26 Mayıs 2008 Pazartesi

ateşe atla


Çok keyifli görüntülere bağlantı koymuştum sağ tarafa.

Gelin görün ki, var olan en katı, köhne, sevgisiz, anlaşmaz ve anlaşılmaz kültürlerden birinin uzantısı olan kontrol adamcıkları tarafından, bu güzelliklere buradan bakmamız engelleniyor.

Yakında, birinin blogu yüzünden bu domaini de erişilmez kılarlar, tam olur. Oysa ben sansürün paha biçilemez işlevi ve yüce, ulu, kocaman, en değerli, azametli, paha biçilemez, evrene eşdeğer Türk Milleti hakkında, en kıvançlı halimle, naçizane övgüler yazacaktım. Neyse...


Göbeğim ve çevresindeki yağ öbeği büyüyor, büyüyordu.
Bisikletime bakıyor, bakıyordum.
Geceleri durmadan çalışıyor, çalışıyordum.
Gündüzleri de uyumaktan ve sersem sepelek dinlenmekten, harekete, bisiklete, sosyalleşmeye fırsat bulamıyor, bulamıyordum.
Evde içiyor, içiyor ve kötü besleniyor, besleniyordum.
Bu böyle olmaz, olamazdı. Böyle gitmezdi, gitmemeliydi. Memeliydi.
Dikkatli olcam artık. Az içicem falan. Fındık yir min?

Bülent Üstün, ayrılık modundan çıktı sonunda; prensiplerine geri döndü sağolsun.

BAAL'ın pilav günündeydik dün. "13 sene olmuş lan!" diye diye girdik bahçeden. Şaşıra şaşıra, hemen yoruldum ben. Bizim sınıftan sadece Fatma, Tori, Hande, Umut ve ben vardık. C'ler yine kaynaşık toplaşık kalabalıklardı. "Maç yapalım mı?" diyecek oldum, eski günleri hatırlayıp sustum.
Bir ara, mezuniyetlerinin 50. yıllarını kutlayan birilerini anons ettiler. İrkildik. Funda "2045" dedi.
Döner, pilav, kemalpaşa yiyip; ayran ve su içtim.
Okulun içinde dolaşıp, geyik yaptık. Bizim sınıfta voleybol topu buldum. Tori'yle sektirdik azıcık.
Üst bahçeden genel dikiz yapmak pek eğlenceliymiş, hatırladım.
Bizim zamanın efsane kızlarından birinin, bahçede tek başına ve genişlemiş çapıyla dolaştığını görünce, insanlığım tuttu.

Bir süre sonra sıkıldık ve çıktık mekandan.

Alperler'le baraber Cihangir'e gidip, önce Kahvealtı'na oturduk. Sonra Tuna'nın mekanında ziyafet çektik kendimize. Kediler vardı heryerde.

Baydım yine ben.

23 Mayıs 2008 Cuma

kumar

Aklı, eli ve dili iyi çalışan onca insan evladı varken, neden sadece bazılarının çalışmalarına fazlasıyla takılırım?
Sanırım, cevap, yakınlık kurabilmekle ilgili...
Sanırım, anlam çıkarma takıntımın zevklerimi de belirlediğini yeni farkediyorum.
Metafor, anafor...

Seçimlerimizin ve eylemlerimizin sonuçları, birikip birikip, buharlı tren kütlesine ulaşıp, sonraki seçimlerimizi de önüne katıp, önüne katamadığı eylemlerimizi ezip geçip, bizi de kendi içinde yerden yere vurup, geri dönme fırsatı vermeyip, nereye kadar yol alırlar?
Bu trene dışardan bakanlar, içindeki insanların gözlerinin olmadığını görmeden, Train Of Consequences'i hatırlamazlar mı?

26.05.1993

Lisemin son sınıfındaydım. 1995'in ilkbahar aylarıydı.
Bazı sabahlar, Beşiktaş'ta üstgeçite çıkar, kulağımda müzikle, servis otobüsümün altımdan geçmesini beklerdim. Kendimi güçlü ve iyilik dolu hissederdim böylece...
Hangi parçam olduğunu bilmiyorum; bir yerlerimden biri, salaklık yaptığımı söylerdi. Ölü bir atı topukladığımı bilirdim. Yine de, ayaklar bana aitti ve aklımın peşinden gidebilmem için lazımdılar.
Şimdi, bana adam diyorlar.
Mutluluktan bihaber insanların arasında, mutlu olmaya çalışıyorum.
Kaç dakikalık adamım ben?

22 Mayıs 2008 Perşembe

dön bebeğim

Dönen şeyleri kim sevmez ki? Uçan daireler illa ki dönmez mi?

Uzun zaman için, dönen parçaların üzerinde sakladık bilgileri. Özellikle müzik, çentikli silindirler, plaklar, manyetik bant bobinleri, kompakt diskler (yoğun teker?) üzerinde dinleyicilere ulaştı ve ulaşıyor. Harddiskler (sert teker?), DVD'ler ve CD'ler, hala, bilgi depoları arasında önemli bir yere sahip. Flash bellekler gümbür gümbür geliyor gerçi...



Waterlooplein'deki bit pazarında, her seferinde mutlaka uğradığım tezgah, eski plakçınınkidir.

Plaklar çoğu müzik müptelası için koleksiyon parçası haline de gelmiş olsalar, çekiciliklerinden çok kaybetmediler. Dolayısıyla, Led Zeppelin, The Song Remains The Same'in 4 LP'lik yeni baskısını yayınladı.

Bu akşam, Pink Floyd odamdan çıkardım Ebru'yu ve salonuma yerleştirdim. Biraz serinledim sayesinde.

Uçakların motorlarına da hayranımdır. Sadece uçakların motorları değil, günlük kullanımdaki taşıtların hemen hepsinde, dönen parçalar hayatidir.

Street Fighter adlı arcade oyununda en sevdiğim karakter Chun Li'ydi. Çünkü "spinning bird kick" adında özel bir hareketiyle, düşmanına hayatta görebileceği en güzel tekmeleri atıyordu. Ciddiyetten uzak olsa da, bu hayali karakterin bu hareketi ile adlandırılmış bir şarkı bile var.


Hakan'ın parmağının ucunda çevirdiği düz eşyaların dönüşünü seyretmeyi severim ama, bir kadının beni parmağında çevirmesi düşüncesi midemi bulandırır.
Sıkıldım.
Yatağa döneyim.

22 Nisan 2008 Salı

jet bezi


Rakı, su, yağlı yoğurt, hıyar, zeytinyağı, kekik, fesleğen, pul biber, beyaz peynir, tahin helvası, ekmek, ton balığı, Incubus, şort, don, terlik

Daha sonra, Battle Of Evermore'a ve Stairway To Heaven'a tahammülsüzlük

Suicidegirls için bana poz verecek dövmeli hatun var mı?

Yaklaşan doğumgünümden korkuyorum!

Havalar da ısındı...
Terliyorum...

18 Nisan 2008 Cuma

penguen

Yakın arkadaşlarım, sıkça, benim Penguen ve Uykusuz kaynaklı mizah raporlarıma maruz kalırlar. Her hafta bu iki dergiyi almaya çalışırım. Genellikle, aldığım gün ikisini de birer seferde tamamen okurum. Hatta bazen, künye, sayfa başlıkları ve ilanlar gibi bölümlerin de detaylarına bakarım. Oralarda da, ince ve kendinden ödüllü ("burada bunu okuyan okuru tebrik ederiz" gibi...) esprilerin saklanıyor olabileceğini bilirim.
Yaşadığım zaman ve dünya ile, eski sevgilisinden nükteyle ama nahoş anıların baskısıyla bahseden adam havasında, dalga geçebilen; kafalarının içindeki cevherlere ve ellerindeki hünerlere hayran ve muhtaç olduğum bu bir avuç adamın değerini bilenler artsın istiyorum. Sabah Sabah Asap Bozan'ları, Zırtlar Vadisi'ni, Var mısın Mok musun'ları, Bindir Gece'leri takip edenler kadar, şu düzgün ve akıl ürünü rafine mizahı da takip edenler olsun istiyorum. Karikatürlerini de değil. Uzun yazı (kitap, araştırma, gerçek gazete) okuyamayan insansıların, bu dergilerdeki kısa yazıları okuyup, gerçek insan hayatının tadına bakabilmelerini istiyorum. Çelişik ifadeleriyle, acıyı mizah makyajıyla sunanlar var aralarında. Akıllarının en keskin virajlarından sağ salim kurtulabilen cümlelerini, okuyucularıyla paylaşan bu insanların emekleri için haftada sadece 3 lira veriyorum ama herhangi bir derbi maçtan alabileceğim zevkin kaç kat fazlasını aldığımı ölçemiyorum. 10 ile 10 bin arası bir sayı olabilir...

Kendilerinden izin almadan aktardığım için sorun olacağını sanmıyorum: Seyit Ali Aral rümuzuyla yazılan "İçli Köfte" köşesinde bu hafta, benim eski bir hayalimdan bahsedilmiş mesela. Dünyanın tüm sanat eserlerine duyduğum açlıkla ilgili olan hani... Farklı bir önerme kullanılmış ama eminim benimkiyle aynı dürtüyle filizlenmiştir. Bilme, tatma isteği...

"İçli Köfte" köşesinde yer alan, servis araçları ve belediye otobüslerindeki mutsuz insan yüzleriyle ilgili düşüncenin ve ilk sayfadaki "muşmula" köşesinde gördüğüm mevsimlik tarla işçilerinin trafik kazalarında ölmesiyle ilgili haberin desteğiyle aklıma gelenler:
Çölde trafik kazasında ölen ve Jim Morrison'u hayatı boyunca etkileyen kızılderililer ve yeryüzünden gerçek anlamıyla hala silinmemiş olan "Kölelik sistemi"oldu. Detaylandırsam okur musun?
Tamam o zaman, sağol.

Aslında Memo Tembelçizer'in "İddia ediyorum"u gibi olacak ama... Neyse... Zamanında iddia edenler, kallavi yapıtlarıyla ve benimkinden kilometrelerce daha derin fikirleri, araştırma, gözlem ve dayanaklarıyla iddia etmişlerdir zaten ya...

Servis araçlarında veya diğer toplu taşıma araçlarında istiflenerek işleri ve evleri arasında mekik dokuyan; adına enerjisini, yaratıcılığını, zamanını, mutluluğunu (hepsi birden emek oluyor galiba...) feda edip; karşılığında bu mekiği dokumaya devam etmesine yetecek kadar kazanan hepimiz, köle değil miyiz?

İddia edemedim işte.
Pardon, nankörlük de etmemeliyim...
Böyle olmasaydı, evim, arabam, televizyonum, neyim varsa, hiç biri bana ait olamazdı. Kendi mülküme ve hür irademe sahibim.
Hayatım ve günümün saatleri bana ait olmayabilir ama, en azından, seçimlerde aralarından seçim yapıp, değerli oyumu verebileceğim, bir sürü değerli insandan oluşan ve mevcut hemen her dünya görüşünü özgürce yansıtabilen bir sürü parti, beni benim adıma yönetmeye talip. Seçme özgürlüğüm var.
Köleler alınıp satılır. Kimse beni ve benim fikirlerimi satın alamaz. Pazarlık yaparım ama bu sadece özgür iradem sayesinde dalga geçme isteğim ve cesaretimden kaynaklanır. Zaten polis çağırırım hemen, onlar beni kurtarır.
(köleler, nankörlükle suçlanır mıydı ki?)
Köleler "mal"dır. Yazık. Bana kimse mal diyemez.
Ben, emeğimi en iyi fiyatı verene sunuyorum. Alıcıyı (işveren de diyorlar) seçmek tümüyle benim elimde. İstersem o firmada, istersem bu firmada çalışırım. Köle değilim ben.
Kral olduğumu sandığım anlardan birindeyim şu anda...
Az durup, çıkıcam.
Azdırıp çıkıcam.
Azdın mı?
Çok ayıp...
Otur yerine.
Bak, arıyorum polisi...
Beni karikatüristler böyle yaptı!
Onları da şikayet etmek lazım aslında...

Çölde devrilen kamyonda ölen kızılderililerin ruhları, Jim Morrison yolun o noktasından geçerken hala havada dolaşıyordur. Bazıları, küçük Jim'in yumurta kabuğu gibi narin dimağını doldururlar (kendi tasviridir). Şarkı sözü olarak da kullandığı bazı şiirlerinde, bu etkiyi yoğunca kullanmıştır rahmetli James.
Benzer bir darbeyi 2 gece önce yaşayan bir arkadaşım var.
Yeşilköy'de yediğimiz bir iş yemeğinden (hangi köle, sahibiyle içkili yemek yiyebilir ki?) dönerken Ataköy Konakları'nın (boklu derenin dibinde bok gibi dip dibebok gibi pahalı binalar... orda yaşayan varsa pardon...) önünde bir trafik kazası gördük. Kaç araba hasar görmüştü anlamadık ama bir arabanın takla atmış olduğundan, ciddi yaralanmış en az bir kişi olduğundan benim şüphem olmadı. Ortamdaki acil yardım ekiplerinin çokluğundan ve düzeltilen arabanın görüntüsünden hayli etkilendik. Sarsıldık.

Bu sabah annemim telefonuyla uyandım. Hayır, annemin cep telefonuna sarılarak uyumamıştım. Annemin beni araması sonucu çalan kendi cep telefonumun sesiyle uyandım demek istedim. Evet.
Yaklaşık bir haftadır ağır durumda olan teyzemiz (annemin öz teyzesi) vefat etmişti. Cenazesi Ataköy 5. Kısım Camii'nden kalkacaktı.
Kendimi çok yalnız hissettiğim dedemin cenazesinden beri, o caminin önünden geçmemeye çalışırken, bugün tekrar avlusuna girmem gerektiğini anladım.
Melahat Teyze'nin evlatlarının ve 63 senedir bir tek günü bile ayrı geçirmediği kocası Kerim Amca'nın ne hissettiklerini merak ettim.
Vakti yaklaşınca camideydim.
Bir cenaze daha vardı. Melahat Teyze'nin oğullarından Mesut Abi'nin eski arkadaşı bir Bakırköy esnafıymış.
Yani o camiden bugün kalkan iki cenaze de Mesut Abi'nin -derece farklarıyla tabii ki- yakınıydı.
Benim açımdan ilginç ve kafa yorucu ve üzüntü çoğaltıcı olan yanı ise, diğer merhumun, iki gece önce gördüğüm kazada kaybedilmiş bir insan olmasıydı.
Kafam karıştı.

Etki alanımız dışında olduğundan hiç şüphe duymadığımız tek şey ölümken, kendisini ilgi alanımızdan çıkarmakta neden bu kadar zorlanıyoruz?
Hayatımızın nesidir ölüm? Komşusu? Tersi? Sonu? Başı? Rengi? Kabı? Işığı? Sınırı?
Nesidir?

17 Nisan 2008 Perşembe

gerçek iş

Nasılsın?
İş buldum sana...
Fransa'da 13. yüzyıl teknikleriyle, 13. yüzyıl şatosu inşa ediliyor. 1997'de başlamışlar. 25 senede bitirmeyi amaçlıyorlar.













http://www.guedelon.fr/

Bence bir bak.
O zamanın teknikleriyle yapılmış yemekleri yiyerek yaşamak; o zamanın teknik ve aletlerini kullanarak Avrupa'da bir şatonun inşasına katkıda bulunmak çok heyecan verici bir fikir.
Ya da boşver sen. Evinde TV karşısında oturup, sentetik şeyleri yemeye devam et. Olmayan sorunlarla boğuşurken, "air-conditioning" havası soluyarak güç toplarsın.
Ben gitmeye çalışayım.
Gidersem, oralardan güvercinle mektup gönderirim sana...

13 Nisan 2008 Pazar

Pinotage

Ağzımı ağzına yaklaştırdığımda aldığım kokuyla keyifleniyorum. Hele ki dilim içindeki kırmızıyla boyanmasın; saniyelere kalmıyor, gülümsüyorum. Şarap dolu kadehim, seni seviyorum!

-------------------------------------

Bir tek ilişki bilmiyorum ki, eşlerden biri uzunca bir süre için fiziksel olarak uzaklaştığında, hatun, ilişkiyi yok etmemiş olsun... Kimi insanca, kimi kahpece yapıyor bunu. Aldatıp yakalanan da oluyor, "sevgilim ben başkasını buldum" diye mesaj atan da; telefonlara çıkmayarak "halleden"i de gördüm, mektup yazıp materyalist yaklaşanı da... Erkekler duygusuz ya, ondan hakediyorlar bu ilkellikleri. Beni bu önyargılara sürükleyen tüm hatunlara, GGG videolarında parlak kariyerler diliyorum. Değerinizi arkadaşlarım bilememiştir herhalde, onlar bilsin inşallah.

-------------------------------------

Ölüme çok yakın bir insanın en yakınında olmaktan korkmakta haklı mıyım?
Açık denizde, dev bir dalganın dibine kadar gidip, altından geçmesine izin verip, kıyıda yarattığı yıkımı çok sonra görmek ve evsiz, ailesiz kaldığını çok sonra idrak etmek mi iyidir; yoksa o dev dalgayı kıyıda karşılamak mı? Dağın tepesine yerleşsem, depremlerle başedebilir miyim?

-------------------------------------

PHTFQ ve PHTCB modellerimle gurur duyuyorum.

8 Nisan 2008 Salı

nöronlararası seyahat

Her hafta Çarşamba günleri, bir Penguen bir de Uykusuz alıp, ruhuma tahin pekmez sürüyorum.
Geçen hafta okuduğum "Aynı evde yaşayan 2 devlet memurunun maceraları" köşesinde kullanılan "enivicivokke" yi dilime pelesenk ettim ve "pelesenkle mutlu olmanın yolları" başlıklı kitap yazmak istiyorum.

Az önce uyandım. Gece çalışmıştım yine.
Sanırım son 12 yıldır, sadece MNG'de çalıştığım 8 ay boyunca geceleri düzenli uyudum. Evet. Eminim.
MNG'ye ilk girdiğimde, askerlik sonrası ilk işim olduğu içindi sanırım, afallamıştım. Daha önceki işlerimden ve işyerlerimden çok farklı bir yapılanması vardı. Daha rahattı. O kadar rahattı ki, internetten indirdiğimiz bazı oyunları oynamaya zaman bile kalıyordu.
(Dallarda seke seke Jane seven Tarzan oyunu...)

Uyanmadan önce rüya ile düşünce arası bir hayaldeydim. Evimde küçük bir çocuk dolaşıyordu. Bana benziyordu. DVD'lerimin durduğu dolaba baktı. Eski manyetik kasetlerimin durduğu saçma rafa gözlerini dikti sonra. Annesinin nerede olduğunu soracak diye korktum. Kolay rüyalar görmez miyim ben yahu?

4 Nisan 2008 Cuma

Heineken

Hain iken keyif veren altın sarısı barut, alçak topraklardan...
Şimdi, konu şu:
Senle paylaşarak zevk alabileceğimi düşündüğüm bir konu bulamıyorum artık.
Sunarak veya hakkında soru işaretli gözlerle yüzüne bakarak tatmin olabileceğim şeyler tükendi sanırım.
Bu yazı son kurşunum olabilir.
Yine de iyi hissediyorum.
Sanırım, bu klavyenin tuşlarına dokunmak, sana dokunmaktan daha zevkli hale geldi.
Üzülmemek elde ve mümkün değil. Eldeyse mümkün müdür zaten?
Sarhoşken birini öpmek gibi hissetiriyor bunları yazmak.
Ayık bünyenin tepkisini, iki taraf için de getireceklerini ve götüreceklerini, saniyeler sonrasının hazzını veya elemini bilememek önemsizdir ya... Öyle rahat bir seyahat, şu anda parmaklarımınki...
Severek sırtında dolaşıyorlar sanki...
Hissetmedin hiç.
Merakından hemen kurtul, senle ilgili değil ki!

İlk nefesimizde savrulmuştun zaten.
Ben özgürlüğümün tadını çıkarıp, şımarıyorum.

5 Mart 2008 Çarşamba

502

Hiç inatçı değilim!
Bazı batıl inançlarım var lakin...
Benim için iyi ve önemli bir değişiklik bekliyorsam; bunu ne kadar çok kişi bilirse, o kadar muhtemellikle iptal olur.
Kötü hislerimin hemen hepsinden, Megadeth dinleyip bira içerek kurtulabilirim.

Bu sabah uyandığımda da üstümde bir kamyon toprak vardı. Silkeleyip ve silkelenip kalktıktan ancak bir saat sonra, kendimi evin dışına atabildim.
Hava güzel kokuyordu, Arctic Monkeys yine havasındaydı. Adımlarım sağlam, yüzüm güleçti. Ensemde biraz toprak kalmıştı ama çok da ağırlık yapmıyordu. (Yumuşak bir masajla, hissedilmekten vazgeçirilebilecek bir ağırlıktaki ağrıdan söz ediyorum anlayanlara... Anlamayanlara, kozmetik ürünü önermek isterdim ama birikimim kısıtlı...)
Çakma İtalyan kafesinin kapısı kapanmadan önce Uykusuz Penguen'leri okşadım.
Venedik resimlerinden, bazı arkadaşlarımın teferonlarıyla çıktım. Hoşnut değildim, halimden memnun olamamaktan.
Ödedim ve eve döndüm.
Uzandım.
Alçaklara uzanıp, yukarı eğilmelerine yardım etmek için uğraştığım bir rüyadan yine teferon sesiyle uyandırıldım.
Müdahale zamanı gelmişti de geçiyordu bile. (Bağlaçlara aşığım galiba...)
Habil ve Kabil'den beri kardeş olduğumuzu unutanlara yakınlığımızı sinsice hatırlatmak isteyip, en yumuşak tavrımı takınıp, cinsel dürtülere tövbe etmeye çalıştım. Bir Efes Dark açıp, sayısal teknoloji harikası sabun şekilli aletten Dave Mustaine'e Good Mourning, Black Friday'i bağırtmaya başlayana kadar, Yoda yobazlığının en yoğun güzelliklerinde 10 dakikalık bir işkenceye maruz bıraktım kendimi. Sonra, kanatlı kurtarıcım arz-ı endam etti salonumun duvarlarından. Kucaklaştık ve irtifa kazandık.
Burda, yukarda, çok iyiyim şimdi...

Buyrun: (Good Mourning, Black Friday - Megadeth)

Hey, I don't feel so good.
Something's not right,
Something's coming over me
What the fuck is this?
Killer, intruder, homicidal man.
If you see me coming, run as fast as you can.
A blood thirsty demon who's stalking the street.
I hack up my victims like pieces of meat.
Blood thirsty demon, sinister fiend,
Bludgeonous slaughters, my evil deeds.
My hammer's a cold piece of blood-lethal steel.
I grin while you writhe with the pain that I deal.
Swinging the hammer, I hack through their heads,
Deviant defilers, you're next to be dead.
I unleash my hammer with sadistic intent.
Pounding, surrounding, slamming through your head.
Yeah! Their bodies convulse, in agony, and, pain.
I mangle their faces, till no features remain.
A blade for the butchering, I cut them to shreds.
First take out the organs, then cut off the head.
The remains of flesh now sop under my feet.
One more bloody massacre, the murders' complete.
I seek to dismember, a sadist fiend.
And, blood baths are my way of getting clean.
I lurk in the alleys, wait for the kill.
I have no remorse for the blood that I spill
A merciless butcher who lives underground.
I'm out to destroy you and ,
I will, cut you down.
I see you, and,
I'm waiting , for Black Friday.
Killer, intruder, homicidal man.
If you see me coming, run as fast as you can.
A blood thirsty demon who's stalking the street.
I hack up my victims like pieces of meat.
I lurk in the alleys, wait for the kill.
I have no remorse for the blood that I spill
A merciless butcher who lives underground.
I'm out to destroy you and ,
I will, cut you down.
It's Black Friday, paint the devil on the wall.

Şimdi ne iyi var, ne kötü; ne güzel var, ne çirkin; ne haz var, ne elem; ne doğru var, ne yanlış...
Ben varım ve benim kokum var!

Anlamadın mı?
Sağlık olsun, yak bir sigara veya beni durdurmaya çalış.

28 Şubat 2008 Perşembe

popo çayı

Almak isteyene, televizyon reklamları bile eğitim sunabiliyor.

Bir bankanın çevreci (çevre üreten veya satan?) müşterilerini hedefleyen bir kredi kartı var. Reklamı ise, dünyanın uzaydan çekilmiş görüntüsünün üzerine, kalın sesiyle İngilizce sözcükler söyleyerek Hollywood filmi fragmanı havası veren adamın kükremesiyle başlıyor. Sonunda "Bi' şey yapalım" bağlantısıyla, bu çevreci kartın, çevreci özellikleri sıralanıyor: Kart gönderim zarfları dönüşümlü kağıttan mamul; ekstreler e-posta olarak iletiliyor; en can alıcı özelliği ise, biriken puanların bir kısmı çevreci aktivitelere bağışlanıyor.

Aynı bankanın bir de esnek mi esnek bir kartı var.
O kadar esnek ki, müşteriler bu kartın üzerine kendi tercihlerine göre resim, desen, tasarım koydurabiliyorlar. Sanırım bu esnek karta başvuracağım ve üzerine popomun resmini basmalarını isteyeceğim.

Demek ki neymiş, bankalar sadece kar etmek amacıyla çalışmazlarmış; hayırlı eylemleri de oluyormuş.

Dünyada pazarlanmayacak şey var mı?

-------------------------

Fırsat ve güç verilse, şu andaki halin için kimlere teşekkür ederdin?
Kimleri öfkeyle suçlardın? Kimlerin hatalarını affederdin?
Durumundan ne kadar memnunsun?
Hayatına, her sabah yeni bir gülümsemeyle mi devam ediyorsun; yoksa, nefeslerinden usandın mı?
Hep gülümseyen yüzün, bana yine bir şarkıyı hatırlattı. Hangisi olduğunu boşver. Vaktin olsaydı, sen zaten mırıldanıyor olurdun.
En iyisi, sen gül ve canlı gözükmeye devam et.
Ben de ayaklarımı uzatıp, şarabımdan yudumlayarak Simpson'ları seyredeyim.

-------------------------

Doğadan da artık tercih etmediğim markalardan biri. Bu takıntılarımın temelindeki tepkiler (veya, bu tepkiselliğimin temelindeki takıntılar), akıldan ve mantıktan uzak. Yine de, seçimlerimi etkileyen bu hislerime bağlı kalmak istiyorum. Kişisel tercihlerimde, daha az kısıtlanmış hissetmek istiyorum sanırım.

Titreyin zayıflar!

Kendimi daha önce de burada şikayet etmiştim sanıyorum. Yine birilerine bir şarkı sözünden alıntılarla kükrerken buldum kendimi... Bu huyumdan vazgeçmeli miyim, bilmiyorum. Kullanmak için seçtiğim sözler yeterince etkiliyse ve mesajımın alıcısı yeterince olgunsa, kendime gülümsüyorum. Gülümsemem kısa sürüyor ve dürüstlükten, özgünlükten dem vuran, daha kibirli ve ideal peşindeki (ezik ve bezgin) benliğim aba altından sopa gösteriyor gülümseyen gözlerime... Alıcımın olgunluğunu kötüye kullanmaktan keskin bir u dönüşüyle çark edip, ayaklarımı pufa uzatıyorum. Alın size "Sandık İçi" !

----------------------------

VH1'da gördüğüm bir jenerikten bahsetmek istiyorum. Bir barda, sağda solda oturan herkes bir anda müzik (Listen To The Music) geğirmeye, kusmaya, öksürmeye başlıyor. Bar taburesinde oturan bir kız da müzik osurunca, eliyle arkasındaki havayı dağıtmaya çalışıyor. İşte, bütün jeneriğin en güzel anları! Kız çok tatlı çünkü...

İnsan vücudundan pis eylemlerle müzik çıkması da güzel fikir ayrıca.

Bir de bu şölene katılan fareler var.

----------------------------

İlkokul ve ortaokul günlerimizde bize öğretilmekten çok ezberletilen andımızı ve Atatürk'ün seslenişlerini, o zamanlar gösterdiğimiz kadar benimsememiş ve hatta önemsememişiz sanırım. İçimizden kimsenin vazifeye atıldığı yok.

----------------------------

Ebru Gündeş "Allah bana şehit anası olmayı nasip eder inşallah!" demiş. İnşallah Ebru'cuğum, inşallah!

----------------------------

Bir ürünün veya hizmetin bedelini toplamakta aracı kılınan kurumların, bedeli ödeyenlerden ayrıca bir ücret daha almasından nefret ediyorum. Hizmeti/ürünü asıl üreten/sunan kurumla anlaşan bu aracı kurumun yükünün, kullanıcı/tüketiciye bindirilmesi haksızlıktır. Ne yazık ki bunlardan dünyada çok var. Bu aracılara legal haracınızı vermeden konsere, sergiye gidemez, vize alamazsınız. Bu, gelişmiş uygarlığın bir düzenlemesidir.

----------------------------
























Ne zaman bir spor ayakkabı alsam, üretiminde çalışan uzakdoğulu çocukların haklarının havaya karışmasında ne kadar payım olduğunu merak ederim. Adı Yunan zafer tanrıçasıyla aynı olan markanın eski haberleri sayesinde, aklıma kazınmış bir kere...

Facebook'da "TEKTAŞ AĞAÇLARI" isimli bir grup var. Tam da Cape Town'dan döndükten sonraki günlerde dikkatimi çekti.

Yukarıdaki gibi çocukların sağlıklarına, mutluluklarına, hayatlarına malolan taşlarla, aşk dile getiriyoruz. Bağlılık nişanı olarak, masum insanların canlarını kullanıyoruz aslında...

Neredeyse bütün dayanıklı tüketim malları, tekstil ürünleri, kimyasallar, az gelişmiş ülkelerde üretiliyor. Bunları kullanan hepimiz, taleplerimiz nedeniyle, yüzlerini hiç görmeyeceğimiz insancıkların hayatlarından mı çalıyoruz?

DVD oynatıcımda film seyrederken, Hollandalı firmanın kimlerin hakkını yediğini ne kadar düşünüyorum ve bunu nasıl belirleyebilirim?

Hayvanlar vahşice katlediliyor diye kürk giymeyenler, hatta et yemeyenler var. Bu tepkilerinin haklılığı, algı ve yargı sahiplerine göre değişkendir.

Altın madenleri için yok edilen doğal bölgelerde de hayvanlar yok oluyor, insanların yaşam şekilleri berbat ediliyor. Aynı şekilde, değerli taşların elde edilmesi sırasında özgürlüklerinden, hayatlarından olan çok fazla insan ve insan yavrusu var. Vejetaryenliğiyle övünen bir insanın, tek taş bir yüzüğü arkadaşlarına gösterirken duyduğu heyecan, ironi oluşturmuyor mu?

Tıpkı saçını erkeklerden gizleyip, makyajlı yüzünü ve biçimli poposunu göstermeyi uygun bulan hanımların ironisi gibi...

Yukarıdaki resme tıklarsanız, Birleşmiş Milletler'in Afrika'yla ilgili (bana biraz da UN'i övüyor gibi gözüken) güncel bir raporunu (İngilizce) okuyabilirsiniz.

3 Şubat 2008 Pazar

Blood of heroes
























Yürümek çoğunuz için basit ve hatta can sıkan bir eylem.
Yürürken, çoğu zaman, kulağımda kulaklık ve kulaklıklarımda güzel müzik olduğu için, ben pek sıkılmadan bolca yürüyebiliyorum.
Ayrıca, ben her adımımda düşebileceğimi biliyorum.
Aslında, ayağımın tekrar yüzeye değmesine hakkımın olmayabileceğini hatırlamak, bana rahatlık sağlıyor. Basamak çıkarken bile değil. Düz yüzeyde, sağ ayağımı, sol ayağımın ilerisine değil arkasına getirerek yürümeye devam etmeye çalışırsam, hele ki bu yaş ve katılıkta, büyük ihtimalle canımı acıtırım. Kontrolümü iyice kaybedersem, ölebilirim bile.
Yürümek basit değil; hiç basit değil. Evde veya işyerinde, kendimi mümkün olduğunca oturduğum yerden kaldırmaya çalışmam, bu işin teknik sırlarına vakıf olmamdan değil elbet. "Zor şeyleri başarayım da kendime güvenim dağ gibi olsun!" derecesinde delirmedim henüz. Sadece, hareket ettikçe metabolizmamı yavaşlamaktan koruyabileceğimi düşünüyorum.

Ayağımı vücudumdan biraz öteye ve zeminden biraz yükseğe her kaldırışımda, bedenimi ilerletmek dışında çok şey düşünüyorum. Çok ender de olsa, ne yaptığımı inceleyerek yürüyorum. Sağ ayağımı kaldırıyorum ve bırakıyorum; sonra, sol ayağımı kaldırıyorum ve bırakıyorum. İkisinin arasında, vücudumu da, yerde bıraktığım ayağımla hafifçe öne doğru iterek ilerleme sağlıyorum. Bacaklarımı ne kadar fazla açıp ne kadar hızlı ileri atarsam, o kadar hızlı ve uzun ilerliyorum. Böylece yürüyorum.

Havadaki ayağımın yere değmesini beklemeden ve yürürkenkinden fazla bir güçle kendimi ileri itersem ve bacaklarımı daha fazla açarsam, daha hızlı ve daha büyük adımlarla ilerliyorum. Böylece koşuyorum.
Sanırım, koşarken yerçekimine daha kısa sürede daha fazla ve daha sıkça karşı gelmem gerektiği içindir; kaslarım daha fazla enerji harcıyor.

Bu enerjiyi sağlayan kırmızı sıvıyı daha sık ve yoğun sağlamak ve tazelemekle uğraşan organlarımın, çalışma seslerini duyunca sinirlenmediğim zamanlarımı özlüyorum.

Kahraman her neyse, ben tam tersiyim.

Koşmak omurgama da basınç uyguluyor. Çita mıyım, antilop muyum ben, koşayım?

Sakin sakin yürümek varken, niye koşayım. Acele etmek de gerekebilir, doğal olarak. Acil ihtiyaçları konu dışında tutmak istiyorum.

Henüz yere yeni değen ayağınızın yanından geçerek önüne gelen değil de, hemen arkasına gelip takılan ayak, dengenizi zor toplayacağınızın veya toplayamayacak şekilde kaybedeceğinizin işaretidir. 1 saniyeden kısa sürede, düşüp düşmeyeceğiniz belli olacaktır. O sırada düşmeyi planlarsanız, canınız daha az acıyabilir. Düşüşünüz, planlanmamış bir düşüşten daha az komik olabilir. Planlanmış bir düşüş, size düşerken çevrenizi gözleme fırsatı bile verebilir. Hiç ummadığınız yüz ifadeleri yakalamak için bulunmaz fırsattır düşmek.

Koşarken planlamak zordur düşmeyi. Koşarken kaslarınıza gayet güçlü pompalanan kanınız, vücudunuzu daha fazla miktarda ve daha hızlı ve etrafı daha fazla kirletecek şekilde terkedebilir.

Yürürken düşerseniz, etrafta vücudunuzu takabileceğiniz objeleri sezip, bertaraf etme şansınız daha yüksektir.

Çocuk düşe kalka büyür. (düşmemeyi öğrenir)

Her çıkışın bir inişi vardır. (kontrollü iniş iyidir)

Uçaklar havada kalmaz. (salimen inmek ve tekrar havalanabilmek için havalanırlar)

31 Ocak 2008 Perşembe

yastığa hasret


Bir kısa mesaj. Ozi'den.
MTV'de Nirvana Unplugged konseri, hoş bir nostalji olabilir. Şüphesiz!
Saç tellerim bile dikildi.
Lisemin loş koridorlarında kulağımda müzikle dolaştığım günlerden, 90'lardan samimiyet! Hoşgeldin.
Ne kadar, 13 sene mi olmuş? Ne?!
Vay be!
Ne yaşadım ki gençliğimi özleyebiliyorum?
Obsesif kompulsif eğilimiyle, algıya ve kayıda doymayan zihnim mi bunun nedeni?
Uykumu getiriyor son 30 senemin dişe dokunmayan havaleli arşivi...
Ölmekle bu dünyadan ayrılmanın aynı şey olduğunu ve bunun herkesin başına geleceğini öğrenişimi; Eceabat'ta tepeden denize taş atarken aldığım hazzı ve sonrasında otoyola çıkarak eve dönmeye korkuşumu; köylü kızı Hanife ile osuruk yarışından sonra, misket oyanayan çocuklara rezil olmamı; "evi taşımak" la kastedilenin içinde duvarları da taşımanın bulunmadığını anladığım anı hatırlamak hoşuma mı gidiyor, fazla mı geliyor bilmiyorum.
Gidenle geleni ayıramıyorum. Kalansa yorgunluk sadece.
Gelgitlerimin ortasında kalabiliyorum ama her seferinde boğulmaktan korkuyorum.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Snowblind


Rüya olduğunu bilerek seyrettiğim rüyalarımdan biriydi.

Galiba 3 gece önce gördüm: Kirli beyaz bir zeminle kaplanmış küçük bir gezegende, babam, Gülçin Abla ve onların bazı arkadaşlarıyla beraber, beyaz formika kaplı bir barın önünde durup; parlak beyaz gökte hemen her kilometrekareye yapıştırılmış, beyaz üzerine siyah çizgilerden oluşan dünya haritaları üzerinde ahkam kesiyorduk. Bazı haritalar sadece kıtaların, bazıları da sadece ilçelerindi. Fantastik rüyalarımda görmek istediğim şeyler tümüyle başkadır, doğal (doğam gereği) olarak. Bu rüyamda, içtenlik ve iyi niyetten kendini neredeyse kaybeden insanların bilgi alışverişindeki naiflik ve hedefe yönelmişlik beni mutlu ediyordu. Gerçek zamanda ne kadar sürdüğünü bilemediğim bu rüyanın etkisiyle, mutluluğum günlerdir benle.

Müteakip gecedeki uykumda ise, daha az fantastik bir rüyada, daha fazla rengi olduğunu hatırladığım bir ortamı, yaklaşan tsunami tehlikesi nedeniyle terketmeye çalışıyorduk. Aynı takım, aynı neşeyle, daha fazla organizasyon çabasıyla hareket ediyordu.

Ezoterik algı, yorum ve yaklaşımdan uzak benliğime, önce dün akşam babamla, sonra da bu akşam Gülçin Abla'yla yaptığım telefon görüşmelerinde öğrenip sevindiklerim; anlaşılması zor, eş zamanlı duygu yoğunluğu şüphesi tattırdı. Şüpheyi ve mistik bağlantı merakını 2 dakikada saf dışı ettikten sonra, sevdiğim insanların yeni heyecan ve sevincine, kilometrelerce öteden ortak olabilmenin tadını, metrelerce yakından ortak olamamanın burukluğunu; Incubus'un Morning View Sessions DVD'sinin keyfini ve rakının belirli ve samimi neşesini kattım.


Müziğimi seçebildiğim ve edinebildiğim kadar rahat şekilde, insanlarımı seçebilmek ve edinebilmek isterdim.


Müzik zevkime uygun birikimi seçebildiğim kadar, birikimime uygun müzik saçabilmek de isterdim...


Olmayanları istemekten vazgeçebilecek kadar rahat yaşadığımı farkedebilmem 1 dakika sürdü.



maybe I'm a leo


Aptalca davranarak kırdığım kalpleri hiç anımsamadan; kalbimin kırığını onaramayan insanlardan uzaklaşmak için attığım adımlarımı, kafamı rahatlatamayan sözler yerine, güç ve moral verdikleri için duymak istediğim önermeleriyle seçtiğim şarkıların tempolarına uydurma kaygımdan başka kaygı duymadan başladığım günlerden biriydi.
Uykusuz ve Penguen, peynirli pide ve ıspanaklı börek, çay, kroşe, büyük boy çöp torbası, meyve suyu, ekmek, meze, peynir, yumurta, su, yarım telefon aldım. Yeni evimin gecikmiş ve güncel elektrik faturalarını ödedim.
Kel lakaplı, mavi gözlü, uzun boylu, iyi kalpli arkadaşımla ilçe merkezinde buluştum.
Lolipop küselini evimin önünde uzunca süre bekletip, eve girdiğimizde de duvardaki deliklerle uğraşıp, kötü ikramda bulunup canını sıktım. Özür diledim. Yine dilerim.
Yeni evimin eski faturaları nedeniyle kesilen elektriğinin sayacına bağlı anahtarındaki mührü, yetkili ve sorumlular olmadan devre dışı bırakmamda sakınca olmadığını telefonla öğrenince bodruma inip, akışı yeniden başlattım. Isındım ve aydınlandık. Duvar bile deldim.
Yanımda arkadaşlarımın olması bana sevinç verdi. Ödünç değil övünç isterim aslında.

Farkında olduğu ama bilmediği...
Algıladıklarımı anlatmak isteyip, üşenip, sonra da üşengeçliğimi rasyonalize ediyorum. Bunu da dahil ettim mi etmedim mi şimdi? Canım sıkıldı!
...okumam gerek!

4 Ocak 2008 Cuma

youthanaisa

1988 senesinde Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'ne başladım. Ben D sınıfındaydım, O B sınıfındaydı. İlk 2 sene yaramazlığıyla tanındı. Sonraki senelerde, özellikle pano yarışmalarında sınıfını lider yapan fikirleriyle ve projeleriyle "B'lerdeki çocuğu biliyo musun, herif radyo yapmış..." gibi cümlelerle adını duyurdu. Orta 3'te Bakırköy servisi öğrencileri olarak her cuma akşamı Çamlık'taki parklarda top oynarken O'nu da çağırmaya başladık. Hepimiz gibi sohbet etmezdi. Farklı bir tutumu vardı.
Lisede sigara ve içki içmeye başladık. Sabahları, serviste arka koltuklarda müzik dinleyip, muhabbet edip 2 - 3 sigara tellendirmeden Beşiktaş'a varmazdık. Grubumuzun ne yapacağı en belli olmayan adamı O'ydu. Servise bindiğinde çantasından 4 - 5 yüksek alkollü bira, büyük bir paket kek ve Camel ve Gitanes marka sigaralar çıkarır, bunları ilk 10 dakika satmaya çalışır, sonra mecburen bizle paylaşırdı.
Lise 1'de, okulun aşağısındaki köfteciden, paket paket köfte yaptırır, bunları yolun ortasında canı çeken ortaokul öğrencilerine fahiş fiyatla satardı.
Okuldan kaçmaları önlemek için, idarenin bahçemizin arka tarafını demir parmaklıklarla bölmesi pek işe yaramamıştı. Çünkü O, parmaklıklardaki kapının asma kilidini kırıp, yerine kendi kilidini koyup, anahtarını da okuldan kaçacak olanlara kiralama işini de kıvırmıştı. Artık, Ortaköy'e gidip çay bahçesinde kağıt oynamadan önce ya O'na yemek kartınızı veriyordunuz ya da paranızın yarısını.
Bu zamanlardan sonra O'nu ve bazı diğer arkadaşlarımızı okulda az görür olduk. İstanbul'un diğer güzide okullarından arkadaşlarıyla Beyoğlu'nun ve öksürük şuruplarının tadını çıkarıyorlardı.
En baştan beri, O'nun bir Pink Floyd, aslında, Syd Barrett hayranlığı söz konusuydu. Bu hayranlık, kendisini kızdırmak istediğimizde sarfettiğimiz Syd karşıtı cümlelerden sonra, fanatizme bile dönüşebiliyordu.
Bir akşam, hep beraber Ortaköy'de caminin arkasında şarap içtikten sonra, karşımızda duran duvar kalıntılarının üstüne çıkmış dansederken, aşağıdan kendisine "Naapıyosun lan orda!?" diye bağıran bekçiye "Paramı düşürdüm onu arıyorum" diye cevap vermiş ve dansına devam etmişti.
Liseden sonra, benim girdiğim üniversitede tanıdığı bir kızı bir kere görüp, kendisiyle evlenmeyi kafaya koyduğunda 18 yaşındaydı. Annemin baktığı falda anlattığı adımlar aynen çıkınca, kararından emin oldu ve bir kaç gün içinde ikinci kez gördüğünde, kızın parmağına nişan yüzüğünü şakayla karışık takıverdi.
Hayatı burdan sonra ivme artırarak değişti. Kendisi ise değişmeye hiç yanaşmadı.
Aramızda kendi yuvasını ilk kuran O'ydu. Ziyaretine gittiğimizde ise kendisini yuvasında hisseden bir adamla değil, odasında oyun oynayan bir çocukla karşılaşıyorduk. Evliliği bir kaç sene sonra canını acıtarak bitti. Bu acıda en büyük pay kendisine aitti. Bunun da farkındaydı. Kızı suçlamak hepimizin kolayca seçtiği yol oldu. Bir suçlunun olmadığını şimdi çok daha iyi anlıyorum.
Ayrılığından sonra hayatını toparlar gibi oldu.
Fazla ilgilenmedik kendisiyle. Çünkü, tüm arkadaşları olarak hepimizin yaşamlarında başka şeyler daha öncelikliydi. Doğru ve doğal olan buydu.
Ara sıra görüştük kendisiyle. Okullar, sevgililer, evler değiştirdi.
2006'nin Mart ayında, o zamanki sevgilimden ayrıldığım sabah, O'nun eski sevgilisinden bir telefon aldım.
Hayatında benim bildiğim 3. kez intiharı denemiş ve bu sefer ölüme çok yaklaşmıştı.
Bu denemesinde aldığı ilaçlar sonucu ve kalbinin de kısa süre durmasıyla beyninin oksijensiz kalması yüzünden gerçek bir "brain damage" söz konusuydu.
Yıllarca, hemen her konuda farklı fikirleriyle tartışmalarımıza sinir ve renk katmış, inadıyla sabrımızı bileylemiş, bilgisayarlarımızdaki hemen her soruna çözüm getirmiş; kendi hayatını çoğumuzun ve dahi kendisinin çözemeyeceği kadar sorunlaştırmış yaramaz arkadaşımızı konuşamaz halde görmek, tarif edilemez bir acıydı.
En son bir sene kadar önce ailesinin evinde ziyaret ettiğimde, yarım saat sakin kalmaya zor dayanmıştım.
Syd Barrett'i yere göğe sığdıramayan ve bu tutkusunu en rasyonel şekilde açıklayabilen canım arkadaşım, Syd Barrett gibi gölgedeydi. Parlayan eski günleriyle hatırladığım arkadaşım, beni bir süre muhatap alıyor, sonra başka biri sanmaya başlıyordu.
Az önce eski sevgilisiyle tekrar konuştum. Durumunda bir gelişme, ailesinde bir umut yokmuş.

Aklıma gecenin 2'sinde Bozdoğan Kemeri'ne işediğimiz gece geldi.
Sanırım nişan yüzüğünü taktığı günden sonraydı. Karayolları'nın Cevizlibağ'daki misafirhanesinde kalan bir kız arkadaşımızın odasında geçirecektik geceyi. Misafirhanenin bekçisine, yan odada kalan iki erkeğin ismini vererek içeri girdik. Çantamızda, viski, votka, bira ve sigaralar vardı. Gecenin devamında, odada gayet güzel muhabbet ederken, O, ev sahibi hatunla bir anlaşmazlığa düştü ve mekanı terketmek istedi. Nişanlısını da alıp gitmek istiyordu odadan. Nişanlısı geç saatte dışarı çıkmak istemeyince, öfkesi daha da arttı ve kurban ben oldum. Misafirhaneden çıktık. Taksim'e yürümeye karar verdik. Yerel seçimlerin yapıldığı gündü. Topkapı bölgesinde milliyetçi parti kazanmıştı ve sokaklarda kutluyorlardı. Kulağında küpelerle uzun saçlı iki genç erkeğe normalde düşmanca davranan güruh bize ilişmedi. Topkapı'nın arka sokaklarından Fındıkzade'ye, ordan da Unkapanı'na çıktık. Tam Bozdoğan Kemeri'ne vardığımızda çişimizin dayanılmaz basıncını hissettik. Yanımızdan geçen arabalara aldırmadan işerken, O'nun sinirinden bahsediyorduk. Kafaya koymuştu, geri dönüp kızını alacaktı. Lafını ettiğimiz için, Taksim Meydanı'na kadar yürüdük. Ordan taksiye binip misafirhaneye geri döndük. Bekçiye leş gibi alkol kokan ağızlarımızla binbir yalan uydurup içeri girdik. Kızların kapısını çaldığımızda saat sabahın 4'üydü ve bekçi de yanımızdaydı. İlk gelişimizde ismini kullandığımız yan komşu erkek öğrenci ve arkadaşı da kızların odasındaydı. Kapıyı açtıklarında bekçi de, biz de şaşkınlıktan donduk kaldık. Yan komşunun altında şort, boynunda steteskop vardı. "Ne yapıyosunuz?" dediğimizde kızlar "fal bakıyoduk" dediler.
Bekçi, tıp öğrencisi yan komşuyu ve arkadaşını odalarına püskürttü... Biz de O'nun kızını alıp evine mi döndük, yoksa odada kalıp uyuduk mu hatırlamıyorum. O gece ben çok sarhoş olmuştum çünkü. Beni bir ara tuvalette lavabonun yanında duvara bıraktığını hatırlıyorum.

O artık konuşamıyormuş.
Eski karısıyla ve eski kız arkadaşıyla konuşabiliyorum.
Ailesiyle konuşmaya gücüm yok.

never underestimate the power of boredom

Boredom may lead to motivation...

"There's comfort in my dark seat..." diyor Brandon.

Ben ortalıkta değilken senin gözlerin neye bakmayı seçti ve sen ne gördün bilmiyorum. Gözlerinin rengi de benimkilerden farklı. Senin binlerce farklı elbisen var; benim ağrıyan sırtıma geçirdiğim kumaş parçaları ise, sadece soğuktan koruyor.

Çekirdeğine kadar soğumuş bir sürü göktaşı, atmosferinde yanabilmek için çok uzaktan geliyor. Çoğu, yolda birbirleriyle ve diğer başıboşlarla çarpışıp parçalanıyor.
Ben de soğuk ve ilk bakışta, küle dönüşmesinde ziyan olmayan bir kütleyim. Farkım, üzerimde, hayatına zenginlik katabilecek organizmalar taşıyor olmam. Yolum boyunca, zaman zaman, yüzeyinden yansıyan ışığı gördüm. Bazen, beyaz çamaşırlarından ve saçlarının arasından yansıyan gibi, ışıktan yaratıldığını sandım.
Şu taş halimle, yakardım her seferinde, vaktinde yetişebilmek için. Bilinçten değil, bilimden yoksunum; ne kadar uzakta ve yaşama ne kadar elverişli olduğunu bilmiyorum.
Henüz sahip olmadığım yörüngemin, kütle takıntı kuvvetiyle belirlenmesini korkuyla bekliyorum.
Yaklaştıkça hissediyorum yanacağımı...

Sigara dumanıyla doldurup zarar verdiğim ciğerlerimi, nefesinle iyileştirdiğini gördüm rüyamda.

Belki güneşli bir günde, deniz kenarında; belki soğuk bir gecede, çöp kokan bir İstanbul sokağında...

Duvarlarımı boşalttım. En ilkel ihtiyacımın barınmak olduğuna kanaat getirdim. Barınağımın beni görsel olarak da rahatlatması ne kadar önemliymiş!

Beni geçmişimden kurtaran tüm gök cisimlerine teşekkür ederim.

17 Aralık 2007 Pazartesi

Scent Of Death?

Dünya Sarı Votka Günü'nün 14. geleneksel kutlamasından henüz döndüm!
Bir tek uçabilme kabiliyetim eksik.
Hava o kadar soğuk ki, testislerim 31 yıl sonra tekrar böbreklerime kadar çekildiler.
Bu seneki kutlamada Alper ve Serhat ciğerlerimle beraberdim.
(Eve dönerken Levent'i özledim. O özleyebiliyor mu acaba?)
Serhat en kıdemli bronşcuğumdur.
Benim asıl solunumumu arkadaşlarım sayesinde yaptığımı bilmeyenler, öksürmeme neden olanlardır zaten.
Dışarda sarı votkayı kutlarken içinde olduğum kıyafetten kurtulup, Compaq'in başına oturduğumda; yanımda bir kase fındık, bir bardak koyu Ale ve yeni yakılmış bir Winston vardı. Burnuma acayip bir koku geldi.
Bu ani koku, aniden yok oldu ve beni ani rahatsızlığımla yalnız bıraktı.
Çöp gibi ama daha saf bir pisliğin kokusuydu.
Sonra, aklıma bugün yaptığım şizofreni esprisi geldi. Şimdi benim komik bulamadığım bu esprime, ofistekiler neden gülmüşlerdi, gülümsemişlerdi? En azından beni kırmayacak kadar kibar insanlarla çalıştığımı anlayarak mutlu olup, biramdan keyifli bir yudum aldım.
Sigaramdan bir nefes çekip, arkadaşlarımdan bu sinsiliğim nedeniyle özür dilemek isteyip, yeni indirdiğim Queen Tribute albümünün keyfiyle bunları yazdım...
Şimdi sigaram bitti, biram yarım.

Martin Brest'in filmi geldi aklıma: Scent Of A Woman
Büyük ihtimalle, nemli küllükte soğuyan sigara külünden gelen kokuyla ilişkilendirişim, bu filmin adını bu yazının başlığında esin malzemesi yaptı.
Sigara öldürür. Save Me'yi seyredip dinlersen, derdimi anlarsın sanırım.

Okumak da eklenebilir:

It started off so well

They said we made a perfect pair

I clothed myself in your glory and your love
How I loved you,
How I cried.....
The years of care and loyalty
Were nothing but a sham it seems
The years belie we lived a lie "I'll love you 'til I die"
Save me
Save me
Save me
I can't face this life alone
Save me
Save me
Oh... I'm naked and I'm far from home
The slate will soon be clean
I'll erase the memories,
To start again with somebody new
Was it all wasted
All that love?.....
I hang my head and I advertise
A soul for sale or rent
I have no heart, I'm cold inside
I have no real intent
Save me
Save me
Save me
I can't face this life alone
Save me
Save me
Oh... I'm naked and I'm far from home
Each night I cry,
I still believe the lie
I'll love you 'til I die