Sabah 10:30'da başlayan mesai, normalde 18:30'da bitmeliydi. 14:45'te kalkan, 7 fazla satışlı bir uçak ve 17:15'te kalkan 10 fazla satışlı bir uçağın işleri yapılmalıydı. Üstüne üstlük, İstanbul'a gelen İran Cumhurbaşkanı'nın güvenlik önlemleri içinde, havalimanına bağlanan bütün yolların, tam bizim uçuş ekibinin geçeceği saatte kapatılması da vardı. Yolcuların yarısından fazlası gibi, uçuş ekibi de havalimanına geç kaldı. Neyse ki Nuray Hanım, fazla fazla yardımcı ve anlayışlı ve ısrarcı oldu da, 14:45 uçağının işlerinin sadece yarısını yapıp; üstümü değiştirip, 15:25'teki AF1591'e binmeye çalıştım. Bizim yolcularımız gibi, Air France yolcuları da çok uzun süre geç kalınca, bana yer açıldı.
Havalimanına binlerce yolcunun ve onlarca uçuş ekibinin haddinden fazla geç kalmasına neden olan "Çok Önemli Kişi" için güvenlik önlemlerinin uygulayıcısı emniyet, havalimanının içinde, yeterince (hepsi) pasaport masası çalıştırmadığı için, doğal olarak yığılma oldu. Ben de yığılan parçalardan biriydim tabii ki ve 15:25'te kalkması planlanan uçağın kapısına, 20 dakika pasaport kuyruğunda bekleyerek, 15:20'de varabildim. Neyse ki, benden daha kötü durumda olan yolcular vardı da, ayıbım fazla göze çarpmadı.



Önce, Paris Charles De Gaule (bundan sonra CDG olarak anılacaktır) için havalandım.
Aslında ben havalanmadım, içinde olduğum Airbus A321 havalandı.
Koltuk numaram 21C idi ama, yerlerini yanyana alamamış olan bir çiftin 21B’de oturan erkeği, 2 metre ötemde kabin görevlisine “We want to sit together” deyince, “Müşteri her durumda müşteridir” diye düşünüp (aslında o düşüncemin 2 santim altında, “ulan yeşil aşık, bari burda ayrı otur da, kafanı dinle bee!!” cümlesi kıpırdanıyordu), yerimi sırıtan hatuna verdim. Umarım evlenirler! Steward bana teşekkür etti. Yerimin 27E olacağını söyledi. Eğer bulabilirse, bir koridor yanının çok daha hoşuma gideceğini söyleyip, 27D ve 27F’deki iki hemcinsimin arasına sıkıştım. Uçak taksiye doğru ilerlerken, aynı steward yanıma gelip, 30D’nin boş olduğunu bildirdi. “I’ll get there after take off then, merci” dedim. Çok ukalaydım.
3-6’dan havalandıktan 10 dakika kadar sonra, 30D’ye geçtim. Aynı uçakta, 4. Koltuk komşumla selamlaştım ve kemerimi bağladım. Bir süre sonra yemek dağıtmaya başladılar. Köşesinde kısır, berisinde yeşillikle tavuk dilimleri; Hollanda peyniri (EDAM), Hollanda tereyağı, ekmek, tatlı, su... Süper!
Bira da Heineken! Daha ne?
3 buçuk saat sonra CDG’ye indik. 2F terminalinin uzatma, ilave, uydu gibi bir yapısına yanaştık. İnsanların burayı neden beğenmediğini anladım. Bütün yapı için kullanılmış olan beton çıplak haliyle duruyor. Dışardan da, içerden de, yapıda insanı boğan bir atmosfer yakalamışlar. Huzursuz bir hali var. Havalimanlarına yapılmasından vazgeçileceği günü, kendisininkinden daha yüksek bir hızda beklediğim trenlerden burda da var. Otomatik trenle 2F’ye, ordan da melankolik adımlarımla geliş katına ulaştım. Pasaportuma ve tipime bakıp “Buyurun” veya “Gamsız almıyoruz” diyecek olan memurların olduğu kulübelerin önünde beklemem 10 – 15 dakika kadar sürdü. Kendi ülkemde ne yaşamıştım ki, bundan şikayet edebileydim?
“Nereye gidiyorsunuz?” sorusuna “1 gün burdayım, sonra 4 gün için Nice’e gideceğim” cevabını yapıştırıverdim. Pasaport memuru çaktırmadı ama sarsıldı, belliydi. O (il) üniforma giyip çalışacak (travaille), bense (je) deniz (mer) kenarında keyif çatacaktım (kelkeşos)! Oui! Oh bee!!
Tren istasyonuna inene kadar ayrıca bir kaç kat ve merdiven silsilesini aşmam gerekti. İnsanların CDG’yi sevmemeleri için bir neden daha buldum, gayet iyi işleyen ancak yorgun yolcular için fazla karışık olan bir sistemle kurmuşlar burayı. Çok fazla dönüş, iniş, bağlantı, koridor...vb var. Hepsi sırasında da genellikle çıplak, gri beton görüyorsunuz. Çıplak, her renkten, beton gibi hatunlar görsek... di mi ama?
Tren katında, Gare De L’Est’e giden treni bulamadım. Çünkü Gare De Nord’a giden tren var. Ordan metroya geçmem gerekmiş. Neyse... Tamam.
Aynen yaptım. Biletimi kimse kontrol etmedi. Sinir oldum!
Gare De L’est’de inince, otelimi niyeyse, yine elimle koymuş gibi buldum. All Seasons’ın girişini görünce, Accor zincirlerinin, her bütçe için otel çalıştırdığını anladım. Amsterdam’da, lokantaların arasından daracık girişi, 2. katta resepsiyonu olan oteller ve o otellerde kalmışlığım vardır. Aynı! Aynı!
2 lokantanın arasında daracık bir kapı! Sağında kabartma “All Seasons” logosu. Hey! Paris lan burası! Neyse, logo güzel yalnız, Allah için! Neyse ki fiyatıma kahvaltı ve sınırsız kablosuz internet dahil. Check-in kolay. Oda numaram 61, tabii ki 6. katta.
Odamda büyük ekran, Philips LCD televizyonum bile var. Tek İngilizce kanal CNN ama olsun, Fransızcam dinlediğimi azıcık anlamama yetiyor neyse ki... Dinlemeye isteğim olsa bir de...
Duş alıp üstümü değiştirdikten hemen sonra, etrafı gezmeye çıkmak iyi fikir! Otelin altındaki lokantalardan biri, Paris’in zincir hamburgercilerinden biri. Burger King tadında ama daha çok burgere odaklanmış bir hali var. Güzel. Ne olduğunu anlamadığım bir hamburgeri, kötü İngilizce’ye kötü Fransızca misillemesiyle beraber, kasanın arkasındaki resimlerden işaret ederek ısmarladım. Kafam kadarmış neyse ki! Yemekten sonra, yürüyüş. İki dükkan ötede süpermarket! 2 – 3 blok etrafında dolaşıp, geri dönerken marketten tsatsikili (yoğun cacık), somonlu, hıyarlı ve kıvırcıklı sandviç, Heineken, ananas, tütsülenmiş badem ve su almak iyi fikir! Odada internete bağlanıp keyif yaparım! Nah! Çekmiyor anacım burda...
Recepsiyona inip (resepsiyonist tam bir “Recep”, siyonist olduğunu sanmıyorum) konuya ilgililerin ilgisine sunduğumda “Nooo! It’s working good, look! You have to choose this and this and then you have to enter this and this...” Ha, ben bilmiyodum iyi niyet zengini Recebim!


Hanım! Elleme! Alloo!

Ok abicim, hadi ben gidip odamdan manzara seyredeyim azıcık, fotoğraf falan çekerim (Ara Güler bana güler).
Yaşasın Eurosport ve tane tane Fransızca konuşan yorumcuları! Uvveaaahhh! Uyur bu beden, dinlenir bu zihin, umarım erken kalkar da, sokakları adımlar bu ayaklar! Anaaam! Damarlara bak! Bakma! Sızzz!

15.08.2008:


Sabah 9 civarı uyan. Güzel bir duş, kötü bir kahvaltı (croissant, reçel, tereyağı, süt, sıvı peynir), rahat ayaklar, uzunca bir yürüyüşün müjdecisi oldular. Yanıma bolca müzik ve azca merak alıp, başladım güneybatıya doğru yürümeye. Metro duraklarının girişlerinin yakınındaki haritalardan baka baka ilerledim. Bastille'e kadar yürüdüm. Saate bakınca, otele dönüp toparlanmam ve havalimanına (CDG) gitmek için az vaktim kaldığını gördüm. 5 numaralı, turuncu hatta yönelip, Bastille ile Gare de l'Est arasındaki 6 durağı 10 dakikada katedip otele ulaştım. Gördüğüm kadarıyla Paris (Uzunca bir kaç sokak, cadde, bulvar ve metro...) gayet düzenli, şirin... olumluyum kendisi hakkında... Üzülmesin.



Kallavi afiş
("Afiş" Fransızca'dan aldığımız bir sözcük)


Kafama güneş geçti galiba!

Metro ve tren vasıtalarıyla, CDG'ye giderken, aklımda Fransızlar'ın dilini öğrenmekten vazgeçişim geldi ve biraz üzüldüm. Kanatlı kurtarıcım, uçaklardan önce imdadıma yetişip kulaklarımdan tuttu beni ve treni yukardan seyrettim bir süre. Sony sağolsun.

Sonra, Nice'e uçtum (Uçakla gittim! Ulan Cem Yılmaz!).
Önceki sabah, ofisten yaptığım Interkel Check-in işe epeyi yaradı!

İniş, otobüs ve şehre varış için...
Bekle bakayım!





--------------------------------





Aferin, yeterince bekledin.





CDG'den varıp, yeni terminale yanaşan uçaktan inince; ilk gözüme çarpan, yine CDG'deki gibi, terminalin kendisi oldu. "Lan herifler çanah yabmış! Nıhahhah!" deyip, bagajımı almaya niyet edip, bagaj bantlarına doğru seyirttim.
Müteakiben, Nice'deki tatilim çok tatlı, zevkli, rahatlatıcı ve lezzetli geçti.
Şimdi uykum var...
Sonra yine eklerim biraz...

7 Temmuz 2008 Pazartesi

jönövöpatravaye... oye!

Aklımdaki soruları cevaplamak için kovalamaca, saklambaç, uzun eşek falan oynayan nöronlarımın, uslu uslu oturmaya ancak İstanbul dışına çıkınca karar vermeleri; yıllardır uygulamayı reddettiğim bir değişikliğe, bünyemin ne kadar ihtiyaç duyduğunun güçlü bir göstergesi midir ki?

Bakınız İzmir etekleri...

Bakınız biraya yatırılan maaş...

Bakınız Pink Martini...

Ne güğzelh değhdi Çin abla:

"Çalışasım yok da, kahvaltıyı boşver anam; sigara içem unutup da!"
Tolgalar'dayken (bazıları Togi diyo, anlamadım neden...) Kaan Sezyum'un blogunu ve sittesini buldum.
Pek sevindim. Nedense, anlam peşinde koşuyomuş da hiç terlemiyomuş gibi fikrediyorum hakkında...
Bunları okusa fikler mi bilmiyorum tabi...
Giriş için tıklamak değil, tıkırdamak gerek.
Neyse, burdan veya burdan ve hatta burdan bile aynı dimağın çeşitli rahatlamalarına ulaşabilirsin.
İyi okumalar ve bakmalar.

17 Haziran 2008 Salı

zümrüt bar



Iyi bir Merlot şarabının kadehten gelen kokusunda, başka bir şeyden alamadığım güzellikte bir haz var ki; tarif etmeye çalışsam, can sıkıcı olurum.

Ruh doyuran zerafeti elimde tutup çevirmekle ve dilediğimce koklayıp tatmakla mest olmaktan kendimi alabilsem bile, yazacak fazla cümlem kalmadı.

Şerefe!

12 Haziran 2008 Perşembe

fantastaksi

5 Haziran sabahı 9'da evimden çıkarken sırtımda iki çanta vardı; bir tane de elimde.
Çadırım, 2 tane mat, 1 uyku tulumu, çamaşır, bot, şemsiye, pasaport, 7 bilet falan muhteva...


TK1505 ile Nürnberg'e vardığımda saat, öğlen yarımdı.

Havalimanından, merkez metro istasyonuna, ordan da FrankenStrase'ye gittim.
Rock-im-Park için ücretsiz otobüse binip, saat 2 civarında BayernStrase'deki durakta zorla indim.


E8 girişinin dibindeki tuvaletlerin yanına çadırımı kurdum.


Sonra, Grosse Strasse'nin ortasındaki Eingang A'nın dibindeki meydana oturdum.
Helgalar'ı ve Helmutlar'ı seyrettim. Bira içtim, sosisli sandviç yedim.

DSC-H9'un sorunsuzca konser alanına gireceğinden emin olmak için danışma ofisine gittim. Beni konunun sorumlusu/bilgilisiyle görüştürdüler. Uzun süreli video kayededebileceği ve fazla zum yapacağı için izin verilmeyeceğini söyledi bu Helga! Yan odadaki emanete bırakabilecektim. Yan odanın penceresine geçtiğimde, geçen seneki festivalde çadırımın hemen arkasındaki kapıda tuttuğu nöbet ve bana telefon için ettiği yardımdan tanıdığım görevliyi gördüm. Selamlaştık. Fiyatı söyledi. Beğenmedim. Şansımı zorlamaya karar verdim.

Etrafı dolaştım, ertesi günün programına baktım. 12:15'te AlternaStage'de Kill Hannah, günün ilk grubuydu.
O saate kadar karavanlarından veya ahır kadar büyük ve temiz çadırlarından yayın yapan festival halkının müzikleriyle gayet de iyi idare edebilirdim. Adım attıkça Judas Priest'den Bob Marley'e, Madonna'dan Megadeth'e kulak cilası bulabiliyordum. Muhabbet de cabası, bonusu... Etrafı dolaşırken, geçen sene gitmeye değer bulmadığım Gaststatte-Bahnhof-Dutzendtich-Biergarten'e uğramaya, yorgunluğumun da etkisiyle, karar verdim.
Sonraki 2 gün boyunca, buranın yanındaki tuvalete katı atık bırakmak için, 15 - 20 dakikalık sıralar bekleyip, her seferinde 60 cent vereceğimi henüz bilmiyordum.
Herkes eğlenceye kadeh kaldırıyordu. Dedeler torunlarıyla, kocalar karılarıyla, köpekler sahipleriyle, çocuklar anneleriyle, Helga'lar Helmut'larla beraber gelmişlerdi. Ben, kulağımda ve kalbimde müzik, gırtlağımda bira, aklımda güneş, mesanemde çişle mutluydum.
Hava büyük parçalı bulutluydu. Geçen seneki yağmur hezimetim geldi aklıma. Azıcık ürperip, kendimi yan bahçedeki karavandan gelen Hells Bells'e kaptırıp, biramı tazeledim.
Önümdeki masanın en genç gözüken Alman delikanlısı kalkıp, tabelada menüyü arkadaşlarına yüksek sesle okumaya başladı. Bitirince, arkamdaki masadaki Helmut Amcalar ve Helga Teyzeler alkışladılar. Eğlenceme saf hisler katansa, çocuğun arkamdaki masaya gidip yabancı büyükleriyle keyifli ve uzun bir sohbet etmesi oldu.

Kendimi önce litrelerce biraya sonra da uyku tulumuma verdim.

Ertesi (06.06.08) gün güneşli bir sabaha kafamı çıkardım çadırımdan. 10 metre ötemdeki büyük çadırın ahalisi bütün gece (gerçekten, anlamsızca, sadece) bağırmış, gerekli gördükleri yerlerde de siren çalmışlardı. Yine de kafamda veya gözümde çatlak yoktu, mutluydum.

Çıktım; 60 centlik kaka merkezine gidip Almanya'ya sıçtım.
Zeppelin Tribüne'e baktım.

Gölün öbür tarafındaki kamp alanına gidip fahiş fiyata su ve beleşe muhabbet, moral aldım.
Öğlen başlayan konserlere yetişmek gibi bir derdim olmadığını anlayınca, büyük gölün kuzeydeki dar ucuna gidip, bir banka oturdum.
Güneş harikaydı. Tam karşımdaki güvenlik görevlisi hatun çok şişman ve çok gülümseyiciydi. Ürktüm biraz. Yere tek çöp atmadım.

Biraz fotoğraf çektim.

Karnım yeterince sosis ve dönerle dolunca, bira içmeye başladım.
Bugünkü asıl derdim, 18:15'teki Eagles Of Death Metal, 22:15'teki HIM ve 23:45'teki Queens Of The Stone Age idi...
Bira içtim.
Bira içtim.
Bir ara su içtim, sonra yine bira içtim.
Galiba birileriyle konuştum. Evleri 2 km ötede olan ve festivale bisikletle gelip giden biriydi...
Yoksa o yarın mıydı?
Neyse, yeterince biranın verdiği cesaretle, kolayca saklanacak kadar küçük olmayan kameramı sırt çantama yerleştirip, sahne alanının kontrol noktasına yöneldim. Güvenlik kontrolümü yapan toy, çantamda ne olduğunu sordu, açtım ve montumu ve yağmurluğumu gösterdim. 10 adım sonra sırıttım.

AlternaStage ile CenterStage arasındaki RockField'a oturup bira içmeye devam ettim.
Önümden, boynundaki Canon'uyla geçen kıza el edip o makinayı nasıl içeri soktuğunu ve bu kadar rahat nasıl dolaştığını sordum. Festivale özel çekimler yapmak için izni olduğunu anlattı. Sahneleri değil, sadece seyircileri çekmek için özel izni varmış İrlandalı hatunun! İyi poh!
Dayanamadım, CenterStage'e vardım. Simple Plan çalıyordu. 2 şarkı sonra tekrar Rock Field'a döndüm. AC/DC, Guns N'Roses, Megadeth ile kendi içlerinden geçen gençleri, bira yudumlayıp ayak sallayarak seyrettim, eğlendim.
18:15'teki Eagles Of Death Metal konseri için Alterna Stage'e aktım. Sahne hazırlanırken, yerimi sağlamlaştırdım. Oturdum yani.
2 metre ötemde Elisabeth uyandı. Güzeldi, selam verip günaydın dedim, yanıma geldi. Ben de ayıldım.

Eagles of Death Metal gayet iyiydi. Tahmin ettiğim gibi.

22:15'te HIM'leydim. Sahneleri güzel, müzikleri Finlandiyalı'ydı.


Ve, gece yarısı gibi Queens Of The Stone Age belirdi, beyaz ve yamuk tuvallerin önünde.
Taş gibi müziğe çarptım kafamı bolca... Josh Homme'a teşekkür ederim!

Onca bira ve hareketin sonunda, pis geçmiş 31 yılın dayanıksızlığı, beni Rock Field'da yere yığdı.
Çimenlerin üstünde uyumaktansa, çadırda keyfe devam etmek daha akıllıcaydı...

Cumartesi sabah erkenden (6 mı, 7 mi? ne?) gergin kumaştan gelen sağnak sesiyle uyandık.
Sinir bozuldu. Keyifler yüksek sesli, Alman gençler gamsızdı.

Yağmurun dinmesiyle beraber, midemdeki ve bağırsaklarımdaki basıncı ve hareketi hissettim. Bugünün Incubus'unu, Rage Against The Machine'ni, Motörhead'ini, Cavalera Conspiracy'sini, Opeth'ini, bu sindirim sistemiyle seyredemezdim.
60 cent ve selam verip, sırada yerimi aldım. Anüsümden işeyip biraz rahatladım.
Büyük gölün kuzey kıyısında dinlenmeye ve bolca su ve şeker almaya niyet ettim. Yine de sosisli sandviç ve döner yedim. Kıyıdaki banka oturduğumda, önceki günün şişman ve gülümseme meraklısı güvenlikçisini gördüm ve bu sefer fazla önemsemedim.
Yarım saat sonra bisikletiyle gelen Alman amca yan banka oturdu. 5 dakika sonra, 20 metre ötedeki CocaCola Imbiss'e gitti ve bir ürün almadan ama hayret ve öfke arası bir kafa sallamayla geri geldi. Bundan da 10 dakika sonra ben aynı büfeye gidip yarımşar litrelik su ve kolaya 3'er Euro verdim. Elimdeki suyu gören amca yanıma geldi. "O suya ne kadar verdin?" dedi. 3 Euro cevabını alınca, mantıklı ve haklı tepkisini verdi. Şehirde bir markette aynı su 49 cent, ben nasıl bu haksızlığa boyun eğebiliyordum?! Adama, o 20 metreyi bile zor yürüdüğümü; geceden kalmış salak bi herif olduğumu; haksızlıkların göbeğinden geldiğim için, burda rahat etmek uğruna, umursamazlık zenginliğine büründüğümü anlatmayı çok istedim ama olmadı. "Haklısın, bizi kazıklıyorlar" demekle yetindim. Bu ona yetti ve bankına geri döndü.

Bağırsaklarımı boşaltmam yine gerekiyordu ve klozet kapakları olan tuvalete gidip bir kez daha 60 centlik sıraya girdim. Yarım saat sonra tekrar açık havaya çıktım.
Bu sefer, Zeppelin Tribün'e yöneldim ve tepesine çıktım.

Hemen altındaki karavan alanını, karşısındaki (eskiden zeplinlerin park ettiği, Hitler'in tören ve mitingler için kullandığı kallavi arazi) CenterStage alanını ve berideki vinçlerden atlayanları seyrettim, fotoğraf çektim.
Nazilerin yaptığı, şimdi sidik kokan kapıları inceledim, dokunmadan.
Şişman ve çıplak erkek Amerikalılar'ın laf attığı çıtır Alman kızların, heriflerin atletik arkadaşıyla neşe içinde yaptığı muhabbeti ve gerilen ortamı dinledim. Güldüm.
Incubus'tan önce, Serj Tankian vardı, 18:15'te. Aynı taktikle ama alkolsüz kafayla, kamerayı yine soktum içeri. Serj'den önceki Fettes Brot'un hip hop gösterisine göz attım. Herifler iyi eğleniyordu. Alman seyircileri de iyi eğleniyordu. Uygur Bros'un konseptinden, çok daha düzgün bir gösteri yapıyorlardı. Almanca bilesim geldi, gönderdim geri...
Serj hiç de System Of A Down havasında olmayan, fazla sentetik bir müzik oturtmuştu kucağına. Hoşuma gitmedi. Mimiklerini ve mesajlarını da yapay buldum.
Gidip alışveriş yapmaya çalıştım. Yağmur falan yağdı yine, sinir oldum.
Kemer ve çanta gibi aksesuarlar satan bi dükkanın içinde yağmur durana kadar kalabilmek için tezgahtarla sohbet etmeye başladım. Yağmur durduğunda, dükkandan 2 kemer, 1 çanta ve sırıtan bir suratla çıktım.
Incubus'a az kalmıştı.
Geçen sene içinde fazla vakit geçirmediğim Club Stage'e gittim. Kapalı ama iyi havalandırılan salonda fena sert bir müzik vardı. Kafam ve bağırsaklarım ve Incubus hasreti beni Center Stage'a geri çevirdi.
Bira ve sigara içmemeliydim...

Just A Phase geldi ve ben bira aldım, sigara yaktım... Biri hariç hepsinde Brandon'a vokalde eşlik ettiğim hepi topu 14 - 15 şarkı çaldılar ve ben sapasağlamdım. Aklımın insansız kalmış olması ne büyük rahatlıktı, kendime yer bulabiliyordum!

Tekrar yağmur başlayınca, sabahtan beri kafamda dolaşıp duran kararımı karşıma alıp baktım. Güzeldi, kararımı okşadım ve B girişinden çıkıp, Dutzendteich'e yürüdüm. Ordan da BayernStrase'ye geçtim ve bir taksi çevirip, Messe'deki Novotel'e gittim.
Bu akşam için yer yoktu, bunun yerine şehirdeki Mercure'de 80 Euro'ya oda önerdi. İzin isteyip lobideki bilgisayardan internet sitelerine girdim ve Erlangen'deki Novotel'de 30 Euro'ya oda tuttum. Bilmediğim şey Erlangen'in yakın bir semt değil, 20 KM ötede başka bir şehir olduğuydu... (dimağı aydınlatan bilgiler: Siemens'in merkezi buradaymış. Beşiktaş ile de kardeşmiş.)

Tekrar bir hesap yaptım ve hala Nürnberg şehir merkezinde 80 Euro'ya kalmaktan daha ucuza gelecekti. Taksi çağırttım. Önce Zeppelinfeld'e çadırıma gittim. Kazakistan'lı şoförle beni beklemesi için yaptığım pazarlıktan rahatsız oldum ve burdan başka bir taksi tutacağımı söyledim. Çadırımı bu yağmur altında toplamam mümkün değildi. İçindekileri sırt çantama doldurup, şemsiyemi açıp taksiden indiğim noktaya geri döndüm.

Herif arabanın içinde bekliyordu. Uzun mesafe müşterisini kaçırmak istemedi tabi. Selamlaşıp yola koyulduk.
2000 model ve 1 milyon kilometrede (sayaç 999999'da durmuş) bir Mercedes içinde, ülkeler, müzik ve futbol (Bu sırada Türkiye - Portekiz maçı oynanıyordu ve maçı veren radyo kanalını bulamadığı için, arkadaşını arayıp, skoru ondan öğrenip bana bildirdi) geyikleriyle bezeli, kötü İngilizce'yle yapılmış sohbetle geçen 15 dakikalık bir seyahatten sonra, kendisine 40 Euro ödedim ve Novotel Erlangen'e girdim.
3 gündür sadece ellerime ve yüzüme su deyiyordu sadece; duşa atladım.
Çıkıp, lobideki bilgisayardan Novotel Messezentrum'da ertesi gün için rezervasyon yaptım. Bu sefer fiyat daha da uygundu! Hah!
Odama çıkıp, MTV'de kardeş festival Rock-Am-Ring'de ortalığı şenlendiren müstakbel moralim Metallica'yı seyrettim. Hhaahh!!
Keyif içinde sızdım.

Sabah kalkıp kahvaltımı ettim ve 12'den önce check-out yapmam gerektiğini anımsadım.
Novotel Messezentrum'a ise en erken 15'te girebilirdim. Otelden tren istasyonuna, trenle de önce Nürnberg Hauptbahnhof'a, ordan da Langwasser Nord'a ulaşmam ve en son da otele yürümem toplam 1 saat kadar sürdü. Hatta fırsatı değerlendirip, Hauptbahnhof'ta yukarı çıkıp, Western Union'la Yasemin'e para bile gönderdim. (Binlerce sağol harika Yasemin! Bunca tantana arasında, öyle büyük oldu ki yardımın. Sağol!)
Metallica'yı seyretmeye gelenler ve ıslak kamplarından, çadırlarından benim gibi kaçanlar oteli doldurmuşlardı. Ortalıkta yarı çıplak ellerinde birayla gezen İngilizler komikti.
Bana geçen akşam yardımcı olmaya çalışan Cristina'ya "Erken geldim biliyorum, pardon" dedim. Odamın hazır olup olmadığını kontrol ederken 2 dakika oturmamı rica etti. Hiç sorun değildi, karşısında oturmak güzeldi.
1 dakika sonra, odamın hazır olduğunu söyledi.
Çıktım 426'ya...
Eşyalarımı bırakıp tekrar aşağı indim ve yine taksi çağırttım. Çadırımı toplayıp otele getirmem gerekiyordu. Tabii ki sağlam duruyorsa.
Bu sefer taksiciyle beni beklemesi için anlaşmaya çalışmadım. Çadırımı ne kadar sürede toplayabileceğimi bilmiyordum çünkü.
Yanına vardığımda gördüğüm kadarıyla gayet sağlam duruyordu. Fermuarlarını açtığımda ufak bir gölle karşılaşmaktan korkuyordum artık sadece. Bu da olmadı neyse ki. Girişe toplanmış 2 - 3 litre suyu yanımda getirdiğim havluyla boşalttım. İçini bile sildim hatta...
Yine yağmur başladı!
Hemen yandaki demirlere bağladığım ipleri, boşaltmam gereken suyu, çamura saplanan köşeleri halletmem ve ıslakken daha fazla yer kaplamaları nedeniyle, çadırı ve matları toplayıp çantaya tıkmam yarım saat kadar sürdü.
Önce, otele dönmeyip çantayı festivalin bagaj odasına bırakmayı düşündüm. Raflar ıslak çantalar, uyku tulumları ve çadırlarla dolmuştu ve taksiden daha pahalı bir seçimdi.
Oteli aradım, Cristina'ya tekrar taksi istediğimi söyledim. Nerede durduğumu tam olarak bilmesi gerekiyordu. Grosse Strasse'de, fuar kompleksinin "Service Partner Center"ının tam önünde olduğumu söyledim ama bina numarası gerekiyordu. Yoktu. Deneyeceğini söyledi.
Ben de 20 metre ilerdeki güvenlik kulübesine yürüdüm.
Bekçi amcaya bina numarası sordum. O da bana kapının numarasını söyledi.
15 dakika kadar bekledim. Cristina'yı tekrar aradım. Taksi firmasının numarasını aldım. Aradığımda, Almanca bilmediğimi ve otel çalışanları dışında karşılaştığım çok az kişinin İngilizce konuştuğunu hatırladım. Bekçi amcaya koştum, telefonu verdim. Derdimi hemen anladı ve "ein Taxi zum Tor fünf bitte" dediğini anladım.
5 dakika sonra, 2 günde bineceğim 6. Mercedes gelip önümde durdu.

Islak çadırı ve matları odama attım. Çıkarken Cristina'ya içten teşekkür ettim.
In Flames, Nightwish, The Offspring ve Metaliklaklok için hazırdım. Bu sefer kameramı, montumu, şemsiyemi ve sigara paketimi otelde bıraktım. Sadece sahneye, sadece benim algılarım odaklanacaktı! Hah!
In Flames'i kaçırmıştım. Nightwish fena halde eriyik gotikti; ortalıkta dolandım, bungee atlayanları seyrettim. Bungee vinçleri için boş alanı konser alanından ayıran tel örgülerin arasından çimlere işeyen sarhoşlarla başa çıkmaya çalışan 2 güvenlik görevlisinin parodilerini izledim. Çamurda slip donuyla kalıp kendinden geçen herifin, kendisine yaklaşanlara sarılmasına güldüm.
Rockfield'a gidip bira içtim, rock dinledim.
The Offspring için geri döndüğümde Center Stage alanının (Zeppelin Tribüne'ün önündeki devasa boş alan) tıka basa dolduğunu gördüm. Metallica kara deliği büyüyordu. Fena patlayacaktı!
Dexter Holland fena hayal kırdı. 3 sene önce İstanbul'da daha bi efendi söylemişti... Galiba betone de olmamıştı.
Yine de 1994'ten Smash'i hatırlamak iyi oldu.
Sakinleştim sonra.
The Ecstasy Of Gold'un duyulduğu anı ve gecenin devamını nasıl anlatsam? Metallica!
Fade To Black başladığında sigara paketimi özledim. Arkamda duran L&M promosyon balonumsu çadırına koştum. Merdivenlerde duran güzeller güzeli L&M hatununa sigaraya ihtiyacım olduğunu söyledim. Dikkatini sahneden çekmem zor oldu ama beni içeri yönlendirmesini sağladım. Çadırın önündeki masaya vardığımda başka bir afete sigara ihtiyacımı anlattım. "I need to see your ID" dedi! Çıkardım Türkiye Cumhuriyeti Nüfus Cüzdanı'mı. Baktı, baktı, baktı ve "Hmm Ok, fill out this form please" dedi! "All I want is a damn cigarette, bitte!" dedim. "Fill out please" dedi.
Tamam. Doldurdum... Verdim.
Bana bir bileklik verdi!
Hayır! Hayır! "A cigarette, a cigarette please!"
Acıdı sonunda ve "Which one?" dedi... "Any light one!"
Ateş?
Zahmet oldu ve yaktı...
İlk nefesimi çektiğimde şarkı yarılanmıştı!
Olsun...

One'da ortalığı (sahnenin içi dahil) torpil içinde bıraktılar. İşaret fişekleri attılar.
Four Horsemen'de ekranları 4'e bölüp her birini ayrı ayrı izlettiler.

Bisten sonra, hepsi teker teker mikrofona gelip kısa konuşmalar yaptılar. Lars gevşeği, sadece, futbolla (soccer demedi aslan Avrupalı) ilgilenen kimse olup olmadığını sorduktan sonra "Germany two, Poland nil!" diye bağırdı ve sırıtarak kaçtı!

Grosse Strasse'nin sonuna kadar, Karl Schönleben Strasse'ye yürüdüm.
Telefonla çağırdığım Mercedes'e atlayıp otele döndüm.

Duş alıp sızdım.
Sabah kahvaltımı büyük bir keyifle ettim; kahvaltı salonu Rock-im-Park ve Metallica tişörtlü insan kaynıyordu. Çayımı makinadan doldururken arayan Nuray Hanım da iyi haber verdi, TK1506'da 30 boş koltuk vardı ve uçmam gayet mümkündü.
Check-out'dan önce, odamdaki değerlendirme formunu doldurdum. Çıkarken kendisine ettiğim teşekkürü, formun arkasındaki boşluğa da yazdım.

Otelden çıkıp havalimanına çufçufladım.

Islak çadırımın ve matlarımın fazla ağırlaşmış olmasından ve fazla bagaj ücreti ödemekten korktum biraz. Sağolsun, check-in ajanı pek ilgilenmedi ağırlıkla ve bana 19A'yı verdi. Tamam.

Havalimanının terasına çıkıp biraz uçak fotoğrafı çektim.

Sonra Türk Kuşu'nun bir Boeing 737-800'ü ile İstanbul'a döndüm.
Tescilini hatırlamıyorum.

Terminalin geliş katının önündeki taksileri ve taksi keşmekeşini görünce, moralim bozuldu. Gidiş katına çıkmaya çalıştım. Otoparkın içindeki asansöre bindim ve 4. kat butonuna bastım. Benden sonra binip, beni asansörün köşesine sıkıştıran 5 ayı ve devasa bagajları ise metro katına gidecekleri için, 1. kat butonuna bastılar. Doğal olarak asansör önce 4. kata çıktı. Ayılar yol vermediği ve inmek istediğimi, açıkça ve yüksek sesle söylememe rağmen anlamadıkları ve kapıyı tutmaya yeltenmedikleri için onlarla beraber metro katına indim. Sayılarına ve ayılıklarına hiç aldırış etmeden doğalarını azarlamaya başladım.
Neden sinirlendiğimi anlamamalarına daha da sinirlendim. Heriflere resmen hakaret etmeye başladım ama bunu da anlamadılar. 1. katta "yav bu da neden sinirlendi ki böyle?!" diye beni ayıplaya ayıplaya çıktılar asansörden.
Aklım herhalde yorgunluktan yavaşlamıştı. Ülkemde sakin olmalıydım. Her saçmalık mümkün, her aksilik aslında komikti. Sinirlenmemeliydim.

Beni evime götüren taksinin, devlet memuru emeklisi ve güvercin aşığı şoförüyle yaptığım sohbet zaten sinirlerimi gevşetti. Üstüne, evde bir de müzik cilası çekince, asansör cahillerinin hayatıma renk katan yaratıklar olduğunu düşünmeye başladım. Tıpkı kalabalığa aldırmadan çimlere işeyen Alman sarhoşlar gibi, ama onlardan çok daha naif yöntemlerle...

uzaklaşacaksın

Neyin içinde debelendiğini görmek istersen, yatağından ve yatağındakinden;
ne yudumladığını daha iyi anlamak için, sofrandan;
neyi alkışladığını görmek istersen, sahneden;
hangi insanların senden korkmadığını merak ediyorsan, birincil çevrenden;
ne demek istediğinin iyi anlaşıldığından şüphen varsa, mesajından;
ne kadar tutucu olduğunu bilmiyorsan, alışkanlıklarından;
zayıflığınla yüzleşmek için, öfkenden ve kibirinden;
güçlenmek için, sevenlerinden;
insan ruhunun güzelliğini kavramak için, uygarlıktan;
etinin ve ruhunun ne kadar dayanıklı olduğunu sınamaksa derdin, teknolojiden;
bet sesinle şarkı söylemek için, müzikten;
olmayacak duaya amin diyerek avunmak istersen, sorumluluklarından uzaklaşacaksın.

Mesafeyi sen belirle...
Karar verebiliyorsan; dönmeye gücün yetecek ve izlemeye ve işlemeye devam edebilecek kadar uzağa ilerle. Gerileme.
Kafanı çevireceksin belli aralıklarla.
Aralıkları da sen belirleyeceksin.
Kontrol etmekten korkmamalısın deneylerini.
Denemeye çekiniyorsan, en başta, adım atma; sadece gözlerini kapatarak sına cesaretini.
Aç sonra aklının dört kanatlı iki panjurunu.
Sonra, akıl evinin yönünü değiştir, yavaşça.

Uzaklaşmakta huzur bulursan, yaklaşma bir daha rahatsızlığa.

Zorla elde edilmiş bir sigaranın dumanını ye.
Şarkı bitse de sinirlenme, yenisi başlar.
Sonra bir tane daha...
Kanatlı kurtarıcın senle beraber yaratıldı, bırakmaz peşini.
En iyisi, senden daha güçlü O!

Uzaklaş!
Korkma...
MilyonlarcA farklı renkte tüyü var.
Mutlaka beğenirsin.
Rahatla...

26 Mayıs 2008 Pazartesi

ateşe atla


Çok keyifli görüntülere bağlantı koymuştum sağ tarafa.

Gelin görün ki, var olan en katı, köhne, sevgisiz, anlaşmaz ve anlaşılmaz kültürlerden birinin uzantısı olan kontrol adamcıkları tarafından, bu güzelliklere buradan bakmamız engelleniyor.

Yakında, birinin blogu yüzünden bu domaini de erişilmez kılarlar, tam olur. Oysa ben sansürün paha biçilemez işlevi ve yüce, ulu, kocaman, en değerli, azametli, paha biçilemez, evrene eşdeğer Türk Milleti hakkında, en kıvançlı halimle, naçizane övgüler yazacaktım. Neyse...


Göbeğim ve çevresindeki yağ öbeği büyüyor, büyüyordu.
Bisikletime bakıyor, bakıyordum.
Geceleri durmadan çalışıyor, çalışıyordum.
Gündüzleri de uyumaktan ve sersem sepelek dinlenmekten, harekete, bisiklete, sosyalleşmeye fırsat bulamıyor, bulamıyordum.
Evde içiyor, içiyor ve kötü besleniyor, besleniyordum.
Bu böyle olmaz, olamazdı. Böyle gitmezdi, gitmemeliydi. Memeliydi.
Dikkatli olcam artık. Az içicem falan. Fındık yir min?

Bülent Üstün, ayrılık modundan çıktı sonunda; prensiplerine geri döndü sağolsun.

BAAL'ın pilav günündeydik dün. "13 sene olmuş lan!" diye diye girdik bahçeden. Şaşıra şaşıra, hemen yoruldum ben. Bizim sınıftan sadece Fatma, Tori, Hande, Umut ve ben vardık. C'ler yine kaynaşık toplaşık kalabalıklardı. "Maç yapalım mı?" diyecek oldum, eski günleri hatırlayıp sustum.
Bir ara, mezuniyetlerinin 50. yıllarını kutlayan birilerini anons ettiler. İrkildik. Funda "2045" dedi.
Döner, pilav, kemalpaşa yiyip; ayran ve su içtim.
Okulun içinde dolaşıp, geyik yaptık. Bizim sınıfta voleybol topu buldum. Tori'yle sektirdik azıcık.
Üst bahçeden genel dikiz yapmak pek eğlenceliymiş, hatırladım.
Bizim zamanın efsane kızlarından birinin, bahçede tek başına ve genişlemiş çapıyla dolaştığını görünce, insanlığım tuttu.

Bir süre sonra sıkıldık ve çıktık mekandan.

Alperler'le baraber Cihangir'e gidip, önce Kahvealtı'na oturduk. Sonra Tuna'nın mekanında ziyafet çektik kendimize. Kediler vardı heryerde.

Baydım yine ben.

23 Mayıs 2008 Cuma

kumar

Aklı, eli ve dili iyi çalışan onca insan evladı varken, neden sadece bazılarının çalışmalarına fazlasıyla takılırım?
Sanırım, cevap, yakınlık kurabilmekle ilgili...
Sanırım, anlam çıkarma takıntımın zevklerimi de belirlediğini yeni farkediyorum.
Metafor, anafor...

Seçimlerimizin ve eylemlerimizin sonuçları, birikip birikip, buharlı tren kütlesine ulaşıp, sonraki seçimlerimizi de önüne katıp, önüne katamadığı eylemlerimizi ezip geçip, bizi de kendi içinde yerden yere vurup, geri dönme fırsatı vermeyip, nereye kadar yol alırlar?
Bu trene dışardan bakanlar, içindeki insanların gözlerinin olmadığını görmeden, Train Of Consequences'i hatırlamazlar mı?

26.05.1993

Lisemin son sınıfındaydım. 1995'in ilkbahar aylarıydı.
Bazı sabahlar, Beşiktaş'ta üstgeçite çıkar, kulağımda müzikle, servis otobüsümün altımdan geçmesini beklerdim. Kendimi güçlü ve iyilik dolu hissederdim böylece...
Hangi parçam olduğunu bilmiyorum; bir yerlerimden biri, salaklık yaptığımı söylerdi. Ölü bir atı topukladığımı bilirdim. Yine de, ayaklar bana aitti ve aklımın peşinden gidebilmem için lazımdılar.
Şimdi, bana adam diyorlar.
Mutluluktan bihaber insanların arasında, mutlu olmaya çalışıyorum.
Kaç dakikalık adamım ben?

22 Mayıs 2008 Perşembe

dön bebeğim

Dönen şeyleri kim sevmez ki? Uçan daireler illa ki dönmez mi?

Uzun zaman için, dönen parçaların üzerinde sakladık bilgileri. Özellikle müzik, çentikli silindirler, plaklar, manyetik bant bobinleri, kompakt diskler (yoğun teker?) üzerinde dinleyicilere ulaştı ve ulaşıyor. Harddiskler (sert teker?), DVD'ler ve CD'ler, hala, bilgi depoları arasında önemli bir yere sahip. Flash bellekler gümbür gümbür geliyor gerçi...



Waterlooplein'deki bit pazarında, her seferinde mutlaka uğradığım tezgah, eski plakçınınkidir.

Plaklar çoğu müzik müptelası için koleksiyon parçası haline de gelmiş olsalar, çekiciliklerinden çok kaybetmediler. Dolayısıyla, Led Zeppelin, The Song Remains The Same'in 4 LP'lik yeni baskısını yayınladı.

Bu akşam, Pink Floyd odamdan çıkardım Ebru'yu ve salonuma yerleştirdim. Biraz serinledim sayesinde.

Uçakların motorlarına da hayranımdır. Sadece uçakların motorları değil, günlük kullanımdaki taşıtların hemen hepsinde, dönen parçalar hayatidir.

Street Fighter adlı arcade oyununda en sevdiğim karakter Chun Li'ydi. Çünkü "spinning bird kick" adında özel bir hareketiyle, düşmanına hayatta görebileceği en güzel tekmeleri atıyordu. Ciddiyetten uzak olsa da, bu hayali karakterin bu hareketi ile adlandırılmış bir şarkı bile var.


Hakan'ın parmağının ucunda çevirdiği düz eşyaların dönüşünü seyretmeyi severim ama, bir kadının beni parmağında çevirmesi düşüncesi midemi bulandırır.
Sıkıldım.
Yatağa döneyim.

22 Nisan 2008 Salı

jet bezi


Rakı, su, yağlı yoğurt, hıyar, zeytinyağı, kekik, fesleğen, pul biber, beyaz peynir, tahin helvası, ekmek, ton balığı, Incubus, şort, don, terlik

Daha sonra, Battle Of Evermore'a ve Stairway To Heaven'a tahammülsüzlük

Suicidegirls için bana poz verecek dövmeli hatun var mı?

Yaklaşan doğumgünümden korkuyorum!

Havalar da ısındı...
Terliyorum...

18 Nisan 2008 Cuma

penguen

Yakın arkadaşlarım, sıkça, benim Penguen ve Uykusuz kaynaklı mizah raporlarıma maruz kalırlar. Her hafta bu iki dergiyi almaya çalışırım. Genellikle, aldığım gün ikisini de birer seferde tamamen okurum. Hatta bazen, künye, sayfa başlıkları ve ilanlar gibi bölümlerin de detaylarına bakarım. Oralarda da, ince ve kendinden ödüllü ("burada bunu okuyan okuru tebrik ederiz" gibi...) esprilerin saklanıyor olabileceğini bilirim.
Yaşadığım zaman ve dünya ile, eski sevgilisinden nükteyle ama nahoş anıların baskısıyla bahseden adam havasında, dalga geçebilen; kafalarının içindeki cevherlere ve ellerindeki hünerlere hayran ve muhtaç olduğum bu bir avuç adamın değerini bilenler artsın istiyorum. Sabah Sabah Asap Bozan'ları, Zırtlar Vadisi'ni, Var mısın Mok musun'ları, Bindir Gece'leri takip edenler kadar, şu düzgün ve akıl ürünü rafine mizahı da takip edenler olsun istiyorum. Karikatürlerini de değil. Uzun yazı (kitap, araştırma, gerçek gazete) okuyamayan insansıların, bu dergilerdeki kısa yazıları okuyup, gerçek insan hayatının tadına bakabilmelerini istiyorum. Çelişik ifadeleriyle, acıyı mizah makyajıyla sunanlar var aralarında. Akıllarının en keskin virajlarından sağ salim kurtulabilen cümlelerini, okuyucularıyla paylaşan bu insanların emekleri için haftada sadece 3 lira veriyorum ama herhangi bir derbi maçtan alabileceğim zevkin kaç kat fazlasını aldığımı ölçemiyorum. 10 ile 10 bin arası bir sayı olabilir...

Kendilerinden izin almadan aktardığım için sorun olacağını sanmıyorum: Seyit Ali Aral rümuzuyla yazılan "İçli Köfte" köşesinde bu hafta, benim eski bir hayalimdan bahsedilmiş mesela. Dünyanın tüm sanat eserlerine duyduğum açlıkla ilgili olan hani... Farklı bir önerme kullanılmış ama eminim benimkiyle aynı dürtüyle filizlenmiştir. Bilme, tatma isteği...

"İçli Köfte" köşesinde yer alan, servis araçları ve belediye otobüslerindeki mutsuz insan yüzleriyle ilgili düşüncenin ve ilk sayfadaki "muşmula" köşesinde gördüğüm mevsimlik tarla işçilerinin trafik kazalarında ölmesiyle ilgili haberin desteğiyle aklıma gelenler:
Çölde trafik kazasında ölen ve Jim Morrison'u hayatı boyunca etkileyen kızılderililer ve yeryüzünden gerçek anlamıyla hala silinmemiş olan "Kölelik sistemi"oldu. Detaylandırsam okur musun?
Tamam o zaman, sağol.

Aslında Memo Tembelçizer'in "İddia ediyorum"u gibi olacak ama... Neyse... Zamanında iddia edenler, kallavi yapıtlarıyla ve benimkinden kilometrelerce daha derin fikirleri, araştırma, gözlem ve dayanaklarıyla iddia etmişlerdir zaten ya...

Servis araçlarında veya diğer toplu taşıma araçlarında istiflenerek işleri ve evleri arasında mekik dokuyan; adına enerjisini, yaratıcılığını, zamanını, mutluluğunu (hepsi birden emek oluyor galiba...) feda edip; karşılığında bu mekiği dokumaya devam etmesine yetecek kadar kazanan hepimiz, köle değil miyiz?

İddia edemedim işte.
Pardon, nankörlük de etmemeliyim...
Böyle olmasaydı, evim, arabam, televizyonum, neyim varsa, hiç biri bana ait olamazdı. Kendi mülküme ve hür irademe sahibim.
Hayatım ve günümün saatleri bana ait olmayabilir ama, en azından, seçimlerde aralarından seçim yapıp, değerli oyumu verebileceğim, bir sürü değerli insandan oluşan ve mevcut hemen her dünya görüşünü özgürce yansıtabilen bir sürü parti, beni benim adıma yönetmeye talip. Seçme özgürlüğüm var.
Köleler alınıp satılır. Kimse beni ve benim fikirlerimi satın alamaz. Pazarlık yaparım ama bu sadece özgür iradem sayesinde dalga geçme isteğim ve cesaretimden kaynaklanır. Zaten polis çağırırım hemen, onlar beni kurtarır.
(köleler, nankörlükle suçlanır mıydı ki?)
Köleler "mal"dır. Yazık. Bana kimse mal diyemez.
Ben, emeğimi en iyi fiyatı verene sunuyorum. Alıcıyı (işveren de diyorlar) seçmek tümüyle benim elimde. İstersem o firmada, istersem bu firmada çalışırım. Köle değilim ben.
Kral olduğumu sandığım anlardan birindeyim şu anda...
Az durup, çıkıcam.
Azdırıp çıkıcam.
Azdın mı?
Çok ayıp...
Otur yerine.
Bak, arıyorum polisi...
Beni karikatüristler böyle yaptı!
Onları da şikayet etmek lazım aslında...

Çölde devrilen kamyonda ölen kızılderililerin ruhları, Jim Morrison yolun o noktasından geçerken hala havada dolaşıyordur. Bazıları, küçük Jim'in yumurta kabuğu gibi narin dimağını doldururlar (kendi tasviridir). Şarkı sözü olarak da kullandığı bazı şiirlerinde, bu etkiyi yoğunca kullanmıştır rahmetli James.
Benzer bir darbeyi 2 gece önce yaşayan bir arkadaşım var.
Yeşilköy'de yediğimiz bir iş yemeğinden (hangi köle, sahibiyle içkili yemek yiyebilir ki?) dönerken Ataköy Konakları'nın (boklu derenin dibinde bok gibi dip dibebok gibi pahalı binalar... orda yaşayan varsa pardon...) önünde bir trafik kazası gördük. Kaç araba hasar görmüştü anlamadık ama bir arabanın takla atmış olduğundan, ciddi yaralanmış en az bir kişi olduğundan benim şüphem olmadı. Ortamdaki acil yardım ekiplerinin çokluğundan ve düzeltilen arabanın görüntüsünden hayli etkilendik. Sarsıldık.

Bu sabah annemim telefonuyla uyandım. Hayır, annemin cep telefonuna sarılarak uyumamıştım. Annemin beni araması sonucu çalan kendi cep telefonumun sesiyle uyandım demek istedim. Evet.
Yaklaşık bir haftadır ağır durumda olan teyzemiz (annemin öz teyzesi) vefat etmişti. Cenazesi Ataköy 5. Kısım Camii'nden kalkacaktı.
Kendimi çok yalnız hissettiğim dedemin cenazesinden beri, o caminin önünden geçmemeye çalışırken, bugün tekrar avlusuna girmem gerektiğini anladım.
Melahat Teyze'nin evlatlarının ve 63 senedir bir tek günü bile ayrı geçirmediği kocası Kerim Amca'nın ne hissettiklerini merak ettim.
Vakti yaklaşınca camideydim.
Bir cenaze daha vardı. Melahat Teyze'nin oğullarından Mesut Abi'nin eski arkadaşı bir Bakırköy esnafıymış.
Yani o camiden bugün kalkan iki cenaze de Mesut Abi'nin -derece farklarıyla tabii ki- yakınıydı.
Benim açımdan ilginç ve kafa yorucu ve üzüntü çoğaltıcı olan yanı ise, diğer merhumun, iki gece önce gördüğüm kazada kaybedilmiş bir insan olmasıydı.
Kafam karıştı.

Etki alanımız dışında olduğundan hiç şüphe duymadığımız tek şey ölümken, kendisini ilgi alanımızdan çıkarmakta neden bu kadar zorlanıyoruz?
Hayatımızın nesidir ölüm? Komşusu? Tersi? Sonu? Başı? Rengi? Kabı? Işığı? Sınırı?
Nesidir?

17 Nisan 2008 Perşembe

gerçek iş

Nasılsın?
İş buldum sana...
Fransa'da 13. yüzyıl teknikleriyle, 13. yüzyıl şatosu inşa ediliyor. 1997'de başlamışlar. 25 senede bitirmeyi amaçlıyorlar.













http://www.guedelon.fr/

Bence bir bak.
O zamanın teknikleriyle yapılmış yemekleri yiyerek yaşamak; o zamanın teknik ve aletlerini kullanarak Avrupa'da bir şatonun inşasına katkıda bulunmak çok heyecan verici bir fikir.
Ya da boşver sen. Evinde TV karşısında oturup, sentetik şeyleri yemeye devam et. Olmayan sorunlarla boğuşurken, "air-conditioning" havası soluyarak güç toplarsın.
Ben gitmeye çalışayım.
Gidersem, oralardan güvercinle mektup gönderirim sana...

13 Nisan 2008 Pazar

Pinotage

Ağzımı ağzına yaklaştırdığımda aldığım kokuyla keyifleniyorum. Hele ki dilim içindeki kırmızıyla boyanmasın; saniyelere kalmıyor, gülümsüyorum. Şarap dolu kadehim, seni seviyorum!

-------------------------------------

Bir tek ilişki bilmiyorum ki, eşlerden biri uzunca bir süre için fiziksel olarak uzaklaştığında, hatun, ilişkiyi yok etmemiş olsun... Kimi insanca, kimi kahpece yapıyor bunu. Aldatıp yakalanan da oluyor, "sevgilim ben başkasını buldum" diye mesaj atan da; telefonlara çıkmayarak "halleden"i de gördüm, mektup yazıp materyalist yaklaşanı da... Erkekler duygusuz ya, ondan hakediyorlar bu ilkellikleri. Beni bu önyargılara sürükleyen tüm hatunlara, GGG videolarında parlak kariyerler diliyorum. Değerinizi arkadaşlarım bilememiştir herhalde, onlar bilsin inşallah.

-------------------------------------

Ölüme çok yakın bir insanın en yakınında olmaktan korkmakta haklı mıyım?
Açık denizde, dev bir dalganın dibine kadar gidip, altından geçmesine izin verip, kıyıda yarattığı yıkımı çok sonra görmek ve evsiz, ailesiz kaldığını çok sonra idrak etmek mi iyidir; yoksa o dev dalgayı kıyıda karşılamak mı? Dağın tepesine yerleşsem, depremlerle başedebilir miyim?

-------------------------------------

PHTFQ ve PHTCB modellerimle gurur duyuyorum.

8 Nisan 2008 Salı

nöronlararası seyahat

Her hafta Çarşamba günleri, bir Penguen bir de Uykusuz alıp, ruhuma tahin pekmez sürüyorum.
Geçen hafta okuduğum "Aynı evde yaşayan 2 devlet memurunun maceraları" köşesinde kullanılan "enivicivokke" yi dilime pelesenk ettim ve "pelesenkle mutlu olmanın yolları" başlıklı kitap yazmak istiyorum.

Az önce uyandım. Gece çalışmıştım yine.
Sanırım son 12 yıldır, sadece MNG'de çalıştığım 8 ay boyunca geceleri düzenli uyudum. Evet. Eminim.
MNG'ye ilk girdiğimde, askerlik sonrası ilk işim olduğu içindi sanırım, afallamıştım. Daha önceki işlerimden ve işyerlerimden çok farklı bir yapılanması vardı. Daha rahattı. O kadar rahattı ki, internetten indirdiğimiz bazı oyunları oynamaya zaman bile kalıyordu.
(Dallarda seke seke Jane seven Tarzan oyunu...)

Uyanmadan önce rüya ile düşünce arası bir hayaldeydim. Evimde küçük bir çocuk dolaşıyordu. Bana benziyordu. DVD'lerimin durduğu dolaba baktı. Eski manyetik kasetlerimin durduğu saçma rafa gözlerini dikti sonra. Annesinin nerede olduğunu soracak diye korktum. Kolay rüyalar görmez miyim ben yahu?

4 Nisan 2008 Cuma

Heineken

Hain iken keyif veren altın sarısı barut, alçak topraklardan...
Şimdi, konu şu:
Senle paylaşarak zevk alabileceğimi düşündüğüm bir konu bulamıyorum artık.
Sunarak veya hakkında soru işaretli gözlerle yüzüne bakarak tatmin olabileceğim şeyler tükendi sanırım.
Bu yazı son kurşunum olabilir.
Yine de iyi hissediyorum.
Sanırım, bu klavyenin tuşlarına dokunmak, sana dokunmaktan daha zevkli hale geldi.
Üzülmemek elde ve mümkün değil. Eldeyse mümkün müdür zaten?
Sarhoşken birini öpmek gibi hissetiriyor bunları yazmak.
Ayık bünyenin tepkisini, iki taraf için de getireceklerini ve götüreceklerini, saniyeler sonrasının hazzını veya elemini bilememek önemsizdir ya... Öyle rahat bir seyahat, şu anda parmaklarımınki...
Severek sırtında dolaşıyorlar sanki...
Hissetmedin hiç.
Merakından hemen kurtul, senle ilgili değil ki!

İlk nefesimizde savrulmuştun zaten.
Ben özgürlüğümün tadını çıkarıp, şımarıyorum.

5 Mart 2008 Çarşamba

502

Hiç inatçı değilim!
Bazı batıl inançlarım var lakin...
Benim için iyi ve önemli bir değişiklik bekliyorsam; bunu ne kadar çok kişi bilirse, o kadar muhtemellikle iptal olur.
Kötü hislerimin hemen hepsinden, Megadeth dinleyip bira içerek kurtulabilirim.

Bu sabah uyandığımda da üstümde bir kamyon toprak vardı. Silkeleyip ve silkelenip kalktıktan ancak bir saat sonra, kendimi evin dışına atabildim.
Hava güzel kokuyordu, Arctic Monkeys yine havasındaydı. Adımlarım sağlam, yüzüm güleçti. Ensemde biraz toprak kalmıştı ama çok da ağırlık yapmıyordu. (Yumuşak bir masajla, hissedilmekten vazgeçirilebilecek bir ağırlıktaki ağrıdan söz ediyorum anlayanlara... Anlamayanlara, kozmetik ürünü önermek isterdim ama birikimim kısıtlı...)
Çakma İtalyan kafesinin kapısı kapanmadan önce Uykusuz Penguen'leri okşadım.
Venedik resimlerinden, bazı arkadaşlarımın teferonlarıyla çıktım. Hoşnut değildim, halimden memnun olamamaktan.
Ödedim ve eve döndüm.
Uzandım.
Alçaklara uzanıp, yukarı eğilmelerine yardım etmek için uğraştığım bir rüyadan yine teferon sesiyle uyandırıldım.
Müdahale zamanı gelmişti de geçiyordu bile. (Bağlaçlara aşığım galiba...)
Habil ve Kabil'den beri kardeş olduğumuzu unutanlara yakınlığımızı sinsice hatırlatmak isteyip, en yumuşak tavrımı takınıp, cinsel dürtülere tövbe etmeye çalıştım. Bir Efes Dark açıp, sayısal teknoloji harikası sabun şekilli aletten Dave Mustaine'e Good Mourning, Black Friday'i bağırtmaya başlayana kadar, Yoda yobazlığının en yoğun güzelliklerinde 10 dakikalık bir işkenceye maruz bıraktım kendimi. Sonra, kanatlı kurtarıcım arz-ı endam etti salonumun duvarlarından. Kucaklaştık ve irtifa kazandık.
Burda, yukarda, çok iyiyim şimdi...

Buyrun: (Good Mourning, Black Friday - Megadeth)

Hey, I don't feel so good.
Something's not right,
Something's coming over me
What the fuck is this?
Killer, intruder, homicidal man.
If you see me coming, run as fast as you can.
A blood thirsty demon who's stalking the street.
I hack up my victims like pieces of meat.
Blood thirsty demon, sinister fiend,
Bludgeonous slaughters, my evil deeds.
My hammer's a cold piece of blood-lethal steel.
I grin while you writhe with the pain that I deal.
Swinging the hammer, I hack through their heads,
Deviant defilers, you're next to be dead.
I unleash my hammer with sadistic intent.
Pounding, surrounding, slamming through your head.
Yeah! Their bodies convulse, in agony, and, pain.
I mangle their faces, till no features remain.
A blade for the butchering, I cut them to shreds.
First take out the organs, then cut off the head.
The remains of flesh now sop under my feet.
One more bloody massacre, the murders' complete.
I seek to dismember, a sadist fiend.
And, blood baths are my way of getting clean.
I lurk in the alleys, wait for the kill.
I have no remorse for the blood that I spill
A merciless butcher who lives underground.
I'm out to destroy you and ,
I will, cut you down.
I see you, and,
I'm waiting , for Black Friday.
Killer, intruder, homicidal man.
If you see me coming, run as fast as you can.
A blood thirsty demon who's stalking the street.
I hack up my victims like pieces of meat.
I lurk in the alleys, wait for the kill.
I have no remorse for the blood that I spill
A merciless butcher who lives underground.
I'm out to destroy you and ,
I will, cut you down.
It's Black Friday, paint the devil on the wall.

Şimdi ne iyi var, ne kötü; ne güzel var, ne çirkin; ne haz var, ne elem; ne doğru var, ne yanlış...
Ben varım ve benim kokum var!

Anlamadın mı?
Sağlık olsun, yak bir sigara veya beni durdurmaya çalış.