24 Ekim 2009 Cumartesi

karaya dönüş


24.10.2009, saat Türkiye'de 21:32...

Canımın bir kısmı New York'ta. Burda, İstanbul'da kalan kısmı sıkılıyor, televizyondan lokale, bloglardan ev dekorasyonu fikirlerine, uykudan deniz manzaralarına savruluyor.

VH1'da, ilk bölümünü geçen hafta seyrettiğim en iyi 100 hard rock şarkısı geri sayımı programının üçüncü bölümü, bana bir kaç basamak sunuyor. Adımımı atmak kolay. Şaşırmak da öyle. Merak eden, buradan listeyi görebilir. Bir küçük bardak Southern Comfort da yükselmeye yardımcı... Sadece kanepeye kadar yükseliyorum.

2 gün sonra Geocities kapanacak ve ellerindeki eski yazılarım yok olacak. Yok olmak fikriyle terörize oluyorsam, bu konuda da acilen bir şeyler yapmam gerekmiyor mu? Yapayım, sonra buraya yazmaya devam edeyim.

Amariga'da (Nüyork orda), donguz gribi ulusal aciliyet ilan edilmiş. Aşı satışları kötü gidiyor herhalde...

Bilgisayar virüslerine karşı programların satılmasıyla ilgili tek bir fikrimin olmadığı zamanlardan, ilaç firmalarının gücü hakkında da okuduğum tek bir satır hatırlamıyorum. Şimdi, bu mikrop açılımlarından mı korkayım, salgın salan laboratuvar A.Ş.'lerden mi korkayım, canımın aciliye diyarlarındaki kısmının bu konuda ne yaptığını, ne bildiğini, ne hissettiğini mi düşüneyim?

Olmuyor!
Geocities'e emanet ettiğim sayfalarımı aynen geri almam mümkün değil!

Buzdolabındaki zeytinyağlı kereviz yenir mi hala?
Kafam tükenmiş...
Yarın deniz kenarında bisikletle gezineyim, Kapalıçarşı'da turist olayım...
Elimden sadece böyle şeyleri yapmayı düşünmek geliyor.
Düşündüklerimi yapmayı da başarabilecek miyim bakalım.

Mercimek köftesinden sonra, mideme bir küçük bardak daha Southern Comfort dökmeye çalışıyorum. Sanırım, pis su giderlerini açmaya yarayan kimyasallardan kullanarak daha başarılı olabilirim. Gırtlağım acıyor! Bir geri sayım mı var içimde?
Kafam tükenmiş...
Kanepe beyaz ve yerden yüksek. Yerde sentetik bir zemin var. Çamura basıyor gibi hissediyorum. Ayağımı kurtarmamın zor olduğu bir çamur. Ayakkabımın bağcıkları tomurcuklanmış. Ayağımı sadece çoraplarım kaplıyor oysa... Çim çoraplar!
Kafatasımın içinden eksilen mi var? Kulağımdan, burnumdan pamuk soksam...
İki ayrı firmanın, iki ayrı kağıda basılı, Kasım ayı personel çalışma programlarına tutsaklıktan kurtulsam!
Bu geceyi diğerlerinden 1 saat fazla yaşayacağım. Geç yatmamda bir sakınca yok.
Dilim tükenmiş...

23 Ekim 2009 Cuma

TCJJB

23.10.2009 Cuma, saat Türkiye'de 21:55.
TK001, 1 dakika önce JFK'e inmiş olmalıydı.
Az önce, doğudan, güneye, deniz üzerine yöneldi. Henüz de tekrar kuzeye çevirdi yönünü.
4L'ye inecek gibi gözüküyor.

Saat 22:05...
www.flightstats.com 'a göre, 14dakika önce piste inmiş. Yani, benim için 21:51'de...

Rahatladım.

Ne zaman bir yere uçsam, annem, "İndiğinde, ilk fırsatta bana haber ver lütfen." der.
Şimdi çok iyi biliyorum neden bu kadar merak ettiğini.
Canının bir parçası benle beraber uçtuğu için.
Sadece uçak yolculuklarında değil; hangi taşıtla gidersem gideyim, yanımda annemin bir bölümünü de taşırmışım da haberim yokmuş!
En büyük ve en ağır bagajı da arkamda O'nun kucağına bırakırmışım...

Sağolasın teknoloji, bagajı aldın kucağımdan!
Bu arada, THY'nin uçuş bilgi sayfasında, 25 dakikadır, varışla ilgili aktüel bir bilgi yok. Belki de, hatta umarım, uçağın park etmesinden sonra yayınlanıyordur...

17 Ekim 2009 Cumartesi

İmla, ulaşılması zor kudret...

16 Ekim 2009 Cumaertesi. Gün başlayalı 18 saat 50 dakika olmuş. Haftalardır biriken toz, bakteri ve bilgisayar izlerini evden çıkarmam gerekirken şu yaptığıma bak! Bakıyorsun zaten. Her harfine olmasa da (insanlar harf harf değil, sözcük sözcük okur), gayet bu sayfadasın. Cumaertesi... Ne oldu? Bir harf fazla mı? Ben seviyorum o "E"yi... Harf harf okuma! İnsansın sen... Sözcüklere, dikkat ettiğini bile bilmeden, odaklanman lazım.
Anılar, şimdi gözümde canlandılar. (Coşkun Sabah'tan daha güzel bir site beklerdim gerçi...)
1994'ün güzel bir sabahında, Hakan, Sinem, Emek ve ben, Büyük Ada'ya gittik. Bütün gün bisikletle, adanın izin veren hemen her bucağına ulaşıp güzel zaman geçirmiştik. O dönemimde, yanıma gelmesinden bir kaç dakika önce kokusunu aldığım bir kızla ilgili derin düşüncelerde sıkça kayboluyordum. Bisikletleri kiraladığımız dükkandan çıktıktan az pedal sonra, benim kiraladığım bisikletin arka lastiğinin, kullanılmayacak kadar indiğini, asfalta beyaz boyayla nakşedilmiş bir E harfinin yanında farketmiştim. Bisikleti dükkana geri götürüp değiştirdikten sonra, o E harfinin yanından gülümseyerek geçmiş ve kokulu hanım kızımızı yanımda hissetmiştim. Bir süre sonra, 4 kişilik grubumuzun gitmekte olduğu yönün tersine, var gücüyle pedal basan akran bir erkek gördük. Süratinin nedeninin kaçması, kaçtığı şeyin de Emek olduğunu, Emek yanımızdan daha hızlı ve küfürler ve tehditler bağırarak geçtiğinde anladık. Az dakika sonra yanımıza geldiğinde, Emek'in kendisine laf atan genç bir erkek insanı kovaladığını öğrenip hayret ettik. Emek hariç hepimiz lise iki veya müstakbel lise son öğrencisiydik. Emek ise sanırım ortaokula yeni başlamıştı. Hem laf atılacak kadar kadın, hem de laf atanı kovalayacak kadar erkek miydi? Algılar ve salgılar değişken, bağıntılı etki nedenleri...
O kadar eğlendik ve evden uzakta, dışarda olmanın tadına o kadar açtık ki, geceyi de adada geçirmeye yeltendik. Pipileri olanlar için evlere haber vermek, kukululara nispeten daha kolaydı. Bir türlü, Bahçelievler'deki Nesrin Teyze'yi nasıl arayıp, kendisine neyi nasıl söylersek, cebimizdeki harçlığa uygun fiyatla bulduğumuz pansiyona doğru rahatça pedal basabileceğimizi kestiremiyorduk. Kızının ve yeğeninin güvende olacağını telkin edebilecek bir adam gerekiyordu. Ahizeyi elime aldığımda, şansımızın zorlanmaktan kırılmak üzere olduğunu değil, sayemde bütün akşam içki içip kağıt oynayabileceğimiz için arkadaşlarımın bana ne kadar çok teşekkür edeceklerini düşünüyordum. Durumu nazikçe sunmama yarayan sözlerime, Nesrin teyzemin cevabı "Kızlarımı emanet ettim, bu akşam onları sağ salim buraya getir!" cümlesi oldu. O gün çok fotoğraf çekmiştik. Sinem'in kamerası çok bereketli çıkmıştı. Sabahtan akşama, her güzel kareyi hapsetmiştik içine. Biraz şaşırmamıza rağmen, üzerimize gayet rahat olan boşvermişlik yüzünden sanırım, "henüz dijital fotoğraf teknolojisi bize ulaşmamışken, bu film makarası neden bitmiyor?" dememiştik. Bizi anakaraya sağ salim taşıyacak olan vapura yürürken, beyaz bir kemerin altından gördüğümüz, o zaman için sıradışı sayılan, kökten dinci bir çiftin manzaraya karşı gün batışı romantizmi manzarası, en güzel karemiz olacaktı. Acıyla farkettik ki, Sinem'in kamerası bozulmuş ve bütün görüntüleri aynı kareye almış. Makarayı her kuruşumuzda beyhude enerji harcıyormuşuz... Aslında, idrakımı zorladıktan sonra, hiç de beyhude olmadığını söylemeliyim. Aynı enerji sayesinde eğleniyor ve şimdiye ulaşan anları yaşıyorduk.
Asfalttaki E harfine gülümserken, 15 sene sonra, kumda başka bir ismin tamamını göreceğimi bilemezdim. Bir saniye sonrasını biliyorum ya...
Yazara hürmet ederim...

23 Eylül 2009 Çarşamba

Raylı

Taksim - 4.Levent metrosunda işleyen trenlerdeki küçük ekranlara gözüm takılır hep. Genelde güvenlik ve emniyetle ilgili yazılı ve resimli uyarılar akıyor o ekranlarda. Hatta, bazı sunumlarda, beklemediğim kadar nüktedan anlatım yöntemleri bile kullanılıyor. Aslında, sanırım, hepi topu 10 - 12 dakikalık bir yeraltı yolculuğu boyunca bir kaç kere tekrarlanabilen uyarılardan oluşan bu yayınların tek sadık seyircisi benim.
Sözümün konusu ekranlarda, son bir kaç kaç aydır, yerli üretim hafif raylı taşıma araçlarının tanıtımı yapılıyor. Devrim marka arabalarda yaşadığımız emek ve gurur ziyanını aklıma getiren bir tavırla, tasarımından kullanımına kadar her aşamasında yerli emek ve malzeme kullanıldığı belirtiliyor. Tanıtımın bir yerinde, tüm bunları yazmamın iki nedeninden biri olan "Teknoloji kullanan değil, üreten bir kurum" tamlaması kullanılıyor. Sanırım, teknoloji kullanmadan, teknoloji üretmenin imkansız olmasına kafam fazla takılmış. Hammadeleri, vagon şeklindeki teknolojiye çevirmek için de teknoloji kullanmak şartsa; tamlamada eksik bir ifade var demek değil midir?
Neyse ki, bu anlatım bozukluğunu, İstanbul Ulaşım'ın web sitesinden ulaşılan "İlk Yerli Tramvay Aracı" sayfalarında düzeltmişler. Yalnızca, "sadece" sözcüğünün eklenmesiyle, doğru anlama yaklaşılmış; bir de cümledeki doğru yeri bulunursa ulaşılmış olacaktır.
"İlk yerli tramvay aracımız" projesinin adı, nedense, dikkatimi çok çekti, bırakmıyor. RTE!

Dilimizde Rte diye bir sözcük yok. Teknolojik bir üretim programının başlığı olduğuna göre, RTE'nin bir kısaltma olması kudretle muhtemel. İhtimalin berisine, hangi teknik alanda kullanılacağı sorusu eklenirse, Raylı Taşıma Ekipmanı, Raylarda Türk Emeği gibi, konuyla doğrudan ilgili sözcüklerden oluşan bir ismin kısaltması olabileceği geliyor. Ben, İstanbul Ulaşım'ın sitesindeki sayfalarda, RTE'nin neyin kısaltması olduğuna dair bir bilgi bulamadım. Her soru işaretinin ihtiyacı Google, RTE 2009 etkime Hürriyet'in 18 Mart 2009 tarihli bir haberiyle tepki verdi. Haklıymışım!
Railway Transport Equipment İngilizce, Raylı Taşıma Ekipmanı da Türkçe adlarıymış!
Nedenini merak etmiyorum...

7 Eylül 2009 Pazartesi

Konkav bir evliliğe doğru giden mutlu vagon



Yıllardır merak edip, bir sürü mantıklı ve samimi nedenle, gitmeyi hep ertelediğim yerlerden biri Stavanger. Üçlü kodu SVG.

Bu akşam yaklaştım SVG'ye. Baktığımda, kepenklerinin kapalı olduğunu gördüm. Çantamdaki hafıza çubuğunun kapağı kırıktı zaten. Herhalde şapkasından umudu keseli çok olmuştur da, boynunu da o kapalı dükkan bu akşam bükmüştür.
Bir avuç kumaşla avunduktan sonra, tren istasyonuna yöneldim.

Kötü kokulu vagona, mis kokan bedenimi soktuğumda, kısa süren bir yabancılık hissettim. Uyandığımdan beri, sadece umredeki Ertuğrul Özkök'ün anlayabileceği bir tek başınalık hüzzamı ve koca sahneyi en arkadan tamamıyla görebilen yaşlı bir delikanlının anlatabileceği (Ertuğrul abiden böyle bir izlenim de bekliyoruz. Yoksa zaten sundu mu?) bir yeniden doğuş coşkusu arasında gidip geliyordum. Bu fettan havada, evime böyle cansız bir demir kutuda yol almak, iç kapayıcıydı. Evimiz İstanbul'da!

Demir yabancılaştırıcım, evimin istikametine hareket etmeye başladığında, sağ arkamdan gelen insan sesine dikkat kesilmek zorunda kaldım. Bir kaç ay önce Ankara'ya yaptığım tren yolculuğunda da, sağ arkamdan gelen, gittiği yere varamayan ve trenden de inmeyen bir tesbihin çok sesiyle uykum ve dikkatim muhtelif yerlerinden kırılmışlardı. Neyse ki, bu sefer, hepi topu yirmi dakika sürecek ferro seyahatim boyunca, tecavüze uğramasından endişe duyacağım bir uyku veya odaklanma planım yoktu. Hatta, sağ arkamdan gelen sese odaklanan dikkatimi gayet rahatça benimseyip, elimden geldiğince büyüttüm ve sivrilttim.

Sebebini ve yöntemini, kafamı 135 derece sağa döndürmeden anlayamayacağım şekilde perdelenmiş, ama saklanamayacak kadar da tiz ve çatallı bir erkek sesiydi duyduğum. Gayet temiz bakışlı ama içine ve telefona kapanık genç bir adam, cep telefonunu iki eliyle saklayarak, sağ kulağı ve ağzının sağ ucuna yerleştirmiş, konuşuyordu. Elleri yeterince büyük veya duruşu sesini gizleyecek kadar iç bükey değildi. Bıyıkları da yeterince izolasyon sağlamıyordu.

Sesi, o sesi...
Burhan Çaçan'ın sesi gibi ama, daha tok...
Serdar Ortaç'ın sesinin rahatsız ediciliğinde ama, sözler çok sürükleyici...
Gazanfer Özcan'ın konuşmasındaki duraklamalarla ama, Battal Gazi'nin kararlılığında...
Doğup büyüdüğü memleketin, İstanbul'un doğusunda ve hatta güneyinde olduğunu düşündüm. Şivesi gayet doğudan esiyordu ama Türkçe cümleleri, dilbilgisi ve anlatım kurallarına güzelce uyuyordu. Arada sırada kurduğu, hangi dilden olduğunu anlamadığım cümleleri söylerken, aralarına biraz daha rahat yerleşen gülümsemelerini duyabiliyordum. Niyeti ve derdini paylaştığı kişi, memleketinden olan ama o anda nerede bulunduğuna dair hiç fikir yürütemediğim bir büyüğüydü. Hasreti de duyuluyordu ama, çirkin sesiyle o güzel dilini döktüğü insan kimdi ve o anda neredeydi, meçhul kaldı uzun süre. Dinleyen, belki Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bir memlekette, belki de Stavanger'a yakın bir yerde doyuyordu. Dinleyen de bu demir çığlıkların arasından gelen kalp atışlarını duyuyordu ki, bazı şeyler daha bir derinlemesine, daha bir duygulandırmasına anlatılıyordu. Bazen de ikna basıncı hissediliyordu. İstanbul'da olduğuna son anda inanılmış bir güzellik tasvir ediliyordu o kapalı avuçların arasından.

Sanki, koltuğumdan kalkmış, yanında yere çökmüş ve dediklerini dinleyip anlamaya çalışıyor gibi hissettim kendimi. Elimde, anneme cümleler yazıp göndermemi sağlayan telefonum olmasaydı, o demirdöküm legonun içinde, 3 metrelik bir astral yolculukta olduğumu sanacaktım. Kendimi tekrar kendi koltuğumda hissetmeyi başarınca, adamdan duyduklarımın özetini anneme iletmeye başladım zaten. Ben de O'nun gibi, elimdeki elektronik tabletle, durumumu canımdan birine bildiriyordum. O sesini kullanıyordu, bense parmaklarımı...

Aklımdan silinmediği kadarını sizle de paylaşayım:

- Geldiğinizde tanışacaksınız zaten. Evet, gayet hamarat. O konuda hiç sıkıntı yok. Tabii ki ben de cahilce bir şey yapmak istemiyorum. Geçmişi güzel. Sakin biri. Sadakat en önemlisi. Elbette karşılıklı konuşacağız. Birbirimizden ne istiyoruz, ne bekleriz tartışacağız. Yakın çevresiyle konuşacağım. Bilenlere danışacağım. Burda, sizden değerli olmasın, büyüklerimiz var. Sadettin Abi olsun, o olsun, bu olsun. İnsanlarla konuşacağım. Hamarat. Zaten kısa dönemli bir şey olsa, dişimi sıkar otururum. Uzun dönemliyse de zaten belli. O da bir an evvel severek bir düzen kurmak istiyor. Bana sordu. Amerika'ya, İngiltere'ye gitmenden korkuyorum. Yok dedim. Gözü dışarda biri misin? Yapsam şimdi bekarken de yaparım. Yapmam. Siz de geldiğinizde görün, tanışın. Saygılı. En önemlisi, kendini bilen bir insan. İstanbul burası. Böyle yok. Hamarat canım.

Şimdi, umutsuzca unuttuğum daha çok cümleler kurdu. Sesinde heyecan, umut, sevinç vardı. Ben trenden inmeden kısa süre önce, laflarından birini "anne..." diyerek bitirdi. Annesinden ve büyük ihtimalle babasından uzakta, güzel bir kişisel gelecek için yaşadıklarını telefonda aktarıyordu. Seçtiği müstakbel eşi için kullandığı tanımlarla döllenen, değerlendirmesini nelere göre yaptığıyla ilgili nurtopu gibi düşüncelerim de peydah oldu ama; beni en çok, annesini buraya İstanbul'a beklerken neler hissettiğine dair merakım etkiledi.

Kimi dürtülerimiz aynı, kimi dürtülerimiz az benzer, kimi dürtülerimiz çok farklı tanımlanmış olsa da, bu adamla duygulanma şeklimizin aynı olabileceğine dair bir fikre kapıldım. Trenden dışarı adım atarken, vagonun perona ne kadar da uzak durduğuna dikkat kesildiğim anda, "ortak duygulanma şekli" askısını demir gardroba bıraktım. Havanın erken kararmaya başlamasını engelleyen bir takvim geliştirebilir miydim? Annesinden uzak, gelinini anlatan adam konuşmaya ve oturmaya devam ediyordu.

Eve vardığımda, "konkav" sözcüğünü, belki de yirmi yıldır ilk kez parmaklarıma değdirecek olduğunu bilseydim, kardeşime ilelebet mutluluk temenni etmeyi biraz daha isterdim. Burdan diliyorum ki, annesi de çok mutlu olsun...

5 Eylül 2009 Cumartesi

Sonat

IKEA'nın sentetik ürünlerinden neden ve ne ara bu kadar etkilendim de evimde bu kadar bolca bulunuyorlar? Neyse ki, plastik poşet tıkmaya yarayan yuvarlak zımbırtının dibindeki poşetlerden bazıları arada bir dile geliyorlar da, yakın geçmişimi hatırlayıp, rahatlayabiliyorum.

14 Ağustos'ta karaladığım notları gördüm şimdi.
Kabaca, şöyle ki:

Bir gün önce Les Paul vefat etmiş ve ben televizyonda Yalın'ı elinde bir Gibson Les Paul ile görmüşüm. Çakma olup olmadığı hakkında düşünmemiş, doğrudan sinirlenmişim.

"İnsanların emekleriyle dalga geçilmesinden nefret ediyorum!" yazmışım hemen altına. Sanırım, bir çağrı merkezine yapılan ilkel işletme saldırısına bozulmuştum.

İlhan pek cömert değilmiş o saatte de... Yollar tıkalıymış. Zaten son sayfaya da bazı serzenişler damlamış.

National Geographic kanalında, "Uçak Kazası Raporu" programının tanıtımı için çekilen kısa görüntüde, genç adamın elinde, çalıştığım firmaya ait bir uçağın maketi varmış. Pek hoşuma gitmemiş.



Şu camdan güneye doğru taş atıp, denizde sektirebilmek istiyorum. Sonra atarım...

4 Eylül 2009 Cuma

John Wayne'i sevmem



Bu sabah, kamuya açık ansiklopedide okuduğuma göre, bugün, ünlü Apaçi savaş lideri Geronimo'nun 25 yıllık direnişinin sonunda, 1886'da, İskelet Kanyonu'nda teslim olduğu günmüş.

Küçükken seyrettiğim "western" filmlerde, birbirlerine saldıran Amerikalı ve Avrupalı insanların ne için savaştığından bihaber; okların, tüfeklerin, çadırların, atların ve ilginç kostümlerin etkisinde kalırdım. Bir de Cengiz Han'la ilgili diziler, belgeseller olduğunda, televizyonun karşısında koltuğa mıhlanır, hem bir adamın tutku ve iradeyle ne kadar büyük işler yapabileceğine dair esinlenmemi genişletirdim; hem de tüm bunların, ekranda gösterildiği şekilde, gerçekten yaşanmış olup olamayacağını merak etmekten keyif alırdım. Batıcı filmlerde, elle veya dille tutulur bir öz bulabildiğimi hatırlamıyorum. Sadece, canlandırılan karakterlerin gerçekle örtüşüp örtüşmediğine dair anlık sorularım olurdu...

Daha sonraları, Birinci Dünya Savaşı, Türk Kurtuluş Savaşı (İngilizce anlatım), Büyük İskender, Roma İmparatorluğu gibi, orduların çarpışma görüntüleriyle anlatımı zenginleştirilen çok konuyu televizyon veya video yayınlarında izledim. Hemen hepsinde, insanların birbirlerini topluca öldürmek zorunda kaldıkları sahnelerin gücüne kapıldım. Gördüğüm çatışmaların, gerçekten ne kadar uzak veya gerçeğe ne kadar yakın anlatılıyor oldukları önemli değildi benim için. Zaten, hareketli görsel kayıt tekniklerinin yeni geliştiği dönemde yaşanan savaşlara ait hakiki görüntülerin, böyle bir çelişkiyle ilgisi yoktu.

İlgime en az mazhar olan filmler, ne yazık ki, Cüneyt Arkın'ın kahraman Türk'ü canlandırdığı filmlerdi. Yine de, okuldaki ve mahallemdeki benim gibi yeni yetme arkadaşlarımla yaptığım film sohbetlerinde, bizi en çok eğlendiren konuşmalar, Cüneyt Arkın filmleri hakkında olurdu. Tabii ki, Amerikalı Kara Şimşek'in yaptıklarının efsanevi basıncı altında küçülen karizmasını, yalın elleriyle (yay kullanmadan) attığı oklar, dayandığı işkenceler veya Bizanslı dilberlere söylediği sözlerle kurtaramıyordu sayın Cüreklibatur. Değer bilecek çağımıza 5-10 sene vardı.

Televizyon ekranında gördüğüm tüm bu çatışma profesyonellerinin, altlarından atlarını aldığınız anda, tüm hikayelerin ekrandan silinecek olması gerçeğini farketmedim sanmayın. Kara Şimşek'in sürücüsü Michael Knight bile, siyah demir atı elinden alınsa zavallıya dönerdi...

Bütün o savaş filmlerinde, onlarca atın üstündeki onlarca adamın birbirleriyle çatışma rollerini yapabilmeleri için, ata binmeyi ve atla düşmeyi çok iyi biliyor olmaları lazımdı. Atların da düşmek üzere eğitilmeleri gerektiğini düşünmüştüm; hala da öyle düşünürüm. Her film için kaç atın yaralandığını veya öldürüldüğünü düşünmekten kendimi uzak tutarım yıllardır.

Kameralar önünde veya değil, atlar üzerinde birbirlerine saldıran insanların, hakimiyet, para, intikam, şöhret veya canını kurtarmak gibi, gayet insani nedenleri olabilirken; atların ne gibi amaçlarla bu hareketleri yaptıklarını merak ederdim. "Bu çayırlar benim ve başka kimse burada toynak sallayamaz!" gibi bir vatanperverlikle yüzlerce metre koşup, karşıdaki birliğe dalmayı isteyen bir ata, süvari gerekmez zaten...

Halamın oğlu Ali Abi'nin, kemikleşmiş at yarışı tutkusundan edindiğim merak da "bu kadar çok atın kaydını kim tutuyor?" , "bu kadar çok at nasıl koşuyor?" , "bütün bu atlar neden koşuyor?" gibi, konunun hemen her tüm pratik detayına ilişkin sorularla bezeliydi. Gerçekten, atların o dümdüz (evet biliyorum, düz değil; yuvarlak) çim veya kum pistlerde durmadan koşmalarının nedenini merak ediyordum. Böyle bir teslimiyet, böyle bir güdülme güdüsü nasıl mümkün olabilir? Koşmak, çarpmak, sorgulamamak, efendiyi kabul etmek... Efendinin niyetiyle ilgili tek bir tereddüt taşımamak; sadece efendiyi taşımak. Hem de sağ salim taşımak... Nasıl mümkün?

Bir atın, o savaş sahnelerinden birinde, üstündeki askerle beraber devrildiğini gördüğümde, içim askerden çok at için burkulur. Askerin, sadece üstünde oturduğu şey devriliyorken, atın dünyası kararır. Kendini kontrolüne bıraktığı adamın vurulmasıyla, kendisinin vurulması arasında, o sahnede, bir fark yoktur. İzleyen, devrilen bir "atlı" görür, vurulan bir asker değil. Ne yazık ki eminim, gerçek savaş meydanlarında vurulan atların düşüşleri, filmlerde gördüklerimizden daha da acıklıydı. Film için veya zafer için, atların, insanların emrindeyken ne hissettikleriyle ilgili ne kadar fikrimiz olabilir?

Hangi hayvanın, hangi insani amaç için, özünün sınırlarına kadar zorlanırken ve tehlikedeyken veya can verirken ne hissettiğine dair, ne bilebiliriz?

Gerçek Amerikalılar, bizim Kızılderili, Avrupalılar'ın Hintli dediği insanlar, sadece hayvanların değil, doğanın kendileriyle beraber diğer tüm oluşumlarına da anlam ve değer yükleyip, saygı göstermekten hiç çekinmezlerken; güçlerini, diğer kültürleri etkisi (kontrolü) altına almaya yarayacak gelişmeler için kullanan insan toplulukları, onların vatanlarında yeni vatanlar kurmuş. Bizim muhteşem Kurtuluş Mücadelemiz ve zaferimiz ne kadar kahramancaysa, Gerçek Amerikalılar'ın mücadeleleri de o kadar kahramancaymış gibi geliyor bana. Aynı ölçüde haklı, aynı ölçüde efsanevi. Ulus kavramına yabancı olsalar da, varlıklarını bildikleri gibi devam ettirebilmek için uğraşmışlar, ölmüş ve öldürmüşler.
Ne Avrupalılar'ın ne de Amerikalılar'ın atlarının, dışa vurabildikleri bilinçleri varmış.

Anlatılan hikayeye göre, Cüneyt Arkın'ın atının da, duvara koşarken kendini ve sırtındaki insanı koruyacak bir çekincesi yokmuş. Bilgeliği veya körü körüne insan hakimiyetine girmesini düşünerek, o atın ölümüne saygı duyanlar olabileceği gibi; benim, insanların hayvanlara ettiği eziyetler karşısında titremekten başka bir hareket gösteremememi anlayanlar da bulunur.

Kendi vücudu ve varlığının diğer tüm değer unsurlarıyla, ne yapacağına genellikle kendisi hükmedebilen insanoğlu; kendisinden başka canlıların da ne yapacağına karar verebilen bir oğuldur.
Oğul ve kız ayrımına da dikkat çekmek isterdim.
Yırtmaç ve kesmeç desem?



Evet, savaş alanlarında atların ne hissettikleri hakkında doğru bilgiyi sunamam ama, onlar hakkında yazamayacağımı kimse söyleyemez. Hele ki, küçüklüğümden beri kafamda olan bir soru iken, bu konuda ahkam kesmeme kimse karışamaz. Savaş alanlarındaki insanların hisleri kadar kolay incelenememesinin tek nedeni, hayvanların, yırtmacı kesen insanoğluyla iletişiminde, hisleri açıkça ifade etmeye yarayan güçlü imgeler olmamasıdır. Ezilen kedi yavrularının cenazelerine, içinde bulunduğumuz arabayla hızımıza hız katarak katılırız. Kaldırıma bıraktığımız yemek artıkları veya çantamızda taşıdığımız kuru mamalar, tonlarca suyun saniyeler içinde göğe karıştığı bir havzaya, pet şişeyle su dökmek gibi geliyor bana. Yine de, suyun değdiği noktada sevinen canlar vardır. Can, kimsenin anlatımına sığmaz. At canı da olabilir, insan canı da... Hakkında yazılabilir, konuşulabilir, dans edilebilir ama benim tarafımdan anlatılamaz.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Aynı ambulansta...

I found an island in your arms, a country in your eyes... diyemedim kendi sesimle.

Meteliksiz gelmedi. "Ölen de yoktur" diye umdum sessiklik içinde. Kısa bir sessizlik talep etmişti benden. Nedenini önemsememiş olmam mümkün mü? Değildi... Sormam da imkansızdı. Beklemeyi rahat kılan da kendisi oldu. Teşekkürle harmanlı empati mutfakta, deniz manzarası denizde, dert O'nun kafasında, derdinin derdi benim kafamda, iftarlaştık. Sadece sevdiğimden değil, insanca durduğundan ve insanlığının tadına, şu derdiyle bile, en az benim kadar vardığını hissettirdiğinden, bekledim.

Kollarında bulduğum adaya bir kasırga vurmuş; gözlerindeki ülkede isyanlar çıkmıştı.



Deniz kumu ve piyano sesiyle yeniden kurdu düzenini.
Deniz suyuyla ıslanmasını istediğinden emin olduğum eline doğru elimi uzattım; bana hasarı göstermesinden dakikalar sonra. Önce, denizden mi yıkıntıdan mı çıkardığımı şaşırdım kendisini. Avcumu açtım, uçası varsa uçsun diye. Avucum piyano oldu. Ölen olmadığını anlamıştım ya, sevincime diyecek yoktu. O'nun kurtarıcısı da kanatlıymış!
Bütün gece derdimizi kutladık, umarım.
Kırmızı, yumuşak kılıflı ambulansın sirenine hayrandık...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Kolları Kaslı

Önce, Bakırköy'den Ebru'yu almıştım evime... Zorunluydum. 2007'nin Temmuz günlerinden biri öylesine sıcak olmuştu ki, evimin çevresindeki tüm dershanelerin klimalarının sesini duyabiliyordum. Salonumu ter basmıştı. En dayanıklısından bir Ebru gerekiyordu ve sağolsun, dayandı.
Sonra, geçen Mayıs ayında, adını bilmeden, bir de Aslı almışım Kocamustafapaşa'dan. Helal olsun, sesini çıkarmadan öylece bekledi beni, düne kadar. Sonunda kıllarını gördüm. Kullandım. En iyi Aslı, kılları dökülmeyen Aslı! Kullandım, ama atmadım.

--------------------------------------------------

Bu akşam, 23:30'dan sonra, Rumeli Caddesi'ndeki fahişe pazarından geçtim. Kameram yanımda olsaydı, biraz kırmızı ışık sunmak isterdim dükkan sahiplerine ve mallarına... Almak isterler miydi, bilemem...
Taksim'den bindiğim dolmuşta, yanıma genç ve birbirlerine aşık ve sarhoş bir çift oturdu. Çiftin pipili bireyi az tedirgin, çok kontrollü ve kararında kibar gözüküyordu ama hiç duyulmuyordu. Parayı şoföre uzatırken ne demesi gerektiğini, daha uzun boylu olan kukulu birey telkin etti kendisine: "2 Paşa diyeceksin"
Anlatmıştım, Kocamustafapaşa'ya Kocamustafapaşalı olmayanlar Kocamustafapaşa der... Kocamustafapaşalı olanlar, samimiyetin tadını, mahallelerine "Paşa" diyerek çıkarırlar. Dolmuştaki diğer yolculara da, "ben gittiğimiz yönün çocuğuyum, haberiniz olsun, tavrınız düzelsin..." gibi bir mesaj vermenin yolu da aynı kestirmeyle alınıyor olabilir.
Unkapanı Köprüsü'ne yaklaştığımızda, kukulu aşık, rahatsız etmeyen detone sesi ve kulaklık kontrollü zamanlamasıyla bir şarkı söylemeye başladı. Pipili aşığın, o sırada, pipisinin varlığını ve etkisini unuttuğunu düşündüm. Köprüden çıktığımızda, kukulu aşığın, pipisini beklemeye almış olan sevgilisine cevaben, "Her şey olması gerektiği gibi oluyor" dediğini duydum. Cevaben olduğu, ses tonunda şifrelenmişti ve şifreyi çözmek için yanlarında oturmak gerekiyordu. Saraçhane'yi arkamızda bırakırken, aynı şarkıyı, müstakbel sabah pipilisinden duydum. Sözlerini, dolayısıyla, hangi şarkı olduğunu yine anlamadım.
Kızılelma Caddesi'ne kavuştuğumuz köşede, dolmuştan kurtulup on adım attıktan sonra, gayet sağlam ve işler gözüken bir Anadol'un sürücüsü olan başörtülü hanıma saygı duydum.
Sahile doğru yön değiştirdim.
Yokuş aşağı yüzelli adım attıktan sonra, evimin önünden geçen kaldırıma ulaştım.
Evimden yirmi adım kadar önce iki genç cengaverin, cenk öncesi barış çubuğu tüttürdüğünü gördüm. Cengaverler de beni gördü. Barış çubuğunu el çabukluğuyla yok edip bana doğru yürümeye başladılar. Çubuğun kokusunu yok edememişlerdi. Kontrol altında aralarından geçip binanın kapısını açtım ve evime yükseldim. Attığım adımların beni ileri değil de yukarı taşımasının mekanik açıklamasında "düşmek" olduğunu bir kez daha belirlemenin gereksizliğini, anahtarımı kapıdaki yuvasına sokarken anladım.

--------------------------------------------------

Aslı, kendisini yatırdığım yerde bekliyordu. Üstümü çıkardım. Ellerimi ve yüzümü yıkadım. Yanına gittim. Eğildim; belinden tutup, yüzüme yaklaştırdım. Kıllarına baktım. Bozulmamışlardı. Hala iş görür durumdaydılar. Favori kutuma daldırıp kullandım.
İşim bitmedi lakin!
Favori bitti!
Aslı'nın kıllarını süreceğim daha çok yüzey var.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Kandilli'de Bir Gün

Önce, aşağıdakileri cep telefonumla yazıp, Türkçe karakter düzeltmesi için vakit ayırmadığım için, özür dilerim...


Sonra, devam ederim:





10 sene onceki ayni gecenin, o zamanki bilgisayarimin cirkin monitorunun ilk sallantisiyla korku hissetmeye basladigim anlarinin simdiki tanimdaslarinda kendi terorumu kendim yarattim. Uguldayan girtlagim ve gerilip dikilen ust govdemin hareketleriyle, gurultulu ve huzursuz uyanisimi tek basima yasamayi isterdim. Cirkin suratli ve kotu niyetli boksor bir kopek tarafindan, tehdit ve saldiriyla uyandirildiktan saatler sonra, bu sefer kendi bilincsiz irademle, tekrar uyandigimda; hayatimda gordugum en guzel poponun hala saglam oldugunu hissettim ve rahatladim. Gozlerim, kapaklarinin altinda, son surat hareket ederlerken yasadigim kahverengi-amacsiz-saldirgan ve saldiran-guclu-cirkin-hizli kopek terorunun, gunluk hayatimin bu gecesinde, sadece kafamin kendi kendine ve Ece'nin huzuruna taktigi bir celme oldugunu zaten biliyordum. Bilmek ve vucudun bilmeyi bilmeyen sistemlerini ikna etmek, cok farkli isler. "biliyorum ama yine de icim rahat degil..." gibi cumleler, aklin, ayagina dolasan diger sistemlerin kulfetleri hakkinda serzenisi aslinda, bence, sanirim ve sanki... Bazen, kabustan cikan gozler, uykuyu ve uyku disindakileri coktan ayird etmis olan akildan bagimsizca, saga sola kayar. Bazen, eller de bu beyhude ikinci kontrol hevesine kapilir ve bagli olduklari vucudun cesitli yerlerinde, islerin yolunda olup olmadigini, oralara dokunarak bilmeye, akla bildirmeye calisirlar. Bu sabah, dunyanin en killi poposu ve onun en yakin arkadasi, dunyanin en kotu niyetli kopeginin saldirisi kabusundan, bir kac hiriltiyla kurtuldular, sokakta gerceklestiilen "en gurultulu fosil yakit motorlari festivali" ne katilmadilar ve sag salim uyandilar.
En killi popo ve yerleskesi, suyla sabunla temizlendi, genel olarak kumasla kaplandi ve Samatya-Nisantasi-Besiktas-Uskudar-Kandilli guzergahinda guzelce kendine geldi. Kandilli'de, Sabanci'ca yenilenen Adile Sultan Sarayi'nda, "otelsiz olmasin aaaskk..." diye mirildandi. En killi poponun en yakin arkadasinin yerleskesi, elektronik is makinalarina hukmetmek icin zaman ve enerji harcarken; en killi popo, Bogazici'nin bu guzel Anadolu kenarinda bir bank uzerine kondu. Sahibinin, Kandilli'nin deniz kenarindaki tek mutevazi isletmesi gibi gozuken Alperenler Cay Bahcesi'nde, beyaz peynirli menemen ve karbonatli cay siparis etmesinden onceki bir saati o bank uzerinde gecirdi. Bense, fotograf ve MSN histerilerinde kayboldum. Parka gelen piknikci ailenin yetiskin bir adami ve uc cocugunun, denizin tam kenarina konmus turistik durbune gosterdikleri ilgi sirasinda konustuklarini dinledim. Durbunun, ilgili birimine sokusturulacak 1 lira ile islevini bir sure icin yerine getirmeye baslayacagini belirten levhayi okuyan babanin "1 lira mi?! Uskudar'da bedava lan!" tepkisini, ortanca cocugun "Burasi Uskudar degil ki..." aciklamasiyla gecersiz kildigi ani hayretle ve hayranlikla yasadim. Bir garson, tek basima gozukup 2 menu istememe sasirdi. 2. Menunun nedeni Ece, 1 dakika sonra masaya ulastiginda, garsonun yuzundeki ifadeyi gormeliydim ama Ece'nin yuzundeki ifade ilgimi daha cok cekiyordu. Menemenden 2 saat sonra, cop sis ve ayran siparis ettim. Saraydan kacirdigim kiz ise balik yemek istedi ve istavrit siparis etti. 10-15 dakika sonra, ayni garson, yuzunde gormeyi hic istemedigim bir ifadeyle, duymayi hic istemedigimiz "Kusura bakmayin, siparisler makina tarafindan kontrol ediliyor. Balik ve Karisik Izgara da listede alt alta. Yanlislik olmus ve karisik izgara cikmis. Isterseniz geri gotureyim." repligini sundu. Sarayci kizin vakitsizligi ve uzlasiciligi nedeniyle, karisik izgarayi benimsedik. Hesaplasma asamasinda, bu karistirilmis izgara yuzunden, bedelin %5'i kadar bahsis biraktim. Alperenler'den cikip, Ece'nin gorev mahalinin yakinina kadar Adile Sultan'in kim oldugunu merak ederek yuruduk. Ben, ayni merakla, asagi dogru adim atarken, Bogazici Terapisi adiyla ne gibi urunler olusturulabilecegini de, sakince dusunebiliyordum.



Yemekten sonra, oturup bir okuma seansi yasayabilecegim tesis, gayet rahatca ulasabilecegim bir yerdeyken; okuyacak urune ulasmak icin Cengelkoy'e kadar yurumem gerekecekti. Sanirim, Kandilli'nin biraz kuzeyiyle, Cengelkoy arasindaki sahil seridi, Turkiye'nin en perakendesiz yerlesim bolgesi. Sadece 1 Vestel bayinin ve 1 BP istasyonunun, bunca konuta nasil yeterli oldugunu merak ederek yurudugum yolu, BP'den aldigim Newsweek ve kucuk suyu cantama, cisimi de BP'nin tuvaletine koyduktan sonra, mulkiyeti ozel kullanimi halka acilmis bir otobusle geri dondum. Sakip Sabanci - Kandilli Egitim ve Kultur Merkezi'nin ve Adile Sultan Sarayi'nin girisinin 5 metre otesindeki durakta inip, yolun karsisinda, deniz kenarindaki Alperenler Cay Bahcesi'ne yeniden yerlestim. Karbonati esirgenmemis bir cayi daha, polis telsizi sesi, tavla sakirtisi, nargile fokurtusu, bogaz esintisi ve akintisi, gemi goruntusu, sevgili beklentisi ve Newsweek okuntusu esliginde tukettim. Tuketileceklere ulasmanin burada ne kadar zor oldugunu fark eden bir girisimci, portatif masa ve semsiyeden bakkal olusturmus.




Bu kadar.

30 Temmuz 2009 Perşembe

rimembırınsıs

Siz hiç "senneş" oldunuz mu?
Selahattin İçli'nin hüzzam şarkısının adı ve -şaşırtmadan- nakaratı "Sen Neşeden Haber Ver"dir. Boyum şimdikinden 1 metre daha kısa ve aklım aynıyken, ben bu şarkıyı "Senneş eden haberler" diye algılardım.
Bir gün öyle bir haber duyacağım ki, senneş olacağım sanırdım...
Ne Tuna Huş ne de Mesut Mertcan yardımcı olabilmişti bana o zamanlarda.
(Tuna Huş'un sağlığı ne durumda acaba?)
(Mesut Mertcan'ın sağlığı nasıl?)
Senneş olmayı da öğrenemedim...

----------------------------------------------

Bir de "Neşaneme" beklentim vardı.
Sanırım, doğalı 3 yıl olmuştu; Bahçelievler'de yaşıyorduk. Uzun süre şaşkınlıkla dinlediğim neşanemelerin nedenini anneme sormam ve annemin de kendi bilgisiyle cevap veremeyip, yakın çevreyi de konuya dahil etmesi, uzun bir süre, benim bilgisizlikten ve meraktan kurtulmama yardımcı olamadı. Neşaneme, her Allah'ın günü, defalarca duyuluyordu! Nasıl olurdu da kimse bilmezdi? Fazla da takmamışımdır kafama... Keşfedilecek milyonlarca şey varken...
Sonunda, bir akşam annemle Kartal'a doğru yola koyulduğumuzda okunan akşam ezanında anneme "neşaneme"yi bellettim! Ezanda duyduğum "Eşhedüenlailaheillallah"ı böyle algılamıştım. Neşaneme oydu işte! Aydınlattım anneciğimi.

----------------------------------------------

Hayatımda hiç bira içmemişken, canımın bira çektiği akşamı da anımsıyorum.
İlkokuldaydım. 3. sınıf olabilir.
Anneannemlerdeydik. Ataköy 2. kısımda. Mevsim yazdı. Balkonda yemek yiyecektik. Dedem eve gelmeden bir süre önce "ben bira istiyorum" dedim. Sert olmayan ama onamayan tepkiler aldım önce. Dedem gelince yineledim talebimi. Evdeki kadınların tersine, "anlamadım ama, küçük bir bardak içsin çocuk, ne olacak..." gibi bir tepki verdi. Birayı gidip kimin aldığını hatırlamıyorum. Bu meşrubatın beni neyiyle çektiğini de bilmiyorum. O sıcak akşamın güzel yemekleri, 1 su bardağı bira eşliğinde nasıl daha da güzel gelmişti! Dedemle paylaşmak istemiştim kahverengi şişeyi; kesin bir dille reddetmişti. İlk biramı, nedensizce ama kararlılıkla, büyük keyifle, kalabalık bir masada, güzel yemekler yerken, ailemin dibinde, doya doya içmiştim. Şişenin geri kalanını kim içmişti?

----------------------------------------------

Hatırladıkça ekleyeyim buraya...
Ev çok güzel parladı ve koktu.

28 Temmuz 2009 Salı

Bludsucker

Malumunuzdur, 20 Temmuz akşamı, Boğaz'a nazır Kuruçeşme Arena'mızda, DeepPurple'ımız seyredildi...

İstanbul'a ilk geldiklerinde, Harbiye Açık Hava Tiyatro'sunda, ardışık 2 gece, 2 konser vermişlerdi. 5 ayrı bel kemiklerinden birini, Amerikan Steve Morse ile değiştiren İngilizler'imizin o seneki 2 konserine de girmiş; varlığımdan en hoşnut olduğum saatlerden bir kaçını yaşamıştım. Ritchie Blackmore'umuz olmadan da Deep Purple şarkılarımız gayet keyif verirdi. Vermedi mi? Verdi... Cuzeppe!
Steve Morse'un Ian Gillan'a sırnaştığı Child In Time sırasında şaşırmış ve yabancılaşmıştım ama; yine de, yıllardır hayalini kurduğum gecelerden birini, iki kere, büyük zevkle yaşamıştım.

Yıllar sonra, İstanbul'umuza tekrar geldiklerinde, kendileri için seçilen mekan Park Orman'dı. Beni ve yüzlerce başka insanı, bir önceki sefer yeterince şaşırtamadıklarını bilen organizasyon takım taklavatı, bu seferki konser için "yemekli" ve "yemeksiz" seçenekleriyle satışa çıkardıkları biletlerle, Deep Purple'ı gazino grubu olarak da algılayabileceğimizi öğrettiler. O akşam, şimdi her detayını hatırlamadığım ama aslında gayet de önemsemem gerektiğini düşündüğüm ödünsel ve odunsal nedenlerle, ben de Deep Purple'ın sahneye çıkmasını yemeğini kıtırdatarak bekleyenlerden biri olmuştum. Sahneyle aramda insanlar değil, koca bir havuz ve bir yemek masası vardı! Elimde de bira değil, beyaz şarap! Cuzeppe!

Bu sene de uğrayacaklarını öğrendiğimde, Jon Lord'un ekipte artık olmamasından kaynaklanan bir isteksizlikle bir kaç dakika sohbet etmek zorunda kaldım. İkna etti beni sağolsun. Don Airey'den hoşnut olmayacağımdan değil; sahnede Ritchie Blackmore ve Jon Lord'suz Deep Purple görmemin, kulağımda Speed King introsuyla attığım lise adımlarımı yok edeceğini düşündüğümden, ikna oldum bu isteksizliğe... Güzel şeylerin güçlerinin korunması gerektiğini düşünüyorum. Güzel şeylerin, güzelliklerinden gelen var olma dirayetlerini kırmamak gerek. In Rock'ı tabağa koyaman! Cuzeppe! (Sen yine de, Take a little rice take a little beans / Gonna rock and roll down to New Orleans!)

Dolayısıyla, bu yaz Kuruçeşme Arena'ya gitmeme neden olmadı. Gitmedim.
(onun yerine geçen ay Amsterdam Arena'ya gitmiştim. Boğaz yoktu ama gördüğüm en havalı ve havai hatun, Rosie vardı...)

Rosie budur!

Kuruçeşme devamsızlığımdan 2 gün sonra, ofiste elime geçen Hürriyet gazetesinde şu yazıyı okudum. Deep Purple ve şu ana kadar yazdıklarımla ilgiliyseniz, siz de okuyuverin bir zahmet. Jon Lord kadroda mı, değil mi?
Haberi yazan Türkçe biliyor mu, bilmiyor mu? (Yoksa akşamdan kalmalığı 2 gün de geçse üzerinden atamıyor mu?)
Hürriyet'in editörü var mı, yok mu?
Ben neye takıyorum kafamı arkadaşım? Arakdaş olalım! Araklayalım, boşver...
----------------------------------------------
20 Haziran'da Amsterdam'a gitmemizin sıraya ilk giren nedeni, 23 Haziran'daki ACDC konseriydi. İstanbul'a döndüğümüzde kocaman bir adama "eysiiidisiii, ehem... şöyle ki..." diye anlatacağımı bilmeden durdum AmSterdam Arena'nın zemininde, ayakta. Dayanamıyorum. Fotoğrafları sunuyorum (tıklama sonucu ebadül-muazzama):


Bir mini etekli geçmez mi kardeşim yauv!



Elde patlayan Dertas biletini satmaya kasmak...


"Aman aman!" içeri koşmak! Canım ciğerim, telefona davranmış!



Dante'ye selam mı serzeniş mi?! Rosie, naber?









----------------------------------------------
Kocamustafapaşa'ya artık ben de "Paşa" diyorum. Dolmuş yönü bu... Ne yapayım?
Geçen gün Taksim'den bindiğim bir "Paşa" dolmuşunda, en arka sıraya oturdum. Ortadaki 2,5'tan 3 kişilik koltuğu başkalarına terketmiş olmanın rahatıyla, kafamı cama dayadım ve evimin yolunu seyretmeye başladım. Yolumun üstünde ama ilginç kılıklı ve jestli adamın arkasında olmak, camı yastık eylememe engel oldu.
Tarlabaşı'nın sonlarına doğru, el eden iki ecnebi hatunu almak için sağa yanaşan dolmuşumuz, bence, zaten, hakikaten dolmuştu. Hatun da olsalar, hatunluklarına ecnebilik de katmış olsalar; düldülümüzün dülger kafalı dümencisinin kendilerini nereye sığdırmayı düşündüğünü anlayamadım. Önümdeki ilginç kılıklı adam, ilginç jestlerine büyük bir tane eklemenin bizde bırakacağı şaşkınlığı pek de umursamıyor gibi, cep telefonunda konuşmaya devam ederek, şoförün sağındaki 1,5'tan 2 kişilik oturma grubuna transfer etti kendini. Böylece, 4 ecnebi hatun popo lobuna yer açıldı ve hiç dialog kurulmadan, anında kullanıldı.
İlginç kılıklı adama teşekkür eden olmadı. Ne dülger ne de ecneboklar teşekkür etti ilginç efendiye. Efendi, efendice oturdu ve yoluna devam etti...
Teşekkürsüz insan olmasın!
O dolmuş, el cerrahisi ve mikro cerrahi hastanesinin yanından geçiyor! İnsan vücuduna mikro düzeyde müdahale edebilen insanlar ve teknoloji varken, kıymet yok eden mikroplar kalmasın!

----------------------------------------------

Taksim - Şişhane arası 3 dakikaymış! Hadi ordan! Trenin harekete başladığı ve durduğu anların arası 3 dakika! Seferlerin arası 15 dakika. Biri gittiğinde istasyona varırsan, oluyor mu sana 18 dakika?! Oluyor! Allah için, bu sıcakta serinlemek için ideal. Paşa'dan, sevgilinle öğle yemeği için çıkmış, Mecidiyeköy'e seyirtiyorsan; dolmuştan Şişhane'de inip, Taksim Meydanı'na kadar olan mesafeyi az insan ve az ısıyla, rahatça almak için gayet uygun. Hele ki hatun acele etmeni beklemiyor ve gerektirmiyorsa daha da rahat oluveriyor o 18 dakika. Üstüne de trenin tasarımının iç açıcılığını ekleyince daha bir müzikli geçiyor. Taksim-Şişhane arası çalışan trenleri Hyundai yapmış. Beni de onlar yapmış olabilir mi? (Pardon anne, pardon baba... "kötü espri" benim göbek adımdır... siz koymadınız ama öyle...)
Trenlerin koltukları mavi. Gök mavisi. KLM mavisi. Türkuaz kuzeni mavi. Deli değil, çok akıllı bir mavi...
Trenlerin koltukları, birbirlerine bakan sıralar halinde, pencere kenarlarına yerleştirilmiş.
Trenlerin, ayaktaki yolcuları güvenle ayakta tutan, sap-kulp-askı-tutamakları (adı neyse artık...) da aynı düzgün maviden. Vagon başına oturan sayısı 3'ü 5'i geçmediği için, o sap-kulp-askı-tutamaklar da insansız, kirsiz, sabit...
Trenlerin vagonlarının birbirlerine kapısız ve geniş bağlantıları var. Körüklü otobüslerde olduğu gibi. Böylece, bu tenha trenin içinde bir uçta durup, diğer ucunu, kesintisizce ve mavi boncuklarla süslenmiş gibi görmek mümkün.
----------------------------------------------
"Doğru Tercih Haftası" yazan bir pankart gördüm bir de...
Kim neyi tercih ederken bu kadar dikkat göstermek ve enerji harcamak zorunda ki böyle bir pazar doğmuş?
Ben ne yaptım? Beni kim sattı?
----------------------------------------------
Çakma istavrit paketi beklerken içtiğim sigara için özür dilerim...

22 Temmuz 2009 Çarşamba

kemik al

O acayip G3 tek oyuncağımken, anneme telefonda "Her ay benim için Kemik alır mısın?" demiştim. Annem de bu ricamı, zamansızca söylediğim anlamsız cümlelerden biri sanmış... Oysa, asker olduğum İzmir ve Balıkesir ilçelerinde, "Kemik" isimli mizah dergisi bulunmadığı için, anamın ocağına düşmüştüm. Ana ocağı, evet...


Bundan çok yıllar önce, İngilizce'deki "chemical" sözcüğü de bana "kemiksel, kemikle ilgili olan" anlamını çağrıştırmıştı. Sözcük ve ben, beraberce, "kemiğe dair bir anlam" çağırmıştık. Gelmemişti. Anlamlı gelmişti oysa... Yanlışmış...
Sonradan, "alchemy", "chemistry", "mystery" gibi hısımlarıyla tanışınca, İngilizce'nin beklediğim gibi bir lisan olmadığına, tüm anlam açlığımı doyuramayacığına; aksine, daha da acıktıracağına kani olmuştum. Şimdi en az 2 dil gerekiyor...
----------------------------------------------------
Yazın, vücuduma değen suyun rahatlatıcı etkisi arttığından, o suya temas halinde kalmak için kullandığım yöntemlerin sayısı da artıyor. En basiti, duştan uzun süre çıkmamak tabii ki! Günlük hareketlerin ve gereklerin zorlamasıyla duştan çıktıktan sonra, kurulanmamak da fayda gösteriyor. Bazen de, duşta ve civarında temizlik yapmak gibi, görsel ve hijyenik işlevleri de olan hareketler seçiyorum. Kah elime ayağıma değen kir ve kimyasallardan kurtulmak, kah süngeri veya fırçayı rahatlatmak, kah üstünde çalıştığım bölgenin temiz halini görmek, kah sakarlığımdan, bol bol suyu, sık sık, kah kah, kendimin ve banyonun sağına soluna döküyorum. Temizleme seansı bitince, temizlenme seansı başlıyor, ne güzel!



Az önce yeni evimin banyosunu taşındığımdan beri üçüncü, yerleştiğimden beri de ikinci kez temizledim. "Duşuma kabin"imin kapısını oluşturan, 2'si sürgülü 1'i sabit, 3 plakanın eklem ve yalıtım nahiyelerine; atık, pis, kaka su giderinin vücut bulduğu bölgenin girinti, oyuntu ve bakteri dehlizlerine; hacet çanağının içine ve kendisinin banyo zeminine tatbik edildiği yerde, ışık ve insan gözünden uzak kalan çirkin renklere, 3 ayrı kimyasalla saldırdım. Ördek boyunlu şişesi nedeniyle, akla gelen ilk tanımla markalandırılan tuvalet ördeği "Toilet Duck" ın yeşil ve katlanılabilir kokulu sıvısını gözümü kırpmadan boca ettim. Üstüne de fırça ve süngerle pekiştirme basıncı uyguladım. Tuvalet çanağının gördüğüm ve görmediğim yerlerinde parlamalar gözlendi. Elime alıp, hunharca kullandığım ikinci kimyasal, "süper kir ve yağ sökücü" özelliğiyle gönüllerde taht kuran silitbenkti. Adını nasıl oluşturduklarını merak etmekten kendimi 1 dakikada alabildiğim bu ilgi çekici ürünün şişesinin içindeki öz, renksiz ve dert verici bir kokuya sahip. Duşum için yapılan kabinin zemin, duvar köşeleri, oynar ve yalıtır unsurlarında biriken koyu renkli parçaları savuşturmak için şişenin ağzındaki sabit tıpayı yukarı doğru çekip, deliklerini işler hale getirdim. Bu sefer gözümü kırpmadan değil, sağ gözümü kapayıp, sol gözümü kısarak, şişeyi düşmanlara doğrulttum ve sıktım. Üzerlerinden, diş fırçası ve bulaşık süngerinin sert tarafıyla geçtiğim pisçiklerin, bağlı oldukları satıhlardan sökülmeleri ve silitbenkin görevini tamamlaması içinse üçüncü kimyasala ihtiyacım vardı. SU! "Oh!" hissiyle her yere su saldım. Çok rahatladım. Küçük siyah ve gri parçacıklar yolculuklarına devam ederken, ben de gıcır duşum ve serin suyumla huzurlanıyordum. Silitbenkin kokusundan bir kaç dakika içinde kurtuldum ve verdiğim mücadelenin sonucuna gururla bakmak için gözlerimi sağda solda gezdirdim. Sonra, suya verdim kendimi...
Duştan çıkınca, ellerimde sıradışı bir his farkettim. Ellerim, küçük parçacıklarla kaplıymış gibi hissediyordum. Uzun süre suya temas eden el ve ayak derilerinin osmozu gibi değildi. Osmoz da vardı ama farklı bir pütür, farklı bir hıtır hissediyordum. Bilinçsizce, elimi sabunla yıkama çözümüne sarıldım. Sabunlanan avuçlarımda daha da farklı bir püsür peydah oldu. Suyla durulayınca, normal ve beklendik ve alışıldık osmoz buruşukluğumla huzur buldum. Pütür, hıtır, püsür kalmayıverdi. Kimyasallarla barıştım da giyindim... Gür lepiska saçlarımı ıslak koyverdim.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

ünleme gel hanım

Herşeye karşı Çarşı'nın son icraatinde, dev nükte buldum! Akıllarına sağlık! Ne güzel yerde lise okumuşum da haberim yokmuş! Kafayı ebleklere takarsam olmaz tabii!

Evime, denizden, köfte kokusu geliyor! Saat 00:01!
Daha da ünlem işareti kullanmak istiyorum! Zararsız! Ünlemem!



Ne güzel, gecenin bu vaktinde, "rakı-peynir-Carl Sagan'lı Youtube" ritüelime köfte kokusu ve sahil yolu trafiği sesi katılması! Ne güzel! (Teşekkürlerim masanın ucunda, alıver...)

Peynir bitti, uykum başladı!

Carl Sagan'ın yapımında çalıştığı ve bizzat sunduğu Cosmos'u çocukken seyretmiştim. Benim kişisel seyahatimde, "insanlığın evrendeki yeri"ne uğramak, yetişkinliğim için planlanmış! Çocukken, sayılara ve diğer somut verilere daha çok odaklanmışım. "Biraz daha okuyayım..." dedim. Ufak varlığımıza, Sezen Aksu - Freddie Mercury düeti tarzıyla, yüksek değer verip; aynı zamanda, zorla, alçak gönüllü de olmayı istedim. Amazon'dan Cosmos'un DVD setini bulmak da nasipmiş...

Aniden, kafama, Taksim Meydanı'nda yürürken, kulaklıkla dinlediğim müzik yüzünden, kimliğimi kontrol etmekle görevlendirilen polisin sesini duymama ihtimalim çarptı. Kurşun gibi ağır ama neyse ki çok daha yavaş bu ihtimal nedeniyle, okumaktan da yazmaktan da cayacak gibiyim!

Banliyö trenlerinde görev yapan özel güvenlik elemanlarının bellerinde tabanca var. Tapança değil, tabanca! Aklıma gelen soruların farkında olan var mı? Aynı soruları soran var mı? Cevabı olan?
"Evet efendim, arkadaş sordu valla! Ben öylesine şey etmiştim..." diyerek, muhatap statüsünden kurtulmak istediğim kurum hangisi acaba?

Avukatımdan, gelişme haberi geldi. Hukuki dilde, uygulamadaki dayanaklar ve sebepler silsilesini doğruca anlatan avukatım, hukuk kararlarında mantığa aykırılığın nedenini anlatabilecek mi bilmiyorum. Hakkım sandığım hakkımı almak niyetiyle, avukatıma söz söyletebilmem için bir masraf daha karşılamam gerekiyor! İç yollardan önce iç kaynaklar tükenecek böyle giderse!

Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'nu biliyor musun?

Youtube'da Scientology reklamı görmek, rüyada ak sakallı, transvesteksüel, sarı kıvırcık saçlı, Japon zencisi dede görmek gibi mi ne? Bir de güzelce bir kızın resmini kullanmışlar... Anlamadım ki... Misyonerlik bannerlara mı kaldı?

Bazı sabahlar burnundan soluyan deli adam olurken, bazı sabahlar da burnumdan nefes alamıyorum!
Nostrilojiye nazalım değsin! Böyle sinir, hiç kullanışlı değil!
Nörondan enerji üretirim!
Anksiyete santralleri kurmak lazım!
Kaygı nakil hatları da gayet şehir trafiğinden oluşturulabilir!
Öfkeni aktar bir kamyonete, yollarda dağıtılsın bütün gün!
Daracık sokaklarda öfkeli boğadan kaçanlar geldi şimdi gözümün önüne. Zodiac!
Kardiyak!
Ellediğim taksiden can havliyle kaçan insanların kalp atışlarını, Alan Parson'vari bir emekle kaydetsem. Müzik olsa... Dinleyemem ki! Tedirgin olurum!
Kendi kalbimin sesi hepsini bastırır mı? Bastırır! Estirir de ada yeli estirir...

Duş!
Suya gel hanım!

30 Haziran 2009 Salı

Mecidiyeköy, Metrobüs, İncir Ağacı, Misketler, Annem, Martı



Bu sabah 08:30'da, yetişkinliğimin taşıtı metrobüse yürürken, aralarından ve içlerinden geçtiğim insanların hayatlarını kovalayışlarını seyretmeye çalıştım. Huzur, sağlık, zevk, doyum, paylaşım, bilgi, akıl ve sebep eksikti Mecidiyeköy'de. Ortalık canlı ve hareketli insan kaynıyordu ama, yaşamın yaşanmayası bir süreç olduğundan başka bir şeye işaret eden yoktu içlerinde. Gülen de görmedim pek... Kocaman caddelerin üstünde arabalarıyla, yanlarında da daracık kaldırımlarda bacaklarıyla, kocaman dertlerini taşıyan, kısacık yaşamlarını kovalayan binlerce insan, semtin açık alanlarına sığmıyordu. Kaldırımlara ayrıca dikkat kesildim. Darlıkları yüzünden, insanların çoğu caddelerde, arabaların arasından, trafiğin yönüne paralel yürümek zorunda kalıyordu. Kapalı mekanlara sığışmak için acele ediyor olduklarından, eksikleri umursamaya vakitleri yoktu. Yeşil, pembe, mavi, taze, hoş, serin, güneş, gölge, ıslak, yumuşak, ferah gibi eksikleri göz ardı etmeye 20 - 30 sene önce başlayan güruhun, adım atacak yer bulamamayı da kafasına takmamayı öğrenmiş bireylerden oluşmasını ilginç buldum. Şehir hayatı, insanlarla alakalı bir hayat değil... Bu gördüklerim de insan değil sanki... Yazık sanki...

Çocukluğumun mahallesi ve evine doğru yol almalıydım. Zigotluğumun, embriyoluğumun, bebekliğimin, çocukluğumun, ergenliğimin ve yetişkinliğimin annesine ulaşmalıydım. Bir önceki gece, yeterince oğulluk yapamadan ayrılmıştım yanından... İnsanlığımın mimarı olan kadına tekrar ulaşmak istiyordum. Yaklaştıkça da huzura gömülüyordum. Annem ve O'na ulaşma ereğim sayesinde, metrobüs huzuru buldum bu yaşam kaçakçısı şehirde.
"Metro yapamadık; fosil yakıtla otobüslere bel bağlamışken, metro hattı gibi çalışan metrobüsler peydahlayalım da, hem uygar gözükelim hem de yolumuzu bulalım" diyen belediye de yeterince belediyelik yapamadı, onlarca yıldır... Kaldırımlar çok dar!
Kaldırımlar, anne yuvası, metrobüs, sevgili özlemi, mutsuz sabah, işe koşmak, kaldırımlar, yaya hakları derken, İncirli-Ömür durağına vardım ve hiç kelebek olamayacak hızlı gri tırtıldan indim. Mahalleme yaklaştığımda, canım inek sütü istedi. Dükkanının içinde kral gibi duran, zemindeki mavi SEK kasasıyla gurur duyması gerektiğinden bihaber bakkala "Sütler günlük, değil mi?" diye sordum. Ülkesinin sınırlarını terkettiğimde, bakkal kralın hazinesinde, benle yaptığı ticaretten kazandığı 1,25 lira da vardı. Elimde beyaz şişeyle, çocukluğumun binasına doğru yürürken yanından geçtiğim incir ağacının kokusuna bindim. Bir saat önce Mecidiyeköy gibi bir anaforda, önümden geçen arabanın şoförünün parfümünü duyamamaktan duyduğum gururun nedeni, beni şizofren yapacak bu incir ağacının kokusuymuş meğer!
Çocukluğumda, bu mevsim geldiğinde, her sabah anne kahvaltısı sonrası, şortumu giyip sokağa çıkma hakkımın varlığını kutlardım. Apartmanların arasında geçirdiğim saatler boyunca, en çok da incir ve dut ağaçlarının kokularını alırdım.
Caddeden aşağı, apartmanımızın batı duvarının yanındaki boşluğa baktım. Burçak, Gökhan, Tufan, Nadir, Barbaros misket oynuyorlardı. Caddeden aşağı inen merdivenlerde yavaşça adım saldım. Apartmanımızın önündeki bahçede, Burçak, Nadir, Kıvanç ve Mustafa 14-12 oynuyorlardı. Kafamı sağa çevirdim; çardakta arkadaşlarıyla sohbet eden başka bir Burçak gördüm. Üstelik, havanın kararmasına henüz 12-13 saat vardı. Apartmanın kapısına gelip, yaşamamın yer yüzündeki en büyük sebebi olan insanın adını okudum zilde. Soyadı olarak hala, kendisinden sonraki en büyük sebebin soyadı yazıyordu. Yaşamımın en büyük fiziksel keyif aracı olan parmaklarımdan birini zilin tuşuna değdirdim. Sokak kapısının otomatik mekanizmasındaki küçük kutlamadan keyif aldım. İçeri girdiğimde, tıpkı eski arkadaşlarımın ayaklarından çıkan sesler gibi, aceleyle aşağı, sokağa ulaşmaya çalışan bir çocuğun adımlarının sesini duydum. Adımların sahibi çocuk, merdivenleri bitirmiş olmanın heyecanıyla, bana ve şimdi arkamda olan sokak kapısına doğru koşuyordu. Üstünde Galatasaray forması vardı. Gözlerine baktım ve beni değil, dışardan gelen gün ışığını umursadığını farkettim. Tıpkı benim de bir zamanlar, annemi ve evin içindeki başka şeyleri değil, dışarıyı, misketleri, basket topunu umursadığım gibi... Belki bir arkadaşı cep telefonuna davetkar bir mesaj göndermişti; belki üstündeki forma yeniydi ve ilk defa giyiyordu; belki bir top sahasında başka bir mahallenin futbol takımıyla kapışacaklardı...
Anneme ulaştığımda, bu ışık ve ısı zengini günde, elimdeki süt ve incir ağacı kokusu sayesinde, çocukluğumu mutlulukla hatırlama şansım için de şükrettim. Anneme sarılırken, geçmişimdeki güzellikler için ne kadar az hürmet ettiğimi anladım. Dakikalar sonra, annemi dinlerken, O'nun çocukluğunda misket, incir ağacı veya müzikten çok daha farklı şeyler olduğunu hatırladım. Mecidiyeköy'de şartlı tahliyesine gün sayanlardan olmadığım, incir ağacı kokusundan incir ağacı gölgesine zamanda yolculuk yapabildiğim, annemin resim yapma isteğine ve yapabilme yeteneğine hayran kalabildiğim için mutluyum.
Çocukken, martılara misket atardım bir de...
Yalnızlık törpüsü ve algı ve his coşturucusu bıldırcınla mutluyum bir de...
Ilık sudan çıkıp, sıcak zemin üstünde, sivri güneş altında, soğuk bira yudumlamak istiyorum bir de...
Annemin terasına martılar dadanmış bir de... Gek gek gekerek dolanıyorlar... Hepsi güzel ama hiç birinde kumru zerafeti yok... Gek gek nerde, huhuruuu nerde... Misket mi atsam bunlara yine?

11 Haziran 2009 Perşembe

Exupéry Date



-Sence şimdi ne yapacak?
-Bilmem. Belki de ne yapacağına karar verecek. En azından karar vermeye çalışacak.
-Karar veremez o. Kararını uygulayamaz. Görürsün, çelişecek.
-Gel, yanına gidelim.
-Hadi, gidelim.

-Merhaba! Nasılsın?
-Merhaba.
-Selam dostum.
-Dostun? Hayırdır?

-"İçindekiler"i okudun mu? Ne kadar da doğalmış değil mi?
-Evet, hakikaten. Yazık, bozulmuş...
-Güneşin altında unutmuşlar zavallıyı...

--------------------------------------------------------

Görsel etki adına, ayaklarını, hatta tüm vücutlarını acıtan ayakkabılar, içinde rahat olmadıkları kıyafetler giymekte ısrarcıdırlar.
Benim sahip olsam utanacağım nedenlerle, sevmedikleri partnerlerle beraber olurlar; bazen, onlarla yaşarlar.
İstemedikleri yavrular yaparlar, büyütürken de ruhlarını kevgire çevirirler...

"Sadece insan olmayı biliyoruz..." diyerek, insan olmayı küçümseyene sorasım var şimdi : İnsan olmasaydın bu lafı edebilir miydin? Kendini kısıtlayan sensin.
Ne güzel ki insanım! Ne güzel ki sorgulayabiliyorum.
Ne güzel ki, acizliğim hakkında edecek bir avuç sözüm var.
Ne güzel ki, sevdiğimi, sevmediğimi, korktuğumu, coştuğumu yazarak, boyayarak, döverek, bağırarak, yontarak ifade edebiliyorum ve anlaşılabiliyorum.
Ne güzel ki, öldürenle yaşam vereni ayırabiliyorum.
"Sadece insan olmayı biliyoruz..." muş!
Sen, sadece, insan olmaktan pişmansın.
Merak ediyorum, seni yaratan ne hissediyor acaba?
"Dünyada çok fazla kötülük var..."
Evet, var ve sen insan olmasaydın bunun için üzülemeyecektin. Dünyadaki kötülüklere karşı bir eylemin varmış; gözünden her gün iki damla yaş da çocuk fahişeler veya sirk hayvanları için süzülürmüş gibi yapamayacaktın.
Yaşadıkları sağlıklı hayatın güzelliklerini inkar edercesine, aslında hiç de istemeyecekleri bir başka şekle yönelmeye yeltenirler.
Böylelerini zor severim. Vantilatör olasıcalar!

Bir de, var oldukları için her dakikalarını memnuniyetle yaşayanlar var.
Vücutlarına eziyet etmeden; istedikleri yerde istedikleri görüntüde olup da mantığa aykırı durmayanlar var.
Eşlerine en çok ihtiyaç duydukları zamanda evlatlarıyla baş başa kalmanın zorluğunu, yıllarca huzur ve sevince dönüştürenler var.
Sadece insan olmayı yaşayabildikleri için, diğer canların güzelliğine de hayran kalanlar var.
Bir kuyruğu olsa, onla neler yapabileceğini hayal edip; elleriyle dokunduklarını güzelleştirenler, sesleriyle mest edenler var.
Yaralandıkları ve hatta sakat kaldıkları halde, yokuş yukarı koşmayı sevenler var.
Yaşadıklarına, mümkün olduğunca kendileri yön verenler ve sonuçla baş başa kaldıklarında çocuk gibi ağlamayanlar var.
Her güzelliğin ve her çirkinliğin, her canlı için mümkün olduğunu bilip; dengesini kaybetmekten korkmayanlar ve attıkları her sağlıklı adım için mutlu olanlar var.
Afganistan'da, elleri kolları aileleri tarafından sakatlanan çocuklar olduğunu duyunca ağlayanlar var.
Böylelerini severim. Beni sevsinler isterim.

--------------------------------------------------------

Dün akşam, RocknRolla'yı seyrederken, ayağımın üstünde küçük bir bölgede, bir serinlik hissettim. "Helal olsun abi!" dedim, keşif uçuşundaki sineği görünce. Büyük ihtimalle, sahibinden kaçmış bir ev sineğiydi. Pet-ra!

--------------------------------------------------------

Yazın, bir Amsterdam (hatta Hollanda) akşamı, 22:45'e kadar geçerliyken; esnafın, evine döndüğünde, gün ışığında tadını çıkaramamaktan yakınacağı bir boğaz veya dağ manzarası da namevcutken; neden o dükkanlar 18:00'de kapanır kardeşim?

--------------------------------------------------------

Bugün havalimanında, İstanbul'daki mesai alanımda, içinde küçük bir İslam tapınağı olan uluslar ve kültürler arası koca kapının eşiğinde, bir aile gördüm. Ailenin var olma nedenini gizleyen bir halleri vardı. Erkek yetişkin bireyin yüzünde ve vücudunun geri kalanında geniş bir alana etki eden bir öfke vardı. Kadın yetişkin bireyin yüzünde ve vücudunun geri kalanında ise, erkek yetişkin bireyden mütemadiyen alınan kötü etkinin bezginliği vardı. Minicik koca, kocaman öfkesinin ucundaki yumruğunu havaya kaldırdı. Güzel sözler söyleyip, dudaklarını sevdiğinin tenine yaklaştıran birinin içtenliğiyle, hiddetli bir kaç söz mırıldanıp, yumruğunu karısının sol yanağına indirdi. Kadının kabullenmişliği ve tepkisizliği ve suçunu kabul eder gibi durması da bana vurdu. Havalimanında ne suç işlemiş olabilirdi ki? Kimi öldürmüş veya sakat bırakmış olabilirdi bu kadın? Romantik yumruklu herife, benden ve bir Havaş görevlisinden başka tepki veren olmadı. Bizim tepkilerimiz de sözlüydü. Kırıcı sözler sarfettik, hakkımızı yemeyeyim. Dediklerimizi duyunca, yumruk ve kadın sahibi adam çok sarsılmıştır eminim. Özellikle benim "Şşşşşş! Şşşşş!" diye başlayan ve "Vurma lan!" diye biten müdahalemden çıkardığı dersle uygarlaşmış, eski ilkel halinden pişman bile olmuştur.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Şükran Akşamı


24.05.2009

Bugün, ofiste kahve yaptım. Genellikle, Çelebi kızlarından biri kendileri için kahve yaparken, nezaketen sorar, arada sırada da ben tekliflerini kabul ederim. Bu öğlen, beklediğim ikram gelmedi ve kendi ofisimmiş gibi davranmaktan vazgeçip, kendi ofisimin malzemesini kullanmaya karar verdim. Sağolasın Ece kız...
Dolabı açtım, dandik kahve makinasını ve kuru kahveci kutuyu elime aldım. İkisi de boştu ama sadece birinin boş olması normaldi. Sağolun çelebi kızlar!
Kuru kahve, erfrans ofisinden temin edildi. Sağolasın Karin kız...
Önce, firmamın resmen kullanmaktan bir kaç sene önce vazgeçtiği, yayvan fincanlardan birinde, yeterince kahve, su ve şekeri itina ve sükunetle karıştırdım. Ölçü bilmeyi ve kullanmayı çok severim de, yiyecek veya içecek hazırlarken şansımı kendim yaratırım veya yok ederim. Kendi ofisimde mi çuvallamaktan korkacağım? Sağolasınız aşağılayanlar!
Neden böyle yaptığımı, neden içerikleri -dolaysızca- kahve makinasına döküp bırakmadığımı soranlara, iyi kahvenin böyle yapıldığını anlattık. Sağolasınız Orhan ve Cemal Abiler...
Şansımı kendim ürkütmüştüm ama yok olmamıştı. İçilesi ama tadına çabucak doyulası bir kahve yapmıştım. Bir yere gidesim yoktu. Sağolasınız hacılar...
Bugünkü iş yoğunluğum tam beklediğim kadardı ve tam da beklediğim saatte rahata erip, açık havaya çıktım. Sağolayım...
Bindiğim Fiat Linea, gayet doğru seçimlerle, kestirme yollardan çabucak evime ulaştırdı beni. Sağolasın Şahin abi!
Muhtarım, Şahin abinin kuzeniymiş! Kim sağolsun bundan? Muhtarım çok yaşa!
Şimdi, evimin en güzel penceresinin arkasında ("önünde" diye düşünenler de sağolsun) oturuyorum. Bira, Graceland, çerez, deniz kokusu, sigara, gemilerin ışıkları, aşk ve yalnızlıkla eğleniyorum. Sağolun Ece kız, teyzem, annem, Ece kız, Aklen, Ece kız, Oya kız ve Ece kız...
Bu yazının kazananı Ece kız...
Sağolayım mı?
Bişey değil ki yine de...

vize



Sağ yanıma, bağlı olduğu gövdenin geri kalanından kurtulamadığı için öfkeliymişcesine hiddetle yerleşen koca kalçanın sahibi olan kıza, "Koltuk, kenara 20 santim kala bitiyor. Basen baskısı uygulamanıza gerek yok. Hatta lütfen..." deme ihtiyacımı hissetmemeye çalışıyordum. Demek yerine itmeyi seçtim. ("Kıç" sözcüğü, genellikle bir gövdenin -göreceli- arka ucuna isim olarak kullanılır. İnsan bedeninin arka ucu nasıl olabilir ki? Baş ve ayak niye yeterli değil. Sadece ayaklarımız değil, el ve ayaklarımız üzerinde durduğumuz dönemde, önümüz ve arkamız gayet rahatça seçiliyordu sanırım. Sapiens, erektusu iyi gözlemiş, iyi anlamış... Gururla da arka uç mirasını taşımaya devam etmiş...) Orta sırasındaki 2 kişilik koltuğa yapılan tabure eki sayesinde, evlerinin yolunu bu dolmuşla tutabilen kıçın, sahibinin ve öte yanlarındaki genç erkeğin etkisindeydim. Kıç, kıçımı sıkıştırıyor; kıçın sahibinin ve muhatabı erkeğin sözleri de ilgimi çekiyordu. Seviyeli olmak için sıkıntı çekmeden, sunacaklarını abartmadan sergileyerek, ilgilerini ürkütmeden göstererek muhabbet ediyorlardı. Harcanan vaktin biri için eğlence, diğeri içinse yerine getirilmesi gereken bir ön koşul olduğunu hissettim.
Vize başvurusu gibi...

Bir ülkenin yöneticileri (hatta halkı), vatanlarına kabul edecekleri insanları ve eşyaları, amaçları, yararları-zararları (olası etkileri) ve kalmayı planladıkları süreyi ve o süre boyunca ülkeyle olan etkileşimlerini nasıl kuracaklarını değerlendirerek seçme hakkına sahip olmalıdır. Sahiptirler de...
Olmamalı mıdırlar? Ülkü, bayrak, ter, kan, maddi ve manevi değerler konularında yazamayacağım... Başka yerden oku...
Vize başvurularının yönünü, -göreceli- gelişmişliklerine göre belirleyenler ve vize başvurularını değerlendiren organlar vardır. "Sen gel, sen gelme..." deme hakkı ve gücünün yeterliliği ve adaleti, talep sahiplerinin hakları ve güçleriyle dengeli olmalı gibi bir sav da vardır. Denge, tamamıyla, başvuruları değerlendiren organda belirlenir. Bunu bilen başvuru sahibi, etkili olabilir. Başvuruları değerlendiren gücün adalet kavramına güvenmek veya güvenmemekten başka, nihai bir seçenek yoktur.
Kıçımı sıkıştıran kıçın sahibi olan kızın sorduğu sorular ve kendisine sorulmasına izin verdiği sorulara yanıtları, hangi adalet ve/veya menfaat süzgeçlerinden geçiyordu, bilemedim. Kendi flörtlerimde neyin nedenini bildim ki, kıçımın rahatına ve tepkisizliğime kafam takılmışken, yanımdaki turizmin detaylarını sağlıklıca analiz edebileydim?
Evraklar sunulup incelenirken, arkamdaki koltuktan, kıçlarının rahat olduğunu düşündüğüm iki kızdan biri, diğerine "kimse melek değil" dedi.

Şoförümüzün arabayı çalıştırmasından beri konuşmaktaydılar ama, ben sadece bu cümlelerini yakalamıştım. Bir insanın melek olması konusuna takıldım sayesinde. Bana anlatıldığı (yetersizce öğretildiği, anlayabildiğim) kadarıyla, melekler, koşulsuzca itaat ederler ve saftırlar. Belki de bu yalınlıkları nedeniyle "iyi"dirler. Tanımlama kaygıma, bilgisizliğim ve yorum güçsüzlüğümü eklemekten üzgünüm. Yaratan'ın emrinde bu kadar mükemmel hizmette olan meleklerin yalınlıklarından mıdır, insanın seçmeye ve yalınlığını bozmaya yarayan aklıyla var edilmesi? Aklıyla iyiyi, hizmeti, teslimiyeti seçen insan, melekler gibi saflığa ve elemsizliğe mi yaklaşacaktır? Bu bakışla, her insanın seçimlerini, yaşayış şeklini, eylemlerinin tamamını, vize başvuru süreci olarak görebilir miyiz? Kalabalıklaşan, ısınan, kirlenen ve çirkinleşen küredeki yaşamların, bittiği anda son halini alan bir dosya, provası ve uzatması olmayan bir eleme performansı olduğunu düşünebilir miyiz?
Meleklerle denk tutulmayı istemek durumunda mı herkes? "kimse melek değil" sözüne, övünçle "evet, ben kesinlikle melek değilim, olmayı da istemiyorum" diyen olamaz mı?
"Ben bu insanla sevişmek istemiyorum" veya "ben o ülkeye gitmeyeceğim ki, vize başvurusunu tamamlayayım!" diyenler olduğu gibi... Olamaz.
Benzeterek kurulan önermenin kuralı gereği, kişi, başvurunun, flörtün içindeyken, amacı inkar edemez. İnkar ettiği anda, amaçtan da caymış olur ve süreç durur. İntihar sonucu cennetin kapılarının kapanması da bu yüzden sanırım. Yaşamın kendisi, seçilme süreciyse, süreci durdurduğumuz anda, sonuçtaki muhtemel kazanımdan da feragat etmiş oluyoruz.
Yaşamı yeterince uzun olmayanlar (erken, genç, çocuk, bebek, doğarken, doğmadan ölenler) veya; muhakeme, dolayısıyla, seçim yeteneğinden mahrum olanlar, zorla yönlendirilenler, nelere göre değerlendiriliyorlar?
Tamam, başvuruyu, yeterliliği değerlendiren gücün adaletine boyun eğmekten başka seçenek yok; bu seçilme sürecine sokulanların, süreçten önce bir talepleri, erekleri, öngörüleri, motivleri olması gerekmez mi? Maddesel yaşamda böyle çünkü. Tanıştığımız insanın kabulünü almaya çalışmadan önce, bu kabule ihtiyacımız doğuyor. Gitmek istediğimiz ülke, biz kendi ülkemizden çıkmadan önce, izin istememizi istiyorsa; bu izni istemeden önce, o ülkeye ulaşmak için yeterli nedenimiz oluyor. Anamızın karnına yerleşmeden önce nasıl bir sebep-sonuç ilişkisi var ki?
Şöyle bir sebep sonuç ilişkisi var canım civanım:
Kıçımı sıkıştıran kıçın sahibi, yanındaki adama vize veriyor. O vize, sınırda kontrol ediliyor. Sınırdaki pasaport polisi de uygun görürse, kıçımı sıkıştıran kıçın sahibinin içinde yeni bir başvuru peydah oluyor...


Var oluşumuzun başında zorunlu teslimiyet var.


Nesi hafif bunun?

14 Nisan 2009 Salı

Kutuma gitmek istiyorum.

Ateşe atlamak dürtüsü hepimizin içinde...
O ateşin canlı tutulması gibi bir ereği var iblisin. "Zamanında çok mu üşümüş?" diye sorardı belki masum bir çocuk...

Boxing Helena'yı ilk duyduğumda, "Boksör bir kadının hikayesi mi?" diyerek şaşırıp, merak etmiştim. Milyon Dolarlık Bebek için 11 yıl beklemek bana yakışmazdı... Maggie'yi mi Helena'yı mı isterdim? İster miyim? En güzeli Helena'ya yumruk atmak ama ıskalamak, Maggie'yi de kutulamak olurdu galiba. Uykudan önce yatağının yanına su yerine kutu kutu rüya koyan bir adam tanıyacak kim var aranızda? Adres belirlensin, gelip seyredin gemileri. Gemilerin yükleri rüya, demirleri yastık, rotaları yorgunluk...

Bir kaç kutum var. Mavi kapaklarını çok sevdim ama yetmiyorlar, yazık. Firmamın rengi mavi; işlere yetişemiyorum, yazık.

Beni mutlu etmek için güneşi ve ışığını ve hayali yansıtıcıları kullanan ne kadar çok sanatçı var. Akıllarına, ellerine, dillerine sağlık ama hiç zahmet etmesinler; yetişemediğim gök de mavi ve güneşe en çok yakışan yorum da o gök.
Gezegenini seven adam tanımak isteyenler de kabul edilir yakında...

Ateşe çağıran iblis, yakıta sahip olmak ister. Ateşe hükmetmek ve belki de ateşi, ışığıyla, ısısıyla, her türlü zararı zevkle üstlenerek, yayabildiği kadar geniş alana yaymak ister.
Çocukken sevdiğim bir kızın beni yakan güneş olmasını, sonunda da küllerimi önemsemesini, rüzgardan korumasını dilemiştim. Çocukken iblise daha mı yakınmışım acaba?
Bana, kutu kutu rüya taşıyan gemileri mavi göğün altında, yastıkta sabitlenmiş gözlerimle zevkle seyretmeyi öğretecek kadından da bihaberdim. Helena'nın şeytani çekiciliğini, yorgunluğuma deva olacak tasviriyle unutturacak Maggie'nin tutkusundan fersah fersah alçakta olsa da, içimde hissedebiliyordum. O kırpılmadan sabitlenemeyecek, kutulanamayacak, güzel yaratıktı. Kırpılınca, kendisi olamadığını ve sabitlenme gereğinin de kalmadığını anlayan adamın trajedisi ise, film bitince de akıl yoracak türden değildi. Adamın tıp doktoru olmasını umursamak ne mümkün; rüyasını, hastane köşesinde görmüştü, yazık.

Benim kullandığım, akşam göğü kapaklı bir kaç kutu da içine koymak istediklerime yetersiz kaldı. Demek ki kutulamak istediklerimizi veya kutularımızı dikkatli seçmemiz gerekiyor. Ya kapasiteyi, ya da içeriğin kırpılabilme olasılığını adam akıllı değerlendirmek, herkesin hayrına... Mavi kapakların altına sabitleyeceklerimin bir kısmından feragat edebilecek miyim? Onlar, onlar olarak kalmalı, değil mi? Yoksa, kutuların aşkına, ateşe atlarcasına, sığdırmak için, feda edebilmenin kahramanca duruşuyla mı avunmalı? Kutuların koyu mavi kapakları açılınca, kim "eve hoşgeldin" diyecek?

Ateş, kullanmayı bilene yarar; kontrol edemeyeni yakar. İçine girmeden önce sürüneceğim veya giyeceğim koruyucu bir şeyler olmalı. Bulayım da arayayım ben seni...
Arayıp bulmak yok çünkü, biliyoruz.

3 Nisan 2009 Cuma

kimlik? no?


Bisikleti altıma alıp, onun da altına asfalt ve kaldırım verdiğim günler hakkında ne hissediyorum?
İçinde yaşadığım ev ve içinde yaşamak istediğim evler nasıl geçiniyorlar?
Doğumuma şahit olanlar, bugün ne durumdalar?
İçimdeki çocuğa, dışımdaki kadının yaklaşımı nedir?
Dışımdaki kadınla, içimdeki çocuğun yer değiştirmesi için neler yapmalıyım?
Geçen hafta daire kapımın önüne 2 gün park edilen güzel bisiklet kimindi?
Bir Prag sabahı, kaç St.Maarten akşam üstü eder?
İlkokul öğretmenimin evinde toplansak, ilkokul arkadaşlarımdan hangileri katılır?
Ece dün gece ne demek istedi?
Alfabeleri yaratan insanların kafaları da benimki kadar mıydı?
Johann Sebastian Bach'ın bir nefesi, benim kaç nefesime denktir?
Dün dolmuştan gördüğüm, kavga eden çift, neden işaret dili kullanıyordu?
İşaret dili kullanan bir adamın, karşısındaki kadını aşağıladığını, işaret dili bilmeyen ben anlayabildiğime göre; standartlara sahip olanlar içinde, unsurları en doğal oluşan iletişim şekli işaret dili midir?
İşaret dilini yaratanların yüreklerinin yüklerini, benim yüreğim de taşıyabilir mi?
Rembrandt van Rijn'in 63 yılda gördüklerine ben kaç yılda bakabilirim?
Bilenle bilmeyenin bir olmadığını belirtmek niye gerekir?
Sevenle sevmeyen bir olabilir mi?
Ece dün gece ne demek istedi?
Klavsen alsam mı?
Ölürken ne düşüneceğim?
Ölümlerden, en çok kiminkine üzüleceğim?
Dünyaya neler yapacakları bilinseydi, ünlü büyük iyilerin ve ünlü büyük kötülerin, ilk bir kaç doğum günü farklı mı geçerdi?
Paradoks diye ilaç olur mu?
Amsterdam ne yapıyor görmeyeli?
Arabama atlayıp, kulağımda müzik, gözlerimde gözler, ağzımda fındık ve kayısıyla, uzun süredir yol yapmamış olmak, beni ne kadar derinden etkiliyor?
Balıkla balık olmak ne zaman ve nerde uygundur?
Hangi balık diye sormazlar mı adama?
Dışımdaki kadının içindeki çocukla içimdeki çocuk, iyi arkadaş olurlar mı?
"İlk Kurşun" kavramı gibi mi bu "İlk Resim"?
İlk kesik, ilk öpücük, ilk küçük yalan, ilk gece, ilk kadın gibi "ilk"lerin ağırlığından kurtulmanız ve keyiflerini çıkarabilmenize ne kadar var?
Uçaklar ne kadar güvenle uçuruluyor?
Güven birimi nedir?
Ne demek isterim?
Seven sevmeyenle sevişebilir mi?