11 Haziran 2010 Cuma

akseki de çağırıyor

Yeni, küçük bir araba yapacaksın ve bu yeni ürününü tanıtmak ve daha çok satmak için çektiğin filmde, bir çarpma testi kuklasını konuşturacaksın. Diyecek ki : "Ben denedim; şimdi sıra sizde!" Yani, demek isteyecek ki : "Bu araba tasarlanır ve geliştirilirken, beni orasına burasına hunharca çarptılar; cansız olduğum için bu sırıtık yüz ifademle karşınıza çıkacak kadar sağlam kaldım... Haydi, şimdi de siz bolca satın alın bu aradan ve istediğiniz gibi her yere vurun. Bakalım sizde nasıl etkileri olacak..." Gerçekten, çok da anlamsız değil ama, bence, yanlış anlamlı. Yanlış anlaşılır değil. Hyundai böyle bir eylemde bulunmuş...

Bir de, "Silver" adlı bir kuru temizleme dükkanı gördüm. Tabii ki, yurdumun en genel kuru temizlemeci ismi olan "Etilen" den daha özgün ve estetik bir isim ama; "Biz pek öyle detaylı temizlemiyoruz. Elbiselerinizi silip iade ediyoruz..." gibi bir anlam taşıyor olmasından şüphelendim. O tabelayı gördüğüm andan beri bu şüpheyle yaşıyorum. İşletmecinin soyadının "Gümüş" olması da aklıma geliyor ama, pek uzun kalmıyor.

Bir insanın, cep telefonu zili olarak, Serdar Ortaç'ın kesilesi sesinden "Hayaaaaatt, beni neden yoruyorsuuunn?!" rahatsızlığını tercih edip, bir minibüs dolusu insana 5 kilometre yol boyunca birkaç kere duyurması, sadece görecelikle açıklanabiliyor olamaz!

Bir köpek yavrusunun -şimdilik- kısacık ömrü hakkında bu kadar çok şey düşüneceğimi tahmin etmezdim.
Görmeden atladığı yolda biz duyduk onu. Zor görüldüğü için çok sevdik. Az baktığımız için görmediğini görmedik. Çok görmüş kardeşimizin sorusuyla irkildik. Şimdi, candan ilgiye teslim... Nasıl acaba? Arkadaş? Sıcak? Kuvvet? Korku? Huzur?

Saba Tümer, Ertuğrul Özkök'le geyik muhabbeti yapıyor. Ertuğrul, tuhaf bir adam... Tuhaf da bir kitap yazmış... Kendi kendisinin şeyhi ve müridiymiş... Böyle bir sabah istemem! İstesem de istemem.

28 Mayıs 2010 Cuma

çeşme dilli


Bir insanın hissettiği huzur nelere bağlıdır? En direkt olarak çeşit çeşit kimyasal maddeye bağlıdır kanımca. Endirekt olarak da yaşadıklarına bağlıdır, fikrimce...

Ruhla dünyanın bağlantısını da böylece açıkladıktan sonra, dalalım derinlere...

Elektronik parçalarla tamamlanıyorum son zamanlarda; harici depo, gürültü kesici kulaklık, elmalı telefon, sayısal müzik çalar, dizüstü bilgisayar, sayısal kameram olmadan burdan şuraya hareket etmemeye başladım. Teknolojiye yenilmeme az kaldı!

Belimin çevresi kalınlaşmaya başladı. Düşüncelerim ve sözlerim sığlaştı. Yavaşladım. Ruhuma etki eden kimyasallara etki eden dünya değişince, etim de değişim eğilimine girdi... Hoş değildim zaten, hepten gudubetleşeceğim galiba.

Yetmedi; daha derine inip, Arctic Monkeys'in Humbug'ındaki Josh Homme etkisini içime sindiremediğimi de bildirmek istiyorum.
Zamanında Almanca öğrenecektim ben, hep dil eksiğim yüzünden bu kalınlığım!

11 Mayıs 2010 Salı

Nurlu İbrahim Türk

Değerleri hakkında soru sorulmaması gereken kavramlarla meşgulüm genellikle.

Dün, Bakırköy İncirli Caddesi'nde Zeki Bilardo'nun malzeme dükkanına uğradım. Behramkale 88'deki bir bilardo ıstakasının ucunun çapını ölçtürdüm ve yedek parça satın aldım. Son zamanlarda yaptığım en keyifli alışverişti. Hele, aldığım parçanın ıstakaya nasıl tatbik edileceği hakkında kendi kendime yürüttüğüm fikrin, yapıştırıcı kimyasalına kadar tam olarak doğru çıkmasına nasıl sevindim, anlatamam... Yıllarca, oynarken hissettiğim hazzı toprak olarak biriktirsem, kıtalar oluşturabileceğim oyuna ait nesneleri gördüğüm dükkandan çıkmamak için, benle ilgilenen adama arka arkaya sorular sordum. Alçak gönüllülüğüme için için övgüler düze düze her malzemeyi elledim. Bir de ıstaka satın aldım ve sokaklarda fillerin diş haklarını savunmaya gönüllü eski bir bilardo ustası edasıyla yürüdüm. İbrahim Türk durdurdu beni.

Tebim'i hatırlatayım kendime önce. Siz de nasiplenin, çekinmeyin.

Annemin, beni büyütürken eğitimim hakkında yüksek özgüven duyamamasını gayet normal bulmaya ihtiyacımın olmadığı yıllarda, Anadolu liseleri ve özel liseler için hazırlanmamın önemini de hakkıyla pek idrak edemiyordum. Sosyal yaşamım, okuduğum ilkokuldaki sınıf arkadaşlarımdan, anlayabildiklerim ve kendimi anlatabildiklerimle sınırlıydı. Anlaşmak henüz tanımlanmamıştı. Sosyal aktivitelerim ise, tatillerde görebildiğim ve genellikle anlamadığım mahalle arkadaşlarımla oynadığım oyunlardan ibaretti. Nedenini bilmiyorum ama, okulum ve oyun arkadaşlarım aynı mahallede olsalar da, okulda mahalle arkadaşlarımı göremiyordum. Ya farklı okullara gidiyorlardı, ya da aynı okulun farklı ders saatlerine tabiydik. Aşk hayatımsa, aşık olmak ve aşık kalmak şeklinde renksizleşiyordu. Kendilerini bana keşfettirmeden içimden gelen jestlerimle tanıştığımdaysa, bu hareketlerimin boşuna ve yanıltıcı olduğunu bilmem gerekmiyordu.

Son sınıfımda, öğretmenimin etkisiyle, indirimli fiyatla bir dershaneye kaydedildim. İlkokuldan sonra, bir anadolu lisesine veya burslu bir statüyle, özel bir okula devam etmem gerektiği anlatıldı bana. Kabul ettim. Dershaneye gitmekse kabul etmek istemediğim bir yenilikti. Sütaş'a kadar öyleydi en azından. Bir anda, "her dersimize giren tek bir öğretmen" şemsiyesinden çıkıp, "her dersin kendi uzman öğretmeni" yağmuruna tutulduğum bir dershanede, yeni ve değerlendirilmesi imkansız bir sosyal ortamda buldum kendimi. Her dersin farklı bir öğretmen tarafından kakılmasına daha çok uzun yıllar yok muydu? Hazırlandığım şey için içine girdiğim hazırlık aşamasında bu değişikliği niye yaşıyordum? Okul bitince, evime gidip ansiklopedilerime, müziğime, legolarıma, boyalarıma yumulmak varken, neden bazı akşamlar önlüksüz olarak bu formika sıralara oturuyordum? Yıllar sonra, reşit olduğumda, ülke yönetimi hakkında mürekkep aktarmalı seçimimi yaparken daracık bulacağımdan habersizce, kocaman gördüğüm sınıfları ve koridorları olan okulum yerine, bu daracık sınıflar ve ufacık kantin de ne amaçla beni içine çekiyordu? Sütaş ne markasıydı? Annem hep SEK alırdı. Kaşarlı tost ve şişede Sütaş ayran, nikahlarına beni şahit olarak çağırıyorlardı. Seve seve şahit oldum!

Örgün eğitim kurumlarına girmek için, bir önceki seviye örgün eğitim kurumlarında alınan eğitimin yeterli olmadığı ülkemle de şimdiki sığ tanışıklığımın çok uzağındaydım. Bakırköy'dü benim ülkem. Türk'tüm ama benden daha Türk bir öğretmenim oldu Tebim'de.

Matematik mağaralarına beraber girdiğimiz ve kılavuzluğu sayesinde gün ışığına ulaştığımızda, ufacık sıyrıklarımızı beraber kutladığımız İbrahim Türk'le tanıştım. Kendisini hala tanımıyorum ama tanımlamaktan büyük keyif alıyorum. İlkokul öğrencisiyken günlük yaşamımda beraber olamadığım babamın kişiliğimdeki bir sandalyesine oturan adamlardan biri miydi bilemiyorum. (Babamın, bir sürü sandalyesi vardır ve bunları çok adama sunmuşumdur ama sadece tek bir koltuğu O'nun için her zaman boş tuttum ve O oturduğunda, o koltuk tahta dönüştü.) İbrahim Türk'ün matematiğin adımlarını anlatışında, benim aklımın çalışmasına yardımcı olan bir etki vardı. Nedenler ve sonuçlar için kendimden geçmeye hazır mıydım, yoksa İbrahim Türk mü bu hazırlığı başlattı; bunu da bilmiyorum. Beni nasıl bir zihinsel biçimlenmeye yönlendirdiğini sonraları idrak edeceğim bu adamı, en son, Yıldız Dershanesi'nin kantininde, Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'ni kazandığımı söylediğimde, "Artık Beşiktaş'lı olursun be Burçak..." deyişiyle seyrekçe hatırladım yıllarca. Çünkü, gerçekten, Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'ne başlamıştım. Yaşamım ve vücudumun içi değişiyordu.

Üniversitenin ve seçiminin önemi de önlenemedi. 1994 senesinde, hala Bakırköy'de yaşıyordum ama dünyam, Beşiktaş, Beyoğlu, Eminönü, Ortaköy, Rumeli Hisarı ve Kadıköy'e kadar genişlemişti. O sene Düzey Derhanesi'ne başladım ve ilk derste Nur'u güldürdüm. Erhan Ekici "hocam"ın sayesinde yaptığım espriyi anımsadığımda hala gülümserim ama Nur'u geçen ay gördüğümde, kehanetinin gerçekleşmediğine bir kez daha sevindim.

Sosyal Bilgiler'den bağımsız bir sosyal yaşam mümkün değildi ve ben bunun farkında değildim. Düzey merdivenler İbrahim Türk'le tekrar buluşmaya gebeymiş ve bunun da farkına vardığımda, İbrahim Türk'ün değerini anımsamaktan çok uzaktım. Bu sefer tarih derslerinin son derece ilgilenilesi olduğunu öğretecekti bana. Kendimi yetişkin bir adamla ekip gibi hissettiğim ilk yerin, o dershanenin sınıflarından biri olduğunu da şimdi farkediyorum. Sorduğu sorulara cevap vermemi bekleyişi ve tüm sınıfı bekletişi ve dahası, soruları benim ilgilendiğim ve katılmaktan sonsuz haz duyduğum kavram sorgulamalarından derleyişi ne kadar da etkili olmuş! Dinlerin, toplumları biçimlendirmekte nasıl kullanıldığını; ırkların, toplumların kendileri değil, içlerindeki unsurlar olduğunu; soru sormakta değil, cevaplara göre tavır takınmakta mahsurlar olabileceğini bildiğimi O belleti bana. Değerimi bildi ve kendisinin değerini hiç vurgulamadı.

Dün kendisini İncirli Caddesi'nde uzaktan gördüm ve hemen tanıdım ve hemen heyecanlandım. Gençliğimin lokalinde, diğer heyecanlarım içinde gözden kaçırdığım adamı selamlamama adımlar vardı. Kendisi bana doğru yürümek yerine, bir apartmanın bahçesine girdi ve kenardaki bir çöp konteynerine elindeki çöpü attı. Bahçeden çıkınca, kapıdaydım ve "tebrik ederim hocam" dedim. Bir saniye baktı ve aklını çalıştırdı. "Burçak" dedi... "Eee, Ertekin?" dedi. "Aynen hocam" diye cevap verdim. Anımsamak ve hatırlamak ve bilmek ve ilgilenmek ne güzeldi.

İnsanların biribirlerini etkilemeleri çok doğal, çok gerekli... Etkilenen insanın, etki sahibinden memnun olması çok güzel... Bunları buraya yazmak ne kadar gerekli? Bu harfler, bu sözcükler, murca vurulan çekiç miki? (Yok, Donald! Haydi Nur, gül yine...)

21 Nisan 2010 Çarşamba

Kıtayı devirmek

Arkadaş da benim düşündüğüm gibi düşünüyor; "bir şekilde gerçekleşmiş geçmişi kafaya takarak yaşamanın bir anlamı olmadığını, geleceği şekillendirerek geçirilen şimdiki zamanın daha faydalı ve eğlenceli olduğunu" belirtiyor. Katılıyor gibiyim. Rüyalarımın, gelecekten algılarla oluştuğunu söyleyemiyor olmaktan çok memnunum gelin görün ki... Kısacık bir süre için daldığım uykumda, gördüğüm rüyanın ve hissettiğim duygusal yoğunluğun, geçmişimden filizlenip, şimdime çiçeklenmesinin, benim irademle olmadığını belirtsem? Elbette, dün geceki uykumun görevce bölünmüş olması sonucu gördüğüm, kayda değer son rüyamı anlatırsam, "sen geçmişini görmeye devam et abi..." dersiniz.
Şöyle ki:
İnanılmaz yoğunlukta yağmaya başlayan yağmur altında, bir kaç yüz metre öteden, büyüdüğüm eve koşuyorum. 5 kat merdiveni hızla tırmanırken, daha önce hiç duymadığım, derin ve bas sesler duyuyorum. Evin kapısını açıyorum ve içerde sadece köpeğimin olduğunu hissediyorum. Zavallım, korkuyla, bir duvarın dibine çökmüş, bana bakıyor. Oturma odasının penceresinden baktığımda, terasta siyah bir BMW 3.16 durduğunu görüp şaşırıyorum ve o anda ev sola doğru yatmaya başlıyor. Annemi, babamı, sevgilimi ve arkadaşlarımı bir daha göremeyeceğimi düşünerek köpeğime bakıyorum. "En azından, yalnız değilim." diye seviniyorum. Ayrıca, bizim evle beraber, bütün sokakların, binaların ve ağaçların da sola doğru yatmakta olduğunu; aslında yön değiştirenin bina veya mahalle değil, bütün coğrafya olduğunu anlıyorum. Yer çekimi, sol yan çekimi haline geliyor. Kayarak soldaki duvara yaslanıyorum ve denizin tüm karayı nasıl yutabildiğine şaşırıyorum. Terastaki araba da aşağı düşüyor ve dalgalar binaya vurmaya başlıyor. Kimsenin bağırdığı, kaçıştığı yok... Bu kıyamet mi yoksa sadece yerel bir felaket mi diye merak ediyorum. Kıyamet değilse çok sinirleneceğim çünkü... Köpeğime sarılıyorum ve bekliyorum.
Sanırım çişim geldi ve uyandım. İsrafil'in üfleyeceği Sur borusunu, herhangi bir başka sesten nasıl ayırt edeceğimizi merak ettim ve tuvalete gittim.
Şimdiyi yaşıyordum ve sonraki bir kaç saatimi şekillendirmem gerekiyordu. Aslında, sonraki bir kaç ayımı ve hatta 5 - 10 yılı şekillendirmem gerekiyordu. Çişim varken, hakkında düşünülecek gelecek gayet yakın oluyor... Yine de, kaç saat sonra tekrar uyanacağımı merak ederek yatağa döndüm. Nasıl olsa telefonların saatlerinin alarmlarını kurmuştum ve beni, ne kadar kısa süre daha uyursam uyuyayım, aynı huzursuzlukla uyandıracaklardı. Öyleyse, kaç saat veya dakika daha uyuyabileceğimi öğrenerek hayıflanmama ne gerek vardı? Yoktu...

Yatağımda benden başka kim vardı?
Yoktu...

20 Nisan 2010 Salı

hamurumda ne var?



Taşıdığım paket nedeniyle Tarlabaşı'ndaydım. Taşıdığım paketin nedeni ise, itfaiyenin onayını alabilmeyi amaçlamış olmaktı. Aksaray'a ve Bakırköy'e giden dolmuşların tekliflerini geri çevirdim. Kocamustafapaşa'ya giden otobüsü bir kaç saniye ile kaçırmış olmanın yüklediği sebepsiz gurur nedeniyle, kararımdan kuşku duyurmayacak bir yönün taşıtı ile evime yaklaşmayı istiyordum. Bekledim ve bekledim de bekledim...

Sonunda, Taksim - Yedikule otobüsü geldi, durakta durdu ve beni içine aldı. Arka sol tekerleğin üstünde, önü genişçe açık koltuklardan, cam kenarında olana oturdum. Elimdeki kırmızı paketi sol dizimin üstüne, siyah çantamı da askısından sağ dizime sabitledim. Şemsiyemi de koltuğumla pencere arasına yerleştirdim. Kulaklıklarımı kulaklarıma taktım ve cep telefonuma, ses çıkarması gereken durumlarda titreyerek beni sarsmasını tembihledim. Kişisel müzik yayınıma başladıktan 2 şarkı sonra, gözlerimin kapalı olduğunu hissediyordum. 3. şarkının başındaki coşkun bir zil sesiyle beraber 1994 senesine döndüm. Dinlediğim şarkıyı yazan ve icra eden insanların henüz ilkokulda okuduğu o sene, kardeş yakınlığında yaşadığım arkadaşlıklara müzikle renk katıyorduk. Karı-koca yakınlığında olmak istediğim kızı gördüğüm, duyduğum, kokladığım, hissettiğim zamanlardaysa kendisini tatmak isteyip renkleniyordum.

Canım davulcum kardeşimin vurduğu bir zilin sesinde uyandım. Kutlamaları başlatacak güçte bir patlamaydı ve kutlamaya uyanık ama gözlerim kapalı devam ettim. Işıltılı ergenlik günlerimden bu kadar uzakta, yine o zamanlarımın taşıtı olan belediye otobüsünde, Beyoğlu civarlarından, şimdi farklı bir muhitte olsa da evime dönüyordum ve kulağıma aynı neşe çalınıyordu. Yıllardır özlemini çektiğim varlık sevinci, mümkün olan en gerçek hissedilişiyle, bu otobüs koltuğunda kestirmem sırasında dinlediğim müzik tarafından, tıpkı 16 sene önceki gibi bahşediliyordu. Nedir bu kafanın sırrı, bu işin kimyasının mekanizması?

Uç Avrupa Uç



Sağolasın Flightradar...
Altın uçaklar uçuşsun...
-------------------------------------------

Karanlıkça bir gün başlamış ben uyurken. Birileri, saat veya telefon yerine gemi kurmuş. Açıklardan bir yerlerden, "herkes uyansın!" diye öttü durdu sabahın başında. Camlarda damlalar var ama yağış gözükmüyor. Bulut inmiş İstanbul'a. Kışsız kalamadık bir türlü. Günlerdir, ilk kez serbest kalıyorum ve bisikletimle neşe teslimatı yapamayacağım. Hem yorgunum, hem kışlıyım. Müziğe binerim ben de...

--------------------------------------------

Sonunda Schiphol'de umut belirdi. Bu öğlen, 10 sefer aradan sonra, ilk uçağımızın İstanbul'a gelme ihtimali var. Ben evdeyim. Arkadaşlarım, Yeşilköy'de yardım pozisyonu almışlar. Şu an için bana ihtiyaçları yokmuş. Tüm ayrı kalanlar, sağ salim birleşsinler.

Havanın yolsuz kaldığı şu 5 günlük zorlukta emşn oldum ki, on parmağımızla kurduğumuz bu uygarlık için, yanlış yüzey seçmişiz. Bence, dünyanın kalıbını alıp, başka bir yörüngede betondan bir taklidini dökelim... Ağaçları kesmek lazım; kalıbın çıkmasını zorlaştırırlar...

--------------------------------------------

Girişimciliğin kademelerinde para ve neşe kaybeden sevgilime yakın olmak istiyorum. Sevgilim girişimci ve aklı başında bir insan olduğu için seviniyorum. Kendisi işe girişirken fotoğraflarını çekmek imkanım olsaydı keşke... "Sinirliyken çok güzel olmak" safsatasıyla ilgisi tabii ki yok ancak; insan doğasının hemen her görüntüsünü kendisinde görmeyi ve dahası, sayısal kameramla kaydetmeyi çok eğlenceli buluyorum.

--------------------------------------------

Rob Halford'u kutluyorum...


18 Nisan 2010 Pazar

Yolcularım

"İyi günler. Aslında, umarım iyi günler olur... Bir ara... " diyerek karşıladım İsveçli bayanı. "Teşekkürler, ben de öyle umuyorum." diyerek cevap verdi ve uçuş detaylarının yazılı olduğu kağıdı uzattı bana. Biletini Oslo'ya almıştı. Avrupa'nın özellikle kuzeyinde, hava trafiğinin ne zaman normale dönmeye başlayacağının belirsiz olduğunu ve kendisini, kül bulutunun gölgesinde olmayan bir şehire ulaştırsak bile, oradan Oslo'ya uçmasının bir süre imkansız olacağını anlattım. Ne kadar süre? Bilmiyorduk. Hava trafiğinin yeniden işlemeye başlayacağını umut ederek, önümüzdeki günlerden birinde, ilk müsait uçuş için rezervasyonunu ve biletini yeniden ayarlamayı teklif ettim. Günleri taramaya başladım. Zaten, son iki gündür, havalimanı olan hemen her Avrupa şehri için alternatifler aramakta olduğumdan, bulabileceğim ilk çözümün 5 gün sonra olacağını biliyordum. Oslo, Trondheim, Stavanger, Bergen, Kristiansand, Sandefjord, Kopenhag, Göteburg, Stokholm için uçakları taradım. Bulabildiğim ilk bağlantının, 20 Nisan Salı günü Sandefjord'a olduğunu söyledim; eğer uçaklar uçarsa...
Kızının salıya kadar yaşayamayacağını mırıldayıp, ağlamaya başladı. Kadınların ağlamasından duyduğum rahatsızlığı yaşamayı unuttum o anda. Tepki veremedim. Saçma ve cılız bir "Üzgünüm, çok üzgünüm" diyebildim. Üzüntümü de kısa kesmek zorundaydım ama biliyordum ki, yıllar önce, 9 aylık hamile İngiliz kızın Türk sevgilisi tarafından Türkiye'den kovalanması sırasında hissettiğimden daha kötü hissedecektim bir süre. Bu anneye verebileceğim duygusal bir destek için gücüm ve cesaretim de yoktu. Uçak firması çalışanı olarak, uçuş ayarlamak konusunda bundan daha iyisini yapamayacağım için özür diledim. Gözlerini sildi. Kara veya demir yolunun daha hızlı bir çözüm olabileceğini söyledim. Yine de 20 Nisan rezervasyonunu tutmayı önerdim. Çaresizce kabul etti. Biraz daha üzüldüm ve kendisini bir yiyecek-içecek kuponuyla kafeye yönlendirdim.

Hint asıllı İngiltere vatandaşı bir çiftle selamlaştım sonra. Yaşları benden büyük değildi. İsimleri, duruşları, konuşmaları ve dinleyişleri huzur veriyordu. Birbirlerini sevdiklerini ve zor durumlarda birbirlerine destek olabildiklerini hissediyordum. Londra'ya planlamışlardı seyahatlerini. İskandinav Ülkeleri ve İngiltere'nin, bu kül bulutundan ilk ve en çok etkilenen hava sahalarına sahip olduğunu; Kuzey Avrupa şehirlerine hava ulaşımı sağlamanın, belirsiz bir süre için çok zor olduğunu anlattım. Bırakın Londra'yı, İngiltere'nin herhangi bir şehri yerine başka bir Avrupa şehrine sağlayabileceğim uçuşun kendileri için yeterli olup olamayacağını sordum. İngiltere'ye seferlerin ne zaman başlayacağı hiç belli değilken, Güney Fransa veya İtalya veya İspanya'da bir şehirden, İngiltere'ye kara veya demir yoluyla gitmeyi deneyebilirler miydi? Deneyebileceklerini söylediler. Hatta, Türkiye'den çıkışlarını da trenle yapıp, Avrupa'yı trenle geçmeyi düşündüklerini söylediler. Lisan kullanımıyla alakasız olarak, çok rahat anlaşıyorduk. Durumlarına imrendim. Beraberce, zorunlu olarak tatillerini uzatıyorlardı ve kimseyi suçlamıyorlardı. Laleli'de Crowne Plaza'da kalmışlardı. Otelden çıkarlarken geri dönebileceklerini söyleyip, odalarını korumuşlardı. Önce, nereye ve hangi tarihte olduğunu hatırlamadığım bir rezervasyon yenilemesi yaptım. Sonra, İstanbul'da ulaşıma dair ve havayoluna alternatif ulaşım araçlarına ilişkin sorularını yanıtladım. Atatürk Havalimanı'nın en alt katından binecekleri metrodan, Zeytinburnu durağında inip, tramvaya binmeleri gerektiğini söyledim. Bir kağıt parçasına önemli noktaları not ettim. Laleli'ye yakın olan Sirkeci Tren Garı'na gidip, Avrupa'ya kalkan tren sormalarını tavsiye ettim. Genç, sakin, huzurlu, sevgili çiftin yapmayı düşündüğü uzun tren yolculuğuna ben ne kadar uzaktım... Kendimi tutamayıp, "Biliyorum, planlamadığınız bir şekilde burada kalışınız ve seyahatiniz uzuyor ve anormal bir durum bu ama, benim yıllardır yapmak istediğim şeyi yapmayı planlıyorsunuz. Size imreniyorum. Bir gün ben de uzun bir tren yolculuğuyla Avrupa'da gezmek istiyorum." dedim. İşleriyle ilgili bir sıkıntıları, yetişecekleri bir sorumlulukları olmadığını söylediler. Sirkeci'den kalkan trenlerin de dolmuş olduğunu düşündüğümü söyledim ve daha da alternatif olarak Varan ve Ulusoy firmalarını önerdim. Çiftin karısının kocası, bir adamın kendilerine verdiği notu gösterip "Burası olur mu?" dedi. Kağıtta altı çizili harflerle O T O G A R yazıyordu. Aile olduklarını, kocanın karısını tatsızlıklardan uzak tutmak isteyeceğini bilerek ve geçmişte O T O G A R 'da yaşadıklarımı düşünerek; yapabiliyorlarsa, otobüs seyahatini oraya gitmeden ayarlamalarını tavsiye ettim. Otelin kendilerine bu konuda yardımcı olabileceğini de ekleyerek kendilerine bol şans ve eğlence diledim. Sıkıntısız anormalliklerin tek başına veya tekleşik iki başına yaşanırsa, güzelce, hayatın tadı olabileceğine bir kez daha kani oldum.

17 Nisan 2010 Cumartesi

whose nest

She makes you feel like you're being questioned. Though, she rarely answers a question.
She responds with collosal actions like flood or unbearable silence like famine. One can't keep from asking if she's worth all these breaths. Vocal chords resonating without voice. Sore throat far from quenching, wine surely does not work. Standing still, remaining only a modest man on her is the only way known. She's earth to all. Covered by the illusory promises called sky that she keeps in place. Upward graves can not resist the gravity.

16 Nisan 2010 Cuma

Eyjafjallajökull (Dünya boşalıyor)



Zımpara var gökte. Uçakları törpülemesinden korktuğumuz için canları yerde tutuyoruz. Çok can tutuyoruz yerde; canlar çok sıkılıyor. Çıkmasınlar da...
Elimizde 1000'e yakın çaresiz yolcu var; parti versek de teması ne olsa? Temas olmasa...
Tema, "Kuzeybatıya üfleyen Türkiye" olsa!
Canım burda sıkılıyor ve Kaz Dağları'na yakın olmak istiyorum. Burada tanımadığım insanlara yardımcı olup para kazanmaktansa, Behramkale'de ve Akçay'da gerçek ve lezzetli ter döküp parasız kalmaya gücüm olsun istiyorum.
Dave Mustaine, "I'll never let you walk alone" diyor da, kime diyor? Bana dese, yalan değil. Herif her sıkıntılı yürüyüşümde yanımda oldu da, ben 2007'de Nürnberg'de bir başına bırakmıştım kendisini... Neyse, öpüşür hasret gideririz bu Haziran inşallah!
Şu tepemizdeki ömür törpüsü bir geçsin hele...

Ne demiştim?
Uçak geçsin hele...

1 Nisan 2010 Perşembe

Bihter Hacca Gitsin



* Evimizin her köşesine değer katan Taç, Aşk-ı Memnu'yu sunuyor... Teslim oluyorum sonunda! Lost'a boyun eğmedim ama, Halit Ziya'nın kemiklerini sızlatanlardan olmaya meylim varmış.
Nedense, anneme perşembe akşamları gidiyorum ve annem perşembe akşamları Kanal D'ye sadık kalıyor...

* Banyodan çıktığınızda saçlarınızı çabucak kurutma ihtiyacı duymuyorsanız, kafanıza da cemre düşmüş demektir.

* Geçenlerde, Atatürk Havalimanı Uluslararası Dışhatlar Terminali'nde, küçük bir yangın tehlikesi, temizlik görevlilerinin paspaslarla su taşımaları sayesinde geçiştirildi. Istanbul Cafe'nin önünde bir duman belirdi ve dikkatimizi çekti. Dumanın kaynağının, yerde yanmakta olan ateş olmasına değil, bilinçle, kontrol edilerek, beslenmesine şaşırdık. Yaşlı ve beyaz kumaşlı bir adam, elindeki kağıt parçalarını, kararlı bir şekilde oksidize ediyordu. Merakımca itilerek, yataktan kalkarken çarşafı vücudu üzerine dolamış da yolculuğa çıkmış gibi duran amcanın yanına gittim. Yerdeki kağıtların yanışına, ateş sahibinin sükunetine, temizlikçilerin damlalarına şaşırdım. Paspasları bir kovanın içinde ıslatıp, ateşin üzerinde sallıyorlardı. Yanan kağıtlara basarak veya paspasla vurarak söndürmekten alıkonulmuşlardı. Hacı amcaya "Ne yapıyorsun?" dedim...
"Bunlarda dua var, çöpe atamadım, bırakmam lazım, ben de yakıyorum böyle..." dedi.
Bu sırada, sırtında TAV yazan bir teknik eleman yanımıza geldi. Ben, "Olur mu yahu? Havalimanı burası, kapalı mekan, ateş yakılır mı amca burda?" diye şaşkınlık ve usanma bildirdim. Temizlikçiler, bir yandan ıslak paspas sallıyor, bir yandan da "Amca yakma artık..." diyorlardı. Müstakbel hacının mırıltılı kararlılığına, "E kim temizleyecek şimdi o yananlardan kalanları?!" diyerek heyecan kattım ve TAV abi "şşşş... sakin ol..." dedi. Doğruydu, sakin olmalıydım. TAV da, ev sahibi olarak konuyla alakadar olmaya başladığına göre, ben tepkisel bireyselliğimden, muntazam sorumluluğuma dönebilirdim. Görev mahalime tekrar intikal etmemden çok kısa bir süre sonra, TAV abi yanıma geldi ve "Çok ayıp ettin" dedi... Üstüme alınmayabileceğim kadar uzakta değildi ve "Nasıl yani?" derken, TAV abinin badem bıyıklarına dikkat ettim. "Tamam, amcanın yaptığı şey doğru değil ama öyle bir ses tonuyla çıkıştın ki, adam utancından kıpkırmızı oldu. Onlar hepimizin yolcuları; yolcular olmazsa biz de olamayız..." diye açıkladı. Şaşırmayabilen bir insan olmaktan uzaklığıma üzüldüm o an. "Utansın bence, kötülük yapmak istemedim ama verdiğim tepki de öyle çok ezici falan değildi. Evet, yolcular olmazsa biz de olmayız ama bu bilinçsizlik yüzünden başımıza çok şeyler geliyor..." gibisinden son sözlerle kapadım ağzımı. TAV abi beni haksız bulduğunu bir kaç kelimeyle daha dile getirdi ve uzaklaştı. Ben de kıbleye dönüp yukarı baktım... "Terminal olmazsa biz olur muyuz?" diye meraklandım.

* Western Digital tavladı beni, 1 Tera Baytrick avladı beni... Haydi birikimler, sıkıya!

27 Mart 2010 Cumartesi

uçak geçsin hele



Bozcaada, Assos, Akçay, İda, Ankara, Eskişehir, Yeşilköy, Samatya, Bakırköy'de çok şey oldu anlatacağım...
Kafamdaki elektriği anlatacağım.
Ne zaman?
Bu aralar...
Sıkıntılı genişlik ve ferah kısıtlama arasındaki çatışma bittiği anda harflere sarılacağım.
Uçak gürültüsüne rağmen, Red Hot Chili Peppers'tan elçi biçtim.
Özümden af dilerim.

8 Mart 2010 Pazartesi

hanımlar günü ve şehriyeli balık

8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü, etrafındaki, organizasyonundaki, şirketindeki, bölümündeki kadınlara sembolik jestler yapma günü olarak yaşayan erkek şeflerin, müdürlerin, patronların ne kadarı, bu günün aslında, en başta, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olduğunu biliyordur? İki cinsten birinin üyelerini, sadece cinsiyeti nedeniyle kutlamaya yarayacak bir gün tertip edilmiş olamayacağını ne kadar insan idrak ediyor? Cinsler arasında fırsat, hak ve kazanım eşitliği olmayıp, kadın cinsinin aleyhinde kurulmuş toplumsal düzenlerde, bu "Dünya Kadınlar Günü" ya zaten bilinmiyor, anılmıyor, kutlanmıyordur; ya da varlığının nedeni hakkında düşünülmeden, çiçekler veya basit jestlerle, menfaatçi ve içi boş bir şekilde geçiriliyordur.

Kadın ve erkek cinslerden bireyleri, birbirine daha adilce denk hak, fırsat, özgürlük ve kazançlara sahip toplumlarda ise, kadınların değil, erkek adamların değerlerinin öne çıkarılması gerektiğini düşünenlerdenim.

Uluslararası Adamlar Günü yok mu? Var! Sembolünün, bir ilkokul öğrencisi tarafından oluşturulduğundan emin gibiyim. İlk kez 1999'da, Trinidad ve Tobago'da, Jerome Teelucksingh'in babasının doğum günü olan 19 Kasım tarihinde, West Indies Üniversitesi'nde organize edilen bu penisli gün, 12 ülke ve Birleşmiş Milletler tarafından tanınıyor, kutlanıyormuş. Başarılı, örnek ve adı duyulmuş adamlar kadar, bilinmeyen ama ailesini iyi geçindiren, baba ve koca olarak iyi rol modeli olabilen, namuslu ve daha az başarılı adamların öneminin de hatırlatılması amacıyla oluşturulan bu günün anlamsızlığına şapka çıkarıyorum!

----------------------------------------

Yeni bir yemek doğdu!



Adı da "Arpa Şehriyeli Ton Balığı" kondu! Ben yaptım!

Malzeme listesi ve hazırlanışı şöyle (tarif biraz uzun, isterseniz uzanarak okuyun):

- "Zaten çok uykum var; eve varınca kısa bir süre internette vakit geçirip, yatarım; yemek yememe gerek yok." düşüncesiyle biten mesai
- Yemek yapmaya üşenmek
- Makarna eksiği
- Ton balığı konservesi
- Bakkala gidip makarna almaya üşenmek
- Gaziantep güneşinde kurutulmuş domates
- Kebap, suşi, pide gibi hazır yemek sipariş etmekten utanmak
- "Evde, makarna gibi üretilmiş bir malzeme olmalı..." inancı
- İnat
- Su
- Isı
- Tuz
- MSN'de moral mesajları yazan sevgili
- Binlerce güzel resimden müteşekkil ekran koruyucu
- Arpa şehriye
- Tuzlu bisküvi

Acıktığımızı hissetikten kısa süre sonra "bilgisayarın başından kalkıp da tavuklu, sebzeli, baharatlı, soslu yemek yapmaya hiç mecalim yok!" tavrını yeterince takınmadan, bu yemeği yapmaya kesinlikle girişmiyoruz. Ayrıca, dışarıdan hazır yemek sipariş etme eyleminden de yeterince usanmış değilsek, bu muhteşem lezzeti hazırlamak için de yetkin sayılmayız.

Evde yemeye hazır yemek olmadığını bildiğimiz halde, iş yerimizden karnımızı doyurmadan çıktığımız için yeterince pişman olunca; makarna, un, kuru baklagil, çay, kahve, şeker, tuz, keçi boynuzu, mısır gevreği, kahve filtresi dolabımızın karşısına geçiyoruz. Aklımızda, ton balığı eti parçalarıyla zenginleştirilmiş makarna yapma fikrinin çok olgunlaşmış ve yok edilemez boyutlara ulaşmış olması gerek. Bu fikir, benliğimizin o kadar değişmez bir parçası olmalı ki, evimizde makarna olmadığına inanmamız için, dolabın her köşesine boş gözlerle bakarak dakikalar geçirmeliyiz. Makarnalarımızı içinde sakladığımız kabımızı, son boşaldığında kapağı kırıldığı için, kısa bir süre önce çöpe attığımızı hatırladıktan sonra; neden yeni bir paket makarna almadığımıza yeterince anlam veremiyoruz ve böylece aklımızın bir köşesine sinsi sinsi yerleşen şehriye alternatifine sıcak bakmaya artık hazırız demektir. Bu alternatifin bize saçma gelmesine aldırmadan, hazırlayacağımız gıdanın çok lezzetli olacağına dair bir onay azıcık da cesaret alma ümidiyle, sevgilimize MSN vasıtasıyla sataşıyoruz. Ton balıklı makarna yapmak için ne gerekeceğini sorduğumuzda aldığımız "gaz" cevabı, bizi yeterince cesaretlendiriyor. Makarna yerine şehriye kullanacağımız için, 15-20 dakika sonra, dünyanın en başarılı adamlarından biri olacağımızdan kuşkusuz, kabarmış bir göğüsle mutfağa dönüyoruz!

Önce, kararımızı sindirme aşamasını da yemek yapar gibi yaşamak için, Gaziantep güneşinde kurutulmuş 2 parça domatesi, arpa şehriye ebadından da küçük ölçüde doğruyoruz. Bu uzun işlem boyunca caymadığımız kararımız, uyluk kemiği kıvamında sertleşmiş demektir.

Ne kadar şehriyenin, ne kadar suda, ne kadar süre kaynayınca, ne hale geldiğinden haberimiz olmadığı için, küçük bir sos tenceresinde, yarım litreden biraz fazla kaynar suyu, bir kaç damla zeytinyağı ve yüzlerce küçük tuz taneciğiyle karıştırıyoruz. Ocağımızın küçük gözünden çıkan doğalgaz aleviyle ısınan tenceremizin içindeki su, zeytinyağı, tuz karışımına, önceden kıymık ebadında doğradığımız 2 parça kuru domatesi ekliyoruz. Tenceremizin içinde saat yönünde 4 tur, ters yönde de 3 tur çevirdiğimiz kaşığı, tezgahtaki kayık tabağın içine bırakıp, bilgisayarın başına dönüyoruz. Yemeğimizi yapmaya başladığımızdan beri kullanım dışı kalan bilgisayarımızın devreye soktuğu ekran koruyucusunda, 1 Vikki Blows ve 1 Boeing 787 Dreamliner fotoğrafı gördükten sonra, fareyi oynatıp MSN listemize ulaşıyoruz. Aklımız, açlığımıza bulduğumuzu düşündüğümüz çözümde olmasına rağmen, sevgilimize, kendisini ve dolayısıyla bizi hoşnut edebilecek dürüst cevaplar veriyoruz.

Bu sırada, açlığımızın da ısrarıyla, iş yerimizden çıkmadan önce çantamıza koyduğumuz Belçika üretimi tuzlu bisküvi paketini açıyoruz ve içindeki 3 parça Taç Kraker benzeri bisküviyi aceleyle yiyoruz. Böylece, yemeğimizi yapmaya yetecek kadar enerji almış oluyoruz.

Kuru domates kıymıkları, sıcak suda ıslanıp biraz kalınlaşmaya başlayınca, "şu kadarını da kavanozda tutayım da, çorba yaparsam kullanırım" deyip tasarruf ederek ayırdığımız 1 su bardağından az arpa şehriyeyi, yer çekimi vasıtasıyla tenceremize döküyoruz. Saat yönünde 11, ters yönde de 12 tur karıştırdıktan sonra; buzdolabından, 1 kutu net 160 gramlık ton balığı konservesi çıkartıyoruz. Kapağını, parmağımızı kesmeden açıp, içindeki gereksiz yağı etrafa sıçratmadan lavaboya döküyoruz. Bir an için, 1 kutu da mısır konservesi eklesek nasıl olacağını merak edip, hemen boşveriyoruz.

Şehriye ve domatesler kaynarken, tekrar bilgisyarımızı başına geçiyoruz ve bu sefer bizi bir Antonov AN225 fotoğrafı karşılıyor. eMule'ü çalıştırıyoruz ve sevgilimizle bir kaç cümle daha sohbet ettikten sonra, tekrar yemeğimizle ilgilenmeye, mutfağa dönüyoruz. (En güzel yemek, kendisiyle ilgilenilerek yapılan yemektir... Büyük ihtimalle öyledir... Malzemelerle hiç ilgilenilmezse, kendiliklerinden birleşip, değişip yemeğe dönüşmeyeceklerine göre; malzemeye ve işleme sürecine gösterilen ilgiyle, sonucun tatmin ediciliği arasında doğru orantı kurmaya hakkım yok mudur?)

Artık, içinde bir sürü kırmızı nokta bulunan krem rengi bir bulamaç gibi gözükmeye başlayan yemeğimizin, sunulma ve hatta yenme zamanının geldiğini düşünerek, ocağı kapatıyoruz. Önce, ertesi gün yapabileceğimizi düşündüğümüz çorbaya destek olarak saklamak istediğimiz suyu ziyan olmasın diye, süzgecin altında yeterince alan kaplayacak genişlikte, kapaklı bir cam kap hazırlıyoruz. Kapağını çıkartıp, sağ elimizdeki süzgeci kabın üzerinde tutuyoruz ve sol elimizle de tenceremizin içindeki ıslak kuru domatesli haşlanmış şehriye öbeğini süzgece döküyoruz. Bu kadar yumuşak bir kütleden sadece o kadar su çıkmış olmasını, şehriyelerin çok küçük ve birbirlerine sımsıkı tutunmuş olmalarıyla açıklayıp, süzgeci aşağı yukarı sallıyoruz. Bu sayede, cam kabımızda daha çok su birikiyor. Süzgeçte kalan küçük ıslak kuru domates parçacıklı şehriye yumağını, yayvan bir tabağa transfer ettikten sonra, tenceremizde kalan son partiye de süzme işlemini azimle uyguluyoruz. Cam kapta biriken suyun renginden, mantığa çok yatkın bir yemek yapmadığımızı anlasak da, yaşadığımız bozuntuyu hiçe sayıyoruz çünkü açız ve gururluyuz.

Daha önce açtığımız ton balığı konservesini de tabağımıza ekledikten sonra, tadına bakmak için yaşadığımız heyecanı dizginlememize bir gerek kalmıyor ve ilk çatalda ne büyük bir başarıya ulaştığımızı anlıyoruz.

Elimizde tabağımızla bilgisayarımıza döndüğümüzde, bizi Peter Paul Rubens'in ilk "Masumların Katli" tablosunun fotoğrafı karşılıyor.

Aldığımız dersi herkesle paylaşmak istiyoruz...

30 Ocak 2010 Cumartesi

20 Nisan 1992


Henüz, büyük biraderin tüm ağırlığıyla üzerimize oturmadığı zamanlardı. Hareketli İletişim için Küresel Sistem yoktu ki, kısaltması olsun... Çocukluğumu, gençliğim olarak algıladığım bu dönemde, ne kızları, ne spor ayakkabıları, ne geçim derdimi, ne araba sevdamı, ne de bireyselliğimi, müziği önemsediğim kadar önemsiyordum. Kendimi içine bırakmaktan sonsuz mutluluk ve huzur duyduğum müziğin kaynağı, batı kültürüydü. Batı kültürünün ve müziğinin nasıl oluştuğuna dair sorularım ve cevaplarım, henüz hiç bir yerimde filizlenmemişti. Bisikletimle veya botlarımla yaptığım müzikli gezilerime de yıllar vardı. Bir walkman edinebilmek için de çok uğraşmamıştım. Walkman'lerimle yaptığım yegane geziler, Bakırköy'den Beşiktaş'a, Beşiktaş'tan da Taksim'e ve en sonunda ordan da ya Ortaköy'e ya da yine Bakırköy'e oluyordu. Ayrıca, okulumun koridorlarında, bahçelerinde ve boş sınıflarında müzisyenlerimle yaşadığım güzel anların doyumunu, sanırım hiç bir sevgilimle yaşamadım. O büyü, o teslimiyet, o dingin patlamalar, sadece kulaklarıma taktığım 3-5 gramlık siyah küçük kulaklıklarla mümkündü. Kasetlerim vardı. Walkman'lerimin tükettiği kalem pillere yedirdiğim parayı da zor buluyordum harçlığımın içinde. Dolayısıyla, kasetlerimi istediğim şarkılara göre sardırma işini walkman değil kalemlerim görüyordu.

Bir gün, Freddie Mercury öldü.

O günden bir öncesini babaannemlerde geçirmiştim ve o günün sabahında, halam beni okuluma arabayla bırakıyordu. Boğaziçi Köprüsü'nden çıktıktan sonra, Beşiktaş'a yönelirken kurcaladığım radyoda, haberlerde duymuştum "...ünlü İngiliz müzik grubu..." sözcüklerini. Spikerin cümlesi bitmeden, halama "Freddie mercury öldü herhalde..." deyip, yayının araba içindeki sesini yükseltmiştim. Birkaç saniye içinde de kötü tahminim doğrulanmıştı.

Sınıfıma girdiğimde, arkadaşlarım moralimin bozukluğunu anlamışlardı. İlk dersin sonunda yanıma gelenlerle paylaşmıştım üzüntümü. Sırama, sol alt köşesinden sağ üst köşesine uzanan bir FREDDIE'yi maket bıçağımla kazımıştım. Sohbetler, arkadaşlarla anmalar, daha duygusal ve irdeleyici dinlemeler... Ne dediğini -o sefer- gerçekten anlamalar... Günler, haftalar geçti.

İnternetsiz çocukluğumda, müziğimle ilgili haberin tek kaynağı yazılı basındı (basılı yazın). Bir sayfada, 1992'nin Nisan ayında Freddie Mercury'yi anma ve AIDS hakkında uyarma ve kaynak toplama konseri yapılacağını okudum. 20 Nisan 1992'de Londra'da Wembley Stadyumu'nda gerçekleşecek konser, o tarihe kadar bildiğim en önemli müzik olayı olacaktı. Benim tek hazırlığım ise, boş bir beta video kasediyle babaannemlere gitmek oldu. Pasaport sahibi olup, istediğim hemen her yere gidebileceğim günlerden de -tabii ki- bihaberdim. Ali Abim, salonda at veya insan yarışı seyrederken, o akşam, ben, ağzım ve kalbim açık dünyanın merkezini seyrettim.

Konserin sadece ilk yarısının bir bölümünü kaydetmeme yarayan beta kasedi seyredebileceğim bir video oynatıcım hiç olmadı.

Yıllar sonra, DVD teknolojisi oluştu ve DVD oynatıcım oldu. Freddie Mercury Tribute Concert başlığıyla yayınlanan DVD'lerde ise, katılan müzisyenlerin sadece Queen şarkılarını yorumladığı, ikinci ve büyük bölüm sunuluyordu. İlk bölüme duyduğum açlığı, Knockin' On Heaven's Door'un klibi gidermiyordu.

Sonunda, bu gece, Youtube sayesinde açlığımı ve zihinsel yetersizliğimi bertaraf ettim!

İnsanları mutlu eden tüm insanların, nur içinde yatmasını dilerim!

11 Ocak 2010 Pazartesi

kıl tasarımı

Bu sabah, yeni mahallemde dördüncü kez berbere gittim. Burada denediğim üçüncü berber dükkanıydı bu. Hepsi aynı sokakta, evime çok yakınlar.
Gittiğim berber dükkanının evime yakın olmasını severim. Kafamı, başka bir adamın ellemesi, kesilen kılları başımdan savma adına, baştan savma bir çırpıda köpürtüp, yarım çırpıda durulaması hoşuma gitmediğinden; çabucak evime ulaşıp, kendi kafamı kendim yıkamayı yeğlerim. Bakırköy'de de bu konuda gayet şanslıydım. Makasların efendisi, ilk evimin tam karşısındaydı. İkinci evime geçtiğimde ise, çocukken gittiğim berber dükkanına yaklaşmıştım. Aramızda 1 şarkılık mesafe vardı.
Burada gittiğim ilk berber, apartmandan çıkıp sağa döndükten 30 saniye sonra ulaşacağım kadar yakındı. Yaz ortasında bir öğlen, dükkanına girip, koltuğuna oturup aynasına baktım. Değerli saçlarıma ne yapmasını uygun görüyorsam beyan ettim. Orhan Gencebay görüntüsüne yaklaşmaya çalışan bu amcada, berber ustalığı vardı belki ama, esnaf nezaketi yoktu. Yanındaki esnaf ahbaplarıyla sohbetinin bel kemiğini erkek ve kadın üreme organları oluşturuyor; yardımcı unsurlar ise, genellikle, dükkanın önünden geçen insanların fiziksel özelliklerinden seçiliyordu. Türkiye'deki her hangi bir berber dükkanında, klasik edebiyattan veya barok müzikten bahsedildiğini duymak ne mümkündür ne de gereklidir ancak, böylesine ilkel ve saldırgan bir sohbet dinlerken saç tıraşı olmak da pek haz vermemişti. Bir daha şans tanımamak üzere kapıdan çıkarken, bahşiş bırakmadığım için de gayet gururluydum.
Yeni mahallemde denediğim 2. berber dükkanı ise, bir önceki neandertal tesisiyle aynı hizada ama, apartmandan çıkınca sağda değil soldaydı. Dükkanın önünde durup içeri bakınca, dipteki geniş pencereden Marmara Denizi'nin gözükmesi, çekici bir özellikti. Pencerenin hemen sağında kurulmuş büyük beyaz kutunun, mütevazı bir solaryum hizmeti köşesi olduğunu anlayınca, ciddiyetimden olmuştum. Tıraş sırasında benle ve diğer insanlarla yaptığı sohbetin seviyeli, içten ve bir ölçüde eğlendirici olması, saçımı tam istediğim şekilde ve sürede kısaltmış olması kadar önemliydi. Gayet memnun kalmıştım. Bir kaç gün sonra, bu ikinci berber dükkanının karşı kaldırımında yürürken, penceresinde gördüğüm kocaman "Hair Desing" yazısı, beğeni cimriliğime hak vermemi sağlamıştı. Hiç gereği yokken, yaptığı işi hem İngilizce, hem yanlış ifadeyle, hem de yanlış imlayla tanımlamaya para ve zaman harcamış olan bu kardeşimizden de soğumuştum.
Desinger'dan 1 ay kadar sonra, en başta denediğim küfürbaz ve potansiyel mütecaviz berberin tam karşısında gördüğüm, küçük berber dükkanına uğradım. Tıraş olan iki müşteri vardı. Sıramı beklerken, yerel televizyon kanallarına bulandım. Tıraştan sonra aklımı yıkayabilselerdi keşke. Sadece selamlaşan, ücreti söyleyen ve teşekkür eden bu iki kişilik ekip hakkında pek bir fikre sahip olamadım. Görünüşlerinden biraz belli olan etnik kökenleri nedeniyle, işlerini gevşekçe yapmayacakları izlenimi veriyorlardı. Dükkanları çok temiz değildi ama kendimi rahat hissetmiştim.
Dolayısıyla, bu sabah da tekrar, karşı kaldırımdaki berbere gittim.
İçeri girip günaydın dedim. Börek ve ayran tüketen makas ustasını görünce, "günaydın" ın yetmeyeceğini anlayıp, bir de "afiyet olsun" patlattım. Hangi koltuğa oturacağımı sordum. Pencere kenarındakine yöneltti beni. İçimden "Yemeğini bitirsin de öyle başlasın tıraşa; nasıl olsa, çerçeveciye gitmek için hala 20 dakikam var, acelem yok. Hatta yemeğini yarım bırakıp yanıma gelmeye kalkarsa, acelem olmadığını, rahat rahat yemeğini yemesini söyleyeyim" diye geçirdim. Hemen hemen o saatlerde gittiğim ofisimde, benim de evraklardan önce hamur işi gıdaya yöneldiğimi, her canlının enerji depolaması gerektiğini düşünerek de kendimi onaylama ve önermelerimi mantıkla sarmalama konusunda muhteşem olduğumu hissettim. Lakin, tadını yeni çıkarmaya başladığım ihtişamım, kafamı kaldırınca gördüğüm "Cennet Mahallesi" dizisinin görüntülerinin yanında sönük kaldı. Dizinin, bana rastlama talihine sahip bu bölümünde, İç İşleri Bakanlığı, Türkiye'ye gelecek olan Romanya heyetini eğlendirme işini Cennet Mahallesi sakinlerine, koruma işini ise aynı mahallenin karakoluna veriyordu. Berberim ise, bana tek bir söz söylemeden böreğini yiyor, ayranını içiyordu. Zamana sıkışık olmadığım ve karnını doyurmasını gayet insanca bulduğum halde; müşteriye direkt hizmet verilen işlerde, özel nedenlerle oluşan gecikmeler için açıklama yapmak ve özür dilemek gerektiğini sabitçe düşündüğümden, sessizliğini yadırgadım. Alişan, Zeki Alasya ve Çağla Şıkel parodileriyle kendimden geçmek üzereyken, sehpadan uzaklaşıp yanıma geldi ve saçımı nasıl kesmesini istediğimi sordu. Elimle bölgeleri gösterip, "2 numara, 3 numara" dedim. "Enseye ustura yapma" diye de ekledim. "Taamabi" deyip işe koyuldu. 10 dakika sonra, tekrar genç gözüküyordum. Kahvaltı ederken beni bekletmesiyle ilgili, hazır bir anlayışın üstüne yattığı için, bahşiş vermedim.
Yine de memnunum.
"Hair Desing" hatasından kurtulursa, 2. denememe bir şans daha versem mi acaba?

10 Ocak 2010 Pazar

ayran köpüğü

Görüp de, haklarında soru sormaya kıyamadıklarıma burada değindiresim geldi.
Değinin:

Farklı Kadro Dershanesi

Paran ve tecrüben var. Yatırımdan geri kalmaya ne gerek? Hemen her kurumu, kuruluş amacıyla çelişir ve yetersiz hale gelmeye başlamış bir ülkede, özel dershane kurup para kazanmak istedin. İsmini koyarken ne hissettin? "Bizim eğitmen kadromuz, diğer tüm dershanelerinkinden farklı, hatta çok çok farklı! İsmimiz de, bu farkı mutlaka belirtecek bir vurguda olmalı. Aha! Farklı Kadro diyelim!" (Biri çıkıp, "Bravo beyefendi, harika buldunuz!" dedi mi acaba?)


34 AUD ...

Yollarında motorlu veya motorsuz taşıt kullanmak için uygarlık anlayışı değişikliği gereken bu şehirde, Audi A6 veya A8 değil, A3 sahibi oldun. Kutlamak isterdim ama değmez! Çünkü o araba, el yapımı veya sana özel üretim değil. Plakasını alırken, neden A,D ve U harflerine hapsoldun? Arabanın markası, gövdesinin üzerinde yazmıyor olabilir; öyle tasarlanmış ve satışı uygun görülmüş. Sen plakaya AUD yazmasan da, bindiğin taşıtın AUDI tarafından üretildiği ve kaliteli olduğu biliniyor. "Ödemeyi Avustralya Doları'yla yaptım!" mı demek istiyorsun?
Harfleri BMV olan plakalar konusunda çekimser kalmayı seçiyorum. Filodan korkarım.


Marmara Denizi Durağı



İstanbul'da, Zeytinburnu Sahili'ndeki Novotel ve Ibis'in tam önündeki İETT otobüs durağının adı "Marmara Denizi". İETT'de otobüs duraklarının adlandırılmasında görevli kişinin veya heyetin, günlük mesai süresini çok merak ediyorum. Ya 1 saatten az, ya da 20 saate yakın olması gerek. İstanbul'un Marmara Denizi'ne yakın yollarında, bu duraktan kaç tane daha var acaba? Hak yemek istemiyorum. İddia ederken çekiniyorum ama, bu konumdaki bu durağa isim belirlenirken, uğraştan ve belirleyicilikten kaçılmış gibi gözüküyor.


Bize Göre Apartmanı



Teşvikiye'deki "Bize Göre" Apartmanı'nın adında naiflik, nükte, içtenlik ve güç var. İçinde de huzur, sevgi ve sağlık olsun. Girişinin tam karşısında, Bronz Sokak'ın öte kaldırımında ise, kapısında güvenlik ekibi ve iç ısıtmayan görüntüsüyle Park Hyatt Maçka Palas dikili. O kime göre?


Public Enemies



Az önce, yollarındaki trafiğe uyum sağlayabilmek için, kişinin, uygarlık anlayışında değişiklik yapması gerektiğini söylediğim şehrimin, en özgün kurumlarından olan Taksim - Bakırköy (veya tam tersi...) dolmuşlarından, zihin gıdıklayıcı bir eylem daha! Önünde "Public Enemies" yazan Ford Transit'ler, bir itiraf ve bir meydan okuyuş mecrası mı? Araçlarının içindeki ve dışındaki hemen herkese düşmanca davranıyorlarmış gibi gözüken bu hattın şoförlerinin, reklamını aldıkları bu Hollywood filminin adının Türkçe'de veya Arapça'da ne anlama geldiğini bilip bilmediklerini az; biliyorlarsa, ironiyi umursayıp umursamadıklarını çok merak ediyorum. Halkın içinde, halka hizmet vermelerine rağmen, halkın düşmanıymışcasına hareket ettiklerini ne zaman anlayacaklarını merak etmeyi çoktan bıraktım.

Aynı reklamı araçlarına koyan diğer dolmuş hatlarında, söz konusu düşmanca tavrı görmediğim için, konuyu sadece Bakırköy - Taksim hattında ilginç buluyorum. Temsili fotoğraftaki araç da Teşvikiye - Taksim hattında çalışan nezih bir işletmedir mesela...

22 Aralık 2009 Salı

gezmek lazım



Henüz tarafımdan kullanılmamış malzemelerinden hayvansal olanı bozulmaya az kalan bir yemeğin yapımına başlayamadım. Kereviz daha dirençli olsa bari...

İgdaş'la maddi husumetime son vermeye karar verdim. Mutfak penceresindeki en küçük parçayı yerinden söküp, ortasına menfez yerleştirilmesi için, konunun erbabına götürdüm. Ücreti peşin alan erbapla ahbap oldum.

Aklımı arıyorum ama nereye bakacağımı da bilmiyorum.

Bu sabah, mecrasıyla muhteşem uyum içinde bir reklam gördüm. Bakırköy-Taksim dolmuşlarının önünde Public Enemies yazıyordu. Amerikan suç filmini tanıtma amacı, aynı zamanda bu ulaşım hattının çalışanlarının, müşterileri tarafından nasıl algılandığını da vurguluyordu.

Son günlerde, İstanbul'un en güzel manzaralarından birine karşı sabitlenmiş Demirdöküm bir kombine ısıtıcının isyanını dinliyorum. Duvara vuruyor, kendine direniyor, için için patlıyor, korkuyor, korkutuyor. Isıtıyor mu? Allah'ı var, ısıtıyor.

Hayatta kalmak için çok hareketli olmam lazım gibi gelmeye başladı. Uyuyabilmek için bile, çeşitli kereler pozisyon değiştirmem gerekiyor son zamanlarda. Suda fırtına. Donsa.

T-Box bir yarışma açmış. Kırmızı bir T-Box donunu en sıra dışı şekilde giyip/kullanıp, fotoğrafımı çekecekmişim. 31 Aralık'a kadar gönderecekmişim ve kazanırsam 1000 liralık hediye çekiyle ödüllenebilecekmişim. Dışa ve içe vurabilirim de, üretici zihnim kısır. Hadım aklıma gelen pozları da yarıştırmaya kıyamam. Kıysam bile, T-Box'ın karikatürize erotizmine çirkin bir kaç yaklaşım olur, hiç yakışmaz. Ama yine de, bence, don ve fotoğraf çok bağdaşık.

Okyanus ötesine de maçoluk yaptım ya, Allah aklımı düzeltsin. Bir de kırmızı donla deneyeyim bakalım.

11 Aralık 2009 Cuma

Birleşik kayalar


Geçen senenin en güzel günlerine az kala bir akşamdı. Prag sokaklarında yemek arayarak ve bularak ve çiğneyip yutarak geçirdiğim, turizm dolu bir kaç gecenin arkasına eğlence koymaya niyetliydim. Otel odamda akşam duşumu alıp, kötü ruhlarımı savdıktan sonra, resepsiyonumsu giriş/çıkışa inip, her daim kulaklıkla bilgisayara bağlı gördüğüm genç arkadaşa "Do you know any rock bars around here?" İngilizce soru cümlesini sunmuştum. Öyle bir cevhere denk gelmiştim ki, Prag'da rock müzik ve bira servisi yapan ve görmeye değer üç barı da haritada benim için işaretlemekle kalmamış, söz konusu işletmelerin eğilimlerini, müzikten sorumlu çalışanlarının hangi saatlerde ruhumu doyurabileceklerini bile ifade etmeye, kendi sınırları ötesinde emek vermişti. Aldığım itkiyle sokağa çıkmamış, yuvarlanmıştım ("sallan ve yuvarlan" ne demek allasen? Kaya nerde?). Aç kaya yuvarlanmazken; ben kayadan yumuşak, tahtadan sertçeyken, yemek yememek olur muydu? Günler ve akşamlardır tükettiğim gulaştan edindiğim usantıyı, ÖzMcDonald's amburgeriyle bertaraf edip, kulağımda ısıtıcı Megadeth şarkılarıyla dolaşmıştım. Üç barın dördünü de dolaşıp, sonunda ilk incelediğim, kaldırım seviyesindekinde eğlenmeye karar vermiştim. Önce, biraz AC/DC ve Çek Kadın Poposu seyredip bira içmiştim. Sonra bolca Metallica ve az Genç Çek Erkek Grubu seyredip, bira tüketmeye devam etmiştim. Metallica'nın daha önce hiç görmediğim bir konserini, şarkı aralarına serpiştirilmiş, gevşek Lars Ulrich ropörtajlarıyla süslemişlerdi. Kaydın sonunda, Hammersmith Odeon yazısını görünce rahatlamıştım.
Prag'dan trenle geçtiğim Berlin'de de turizm tecrübem, Saskia dışında, gayet yalnız ve eğlenceli ve kazanımlı geçmişti. Berlin'de, bu akşamın konusuna eklenecek bir detay bulamıyorum şimdi.
Bakırköy'deki evime döndüğümde, Metallica, Hammersmith ve Odeon sözcüklerini kullanarak yaptığım araştırma sonunda, Elvira sunumuyla başlayan 34 dakikalık bir kayıda ulaşmıştım ve o kaydı edinmiştim.
O kayıt, bu akşam benim kaydım.
Sığdır.
Derinliği, nefessiz kalmak isteyen herkesi boğmaya yeter.
"Justice is lost, justice is raped, justice is gone, pulling your strings, justice is done..." dedikçe, bira yudumlatır, kendi tükürüğünü unutturur.
Anlayana ve sevene tabii...

24 Kasım 2009 Salı

sebep, sonuç, sordukça...



Kuyruk sokumuma sokurum olan çıkarımlarım var. Kafamda oluşan bu çıkarımlar, vücudumun herhangi bir yerinden çıksa da, tekrar huzurlu ve yarı üretken bir birey olsam ben de!

Uzunca bir zamandır, güzellikler, keyifler etrafımdan ve günlük hayatımdan uzaklaşmıyorlar. Kafama girenler, genellikle çok güzeller ama, hatırı sayılır sürüncemeler sonunda sertleşiyorlar ve dimağımın her kuru yerine sürtüne sürtüne ufalanıyorlar.

Bir küçük çizik, parmağımda. Yanlış muamelede kalmış köpüklü şarap tıpası teli çiziği...
Kesik bir çıkarım, aklımda. Yanlış muamaleye uğrayan benliğimi kurtarma isteğiyle yan yana...

Sığdırmak zorunda olduğumu zannettiğim şey ne? Bilmiyorum.
Nereye? Onu da bilmiyorum.
Koşmam mı gerek?
Bir dursam.

Çocukluğumun da huzursuz geçtiğini sanıyorum şimdi.
Beklemek, yorulup uyuya kalmak...
Anlatmaya çalışmak, caymak...
Yorgunca, uykuya sığınmak...
Kaçmaktan utanmak ve uyumazsam, büyüyeceğimi sanmak...
Hiç emin olamıyorum!
Nasıldı?

17 Kasım 2009 Salı

mahmuzlu içli köfte


Aynı nemli ortamda duran sekiz küçük yumurtadan ilk çatlayanın içinden o çıktı. Kabuğundan yeterince kurtulmamış gibi hissediyordu. Bir testudo olmanın, vücudunun neredeyse tümünü kaplayan bir kabukla yaşamak demek olduğunu da bilmiyordu. Kardeşlerinin hepsinden daha erken olgunlaşıp, yumurtasından ilk çıkan kendisi olduğu ve diğerlerinin de tıpkı kendisi gibi olduğunu görecek kadar beklemeden yürümeye başladığı için; sabit derdiyle, yavaşça yol almaya koyuldu. Nereye gittiğiyle ilgilenmedi. Anamur'dan da bihaberdi. Yıllarca, yemek bulmak için değil, etrafını insafsızca kuşatan beta keratin kutudan kurtulmak için çalışarak yaşadı. Kararlıydı, azimliydi. Defalarca, kollarının, kafasının çıktığı delikleri, dallara, kayalara yaslayarak kendini kabuğun dışına itmeyi denedi; gücü yetmiyordu. Tıpkı doğduğu gün yaptığı gibi, kabuğunu içerden kırarak dışına çıkmayı denediği de oldu. Kırıcı hareketler yapmasına yetecek kadar içeri de giremiyordu. Her denemesinde, sadece kalbi kırılıyordu! Kendini -kendisine sorsanız "kabuğunu"- yokuşlardan yuvarladı, yükseklerden alçaklara attı; ne yaparsa yapsın çatlatamadı. Bir sürü çizik edindi. İçinden çıkamadı. Üzüntüsü de, vücudu ve vücudunu sımsıkı saran kabuğuyla beraber büyüdü. Hüznünden kurtulamadı; kabuğu melankoli üretiyordu. Umudunu yitirmedi, denemeye devam etti.
Sonunda, kabuğun esaretinde olsa da, varlığının farkındalığını sürdürmesini sağlayan beslenmeyi çok fazla ihmal etti. Yediği bütün otlar içinde en lezzetli ve en zor bulabildiği gölevez yapraklarını kemirmekten bile usanmıştı zaten. Dallarda gördüğü ve tatları hakkında hiç fikir sahibi olmadığı meyvelere, çiçeklere baktıkça, bu koyu renkli nadide bitki bile tüm cazibesini yitiriyor, yavan geliyordu. Bitkilerin sadece yere yakın yapraklarıyla veya dökülmüş meyvelerle beslenmeye zorunlu olmayı hakaret gibi hissediyordu.
Kabuğunun içinde, bir deri hiç kemik kaldı. Tükenmeye yaklaşan azıcık gücüyle, iç bükey sağ omzunu bir kez daha, alçak, esnek ama sağlam bir incir dalının yukarı doğru kıvrılmaya başladığı noktanın önünde sabitledi ve kendini ileri doğru savurdu. Bu sefer olacak gibiydi! Boynunu acıtsa da, derisiyle hücre duvarının birleştiği yere saplanan daldan ümitliydi. Kendine "Özgürlük, acısız kazanılmaz!" gibisinden sözler edecek, ya da kahraman veya takıntılı bir zavallı gibi hissetmesini sağlayacak ussal donanımdan yoksundu. İnadının nedenine dair bir kaygısı da yoktu. Sadece, kabuğun dışındaki yaşamın kendisini nasıl çağırdığını biliyordu. Güven hissi değil belki ama, hızlı ve estetik hareket vaatleri, gördüğü diğer tüm canlılar tarafından empoze ediliyordu. Kendisini, çimenlerde zarafetle koşarken, kumda kıvrım kıvrım kayarken, daldan dala zıplarken, duvarlara rahatça tırmanırken hayal ettiklerinden başka mutlu anı yoktu. İşte şimdi, o hayallere çok yaklaştığını hissediyordu. Omzundan içeri ve dışarı süzülen kanı, kendisini bu dar havzadan, kocaman okyanusa taşıyacak azgın bir nehir gibi akmaya başladığında güçlenen titremeleri de, özgürlüğünü kutlamaya yarayan bir dans gibiydi. Ne havzayı, ne okyanusu, ne nehri, ne dansı, ne de müziği biliyordu oysa... Güney Amerikan kalçası da yoktu; salladığı şey Akdenizli kuyruğuydu ve yavaş yavaş daha da içeri çekiyordu. Derisini çok yerinden yırtarak, omurgasının büyük bölümünü kabuğunun tavanından sökmeyi başardı. Artık, kabuğunun ön ağzını taktığı dalın esnemesini kullanmaya da başlamıştı. Canı acıyor ama umudu her hamlesinde biraz daha artıyordu. Arka ayakları, kendisini öne itmeye yarayamayacak kadar kabuğun içine girip zeminle temasını kaybedince, ön ayaklarıyla toprağa daha sıkı tutunması gerektiğini anladı. Sadece tırnaklarını değil, incecik kalmış ayaklarını tümüyle toprağa gömdü ve özgür bir "şey" olarak yaşamasına yarayacak son enerjisiyle kendini dışarı çekti. Asıldı. Koptu. Çıktı!
Kendisinden başka hiç bir kaplumbağanın yapamayacağını yaptı ve her milimetresine bulaşan kanıyla renklendirdiği kabuksuzluğuna kavuştu!
Koşamadı, sürünemedi, zıplayamadı, tırmanamadı.
Son bir kaç dakikasını, bütün yaşamı boyunca istediklerine çok yaklaşmış olmanın verdiği mutlulukla yaşadı. O dakikaların her saniyesini emeğiyle hak etmişti.
Vücudu açık gitti!

6 Kasım 2009 Cuma

Pandemiğe Konduk





İçimde bundan bir sürü var! Aklıma sadece "How To Dismantle An Atomic Bomb" demek geldi. Buyrun, dedim.

3 sabah önce uyandığımda, göğsümde hafif bir ağırlık ve gırtlağımda bir yangı vardı. Yangına dönüşmeden, 2 gün boyunca, hafif hafif sızladı. Reflümün azıttığını düşünüp, birayı kestim ve yastıklarımı çoğalttım. Dün akşam işten çıkarken, yarım saatte bir öksürdüğümü, baldırlarımın içlerinde sıcacık ağrılar olduğunu, burnumun ve damağımın ısındığını, gücümün de azaldığını hissettim. Üşüttüğümden ve ateşimin çıkmayacağından emin bir şekilde eve geldim. Havalimanında tükettiğim gıdaların tok tutması sayesinde, yemek yemeden yatabildim. Saatin kaç olduğunu bilmeden ve merak da etmeden, ısıyla uyandım. Baskıcı bir rahatsızlık da hissediyordum. Üşümek ve hareket edince sarsılmak da eklenince, ateşimin olduğuna hükmettim. Yatağın hemen yanındaki pencereyi aralayıp, yorgana sarıldım. Bir süre sonra terlemeye başlayınca hem sevindim hem de şaşırdım. Defalarca uyandığım uykumun, yatmadan önce planladığım saatte bitmesine az kala, cep telefonum antrede hıçkırdı. Ozan'dan mesaj gelmiş. Evde pek bir şenlik yaratmadı ama olsun, sağolsun...

Tam buğday ekmeği üzerine nutella sürdüm ve yedim. Buzdolabındaki muhteşem elmaların sonuncusunu sıcak suyla yıkayıp yedim. Bal, zencefil, karayip limonu ve karabiber karışımını, demlediğim yeşil çaya ekleyip içtim. Üstüne de kahverengi böcek süpradin tükettim. Ne domuzu, ne karınca yiyeni?!

Ozan'a ve Ece'ye göre doktora gitmeli, yaptırabilirsem test yaptırmalıydım. Domuz gribi olduğu teyid edilmiş arkadaşlarından duyduklarına göre, benle ilgili olarak endişeleniyorlardı. Ben de, sabahın ilk saatlerinde, yeterince endişelendim ve kurdeşenlendim. Ayakkabılarıma atlayıp, evimin bir kaç yüz metre ötesindeki seseka tesisine gitmeye karar verdim.

Yaşadığım rahatsızlığın nedeninin haram hayvanın gribi olduğu kesinleşirse, tedavimin hemen başlaması gerektiğini düşünerek, acil kapısından girmeye cesaret buldum. 7 sene kadar önce, aynı kapıdan, kalbi sıkışan bir kızın, gaz sorunu yaşadığını öğrenmeye; 3 hafta kadar önce de, yol kenarına park edilmiş bir arabanın içinde bırakılmış küçük köpeğin sahibini bulmak için girmiştim. Kendi vücudumdan kaynaklanan derdim nedeniyle içeri süzülmek bugüne kısmetmiş. Danışma/Hasta Kabul masasının aslında, danışmayı deneme ve hasta red masası olduğunu, "grip belirtilerim var, nereye başvurmalıyım?" dediğimde, suratımın büyük bölümünü kaplayan maskeyle bir metre mesafede durmama rağmen, "biraz şöyle mesafeli durun önce" paniğine sahip hanımdan, "kış kış" el hareketi sayesinde de şüpheye yer bırakmamacasına öğrendim. Danış/Dene masasının tam karşısındaki, yeşil olmayan "yeşil oda" ya uğramam gerekiyordu. Kapının hemen araksında, kapıya neredeyse yapışık bir hemşire hanım bekliyordu. Herkesin bir şeylerini sallayarak içeri girmesine engel görevini gayet başarıyla yerine getiren hemşirem, suratımdaki maskeden çok etkilendi sanırım. Derdimi söylediğim anda gözleri büyüdü; göz bebeklerine dikkat edemedim. Danışmayı deneme masasından kayıt kağıdıyla gelmem gerektiğini söylerken, "ohh! kısa süre de olsa kurtulduk!" acelesiyle kapıyı kapattı. Hasta derdini anlamaya mesafeli dirayet masasından, üzeri karalı ama kesinlikle yazılı olmayan bir kağıt parçasını almam saniyelerle ölçülebilecek kadar kısa bir sürede gerçekleşti. Dolayısıyla, domuzluğumu saklayan maskemi, hemşireyi daha da etkilemek için biraz daha kullanmaya hemen devam ettim. Yeşil Oda'daki karizmatik adamlardan biri, içeri davet ve bir sedyeye oturmamı telkin etti. Kulağıma soktuğu ısı algılayıcısı ve dilime bastırdığı tahta çubuk sayesinde, kendisinin hekim doktor olduğuna dair şüphelerimi silmeye başladı. Hele ki, kulağımın içine temas eden parçayı, yüksek teknoloji ısı ölçerden çıkarmak ve çöp kutusuna göndermek için, tek elinin tek parmağını ustaca ve hızlıca kullanışı sayesinde, uzun zamandır tıp doktorluğu yaptığına kani oldum. Amsterdam tramvayında tek eliyle sigara saran kızdan daha çekici değildi ama an itibariyle üzerimdeki etkisi daha büyüktü. Dediğine göre, çok büyük ihtimalle, pandemik konusu hebirnebir virüsüyle enfekteydim. Dezenfektasyonum için gerekenleri, çok kısa sürede ve sadece durumum ağırlaştığında geri gelmemi tembihleyerek özetledi. Seseka karnesi başvurumu tamamlamamı da salık verdi. 37 virgül 2 santigrat derecelik hararetimle, fazla söz sahibi olamazdım.

Samatya sesekasına yönelmeden önce uğrayıp maske aldığım eczaneme tekrar uğradım. Maskeli balonun başlamak üzere olduğunu müjdelemek için derece istedim. Eve çıktım ve hebirnebir testini, bedava ve hemen yapıp, sonucunu da çok çabuk verebilecek bir kurum aramaya koyuldum. Çeşitli web sitelerini okuyup, çeşitli laboratuvar ve hastane görevlileriyle konuştuktan sonra, test yaptırmak yerine, benle doğru dürüst ilgilenebilecek uzman bir tıp doktoruyla görüşmeye karar verdim.

15:00'da Bakırköy Acıbadem hastanesindeydim. Samatya sesekasına göre, gelir seviyesi daha yüksek hastalardan ve hastalarla aralarına "kış kış" mesafesi koymayan personelden oluşan, baş ağrıtmayan kalabalığıyla, B1 katı beni yine bağrına basıyordu. 2007 senesinde midemle ilgili atılımlar gerçekleştirdiğim zamanları hatırlayıp; şimdi, domuz gribi şüphesiyle burda bulunuyor olmanın haksız gururunu yaşıyordum. Dekorasyon değiştirilmişti. Sentetik zemin kaplamaları gitmiş, yerine modernce yerleştirilmiş mermer plakalar gelmişti. Gültekin Bey nerdeydi? Melih, bey miydi?

Hah! Teşekkürler!

Suratımda maskemle anlattım derdimin başlıklarını. "Bilinçli olmak çok güzel işte..." sıvazından sonra; kulak ısı ölçeri, dil pasifizörü, sırt steteskobu, göz bebeği aydınlatıcısıyla ve doktor avuçlarıyla muayeneye maruz kaldım.

Gültekin Bey, gayet güven sunarak, önündeki kontrol listesini takip ederek bana içinde olduğum durumu anlattı. Yüksek risk grubunda olmasam da; diğer bütün ihtimalleri göz ardı etmeye yetecek kadar büyük bir olasılıkla gribe, yani bu seneki adıyla, domuz gribine bulanmıştım.

Domuz dışı griplerin de semptomatik tedavisinde kullanılan ilaçlardan bir küçük poşeti dolduracak kadar çeşit belirledi. Midemin de kıskançlık yapacağını hissetmiş olmalı ki, bir de proton pompası inhibitörü ekledi. "Beni vitamine boğar mısınız?" dedim. "Tabii ki" dedi. "Yalnız lütfen farmaton veya cinseng içeren başka bişey olmasın; sonra mermi gibi oluyorum" dedim. Güldü, "Süpradin enerji yazdım." diye bitirdi. Evlerimizde, iş yerlerimizde, bizle beraber olan insanlarla ilgili ne önlemler almamız gerektiğinde de karşılıklı anlayış dolu bir dizi mutabakata ulaştıktan sonra, el sıkışmadan veda ettim doktoruma. Muayene ücretimin amerikan hayat dolayıyla işverenim tarafından ödenmesini sağladıktan sonra, hastanenin dışına çıkıp, sevdiklerime acı haberi vermeye başladım. Eczane durağımda da gırtlağıma kadar elektronik iletişim içindeydim. Eczane çalışanlarına, hastaneden aldığım evrakları sunduğumda, maskemin de tetiklemesiyle, üç kafa reçeteye doğru eğildi. "Gribim!" diye seslendim. O sırada içeri giren bir adamın elindeki torbada ne olduğunu sordular. "Bomba getirdim, burda patlarsa güzel olur diye düşündüm!" cevabını aldılar. Yine de gülerek, "iyi, tamam, ver, şöyle koyalım" sözleriyle, torbayı tezgahın arkasına kabul ettiler. Ecza hanenin sahibi olduğunu düşünmeme yol açan duruşuyla, genel bir kontrol sahibi olan hanımın, bomba esprisinden kurtulup, benim "Gribim!" çıkışıma teskin edici karşılığını vermesi, ortamda tekrar uygar ecza havası esmesini sağladı. Gültekin Bey'in sıkamadığım mübarek ellerinden çıkan reçetede yazanlara ilave olarak, maske, el dezenfekte sıvısı ve etil alkol aldım. Eczanenin önünden çevirdiğim sarı Clio'nun şoförü de maskemden etkilendi: "Heh! Grip kapmamak için mi taktın o maskeyi?" dedi. "Hayır, gribim; sana bulaşmasın diye taktım!" dedim. "Samatya'ya lütfen..."

Samatya sesekası önündeki kavşakta, manevra yapan iki araçtan, trafiği tıkadığı daha bariz olanına mimikleriyle tepki veren bir Renault Broadway sürücüsünün karşılaştığı öfkeye şaşırıp "herkes ne kadar da saldırgan, öfkeli..." dedim. Muhatabımın, maskemle bugün etkilediğim bir sürü insandan biri olan, efsunlu taksi şoförü olduğunu unutmuşum. "O lafları bana edicek lavuk, bak nasıl pişman ediyorum; karşısındaki pısarsa tabii ki dayılanır..." diyerek hiddet potansiyelini sergiledi. Koç'un sponsor olduğu bienalimizi düşündüm. Düşüncem bitince, "E, o zaman herkesin eline silah verseler, ortalık kan gölüne dönecek desene..." diye kabartmak gafletinde bulundum. Bu gribin belirtilerinden biri de boş boğazlık! "Bi s..im yapamazlar abi, kimse bi s..im yiyemez, korkma sen!" diye teselli etti beni. İlerdeki tekelin önünde indim.

Eve geldiğimden beri geçen yaklaşık 5 saatte, patlıcan yemek, ilaçlarımın ilk dozlarını kullanmak, en çok dokunulan yerleri dezenfekte etmek, bunları yazmak, biraz uzanmak ve televizyonda müzik klibi izlemek için çok zor zaman ayırabilidim. Sevdiğim insanlardan pandemikteki yerimi öğrenenlerin hepsi telefonla aradılar. En yakınımdaki bazı insanlar periyodik olarak arayıp rapor alıyorlar. İlgi görmek güzel şey. Uykuya teslim olmak ve rüyada güzel görmek daha da mutlu edici olabilir... Celsius istemiyorum bu gece!

Umarım atom bombası falan yoktur içimde.