30 Nisan 2007 Pazartesi

kazan gibi

Yazdıkça birilerini değiştirmek, eğitmek niyetinde değilim. Bu tuşlara böyle dokunmamın tek nedeni, boynumun güçsüzlüğü... Burası benim oyun alanım. Ağzımı, elimi sildiğim peçetem...
İçinde debelendiğim topluluğun, onlarca yıldır geliştiremediği özelliklerin yeni sonuçları nedeniyle; son aylarda ümitsizlik ve tepkisellik arasında düzenli seferlerle ağrıyan kafam, dünden beri daha da ağır. Acımasız olma gereğiyle karşılaştım çünkü! Nefsimi müdafaa etmek zorunda kalacağımdan artık şüphem yok. Bu da kolayca kabul edilebilecek bir bulgu değil. Dünya nüfusunun çoğunluğunun bu şartlarla benden daha küçük yaşlarda karşılaştığını düşününce, 30 yılımın rahatlığına şükrediyorum yine de...
Kuramsal önermeler, nesnel tespitler, benden kat be kat yetkinler tarafından yapılsa da; içlerinde işe gerçekten yarayacağını düşündüğüm hiç yöntem yok. Ya yine fazla detaycı ve garantici düşünüyorum, ya da yeterince detaylı düşünüyorum ve ümidimi kaybetmekte haklıyım.
Geleceğin büyük günleri beni ne kadar sarsacak diye merak ediyorum, doğal olarak.
Tepkilerimi ne kadar akıllıca şekillendirebileceğim acaba? Kimin, ne kadar faydasına olacak eylemlerim? Olacaklar mı?

---------------------------------------------------------

devam edecem

---------------------------------------------------------

Sıkıldım, vazgeçtim.

---------------------------------------------------------

Rock Am Ring fazla düzensiz ve betonlu geldi, Rock Im Park'a meyilliyim.

21 Nisan 2007 Cumartesi

Bu dünya olmamış daha...

Sabit bir ruh hali ihtiyacındayım.

İçinde olmaktan memnuniyet duymaya zorlandığım toplumun şiddete yatkın, eğitimsiz ve dünyadan bihaber üyelerinin, üzerimdeki bilinçsiz, kollektif etkisini, lehime çevirmeye çalışmaktan yoruldum.

Önemsediklerimin (şişe, köpek, insan, şarkı, resim...) aslında benden hızla uzaklaşmak eğiliminde olduklarını görüp, her defasında aynı hüsranla uğraşmaktan da bıktım. Az önce en sevdiğim şişelerden bir tane daha kırdım. Kırılmış ama dağılmamış şişeyi, çöp kutusuna koyarken önce Jenna'yı, sonra da Eskişehir mutfağını özledim. Hoş değil. Hele bu yaşta, hiç hoş değil...

Olumlu düşünemediğim zamanlarda; inanmaya inanmaya, sadece kendimi ayakta tutmak için, yalan gülümsemeler seçmekten; aptal "Herşey yoluna girecek" tavrını takınmaktan hayır görmüyorum artık. Ne yolu? Hangi yol? Ben görmüyorsam şu insan halimle; yolu, o olgular, hatta olaylar nasıl görecek? Soyut onlar!

Buraya yazamadığım şeyleri içimde tuttukça, geğiriyorum. Nelere gark oluyorum, bir bilseniz...

Düzensizlikten faydalanabilecek kadar zengin değilim. İntizama düşkün bir karakterim varken, böyle bir faydayı, zaten, parayla bile zor elde ederdim. Arkama yaslanabilmek, insana gülümseyebilmek, radyasyonsuz ekranımda konserler ve komediler seyredip rahatlamak istiyorum.

Sanıyorum, havalimanında değil de evde geçirdiğim şu yarım saat ve ona sığdırdığım hayaller, beni hakiki olumluluğa yönlendirdi.

Annemden ıspanak istemiştim. Yapmış.

Şarkı söyleyerek gideyim, ziyeret edeyim, yutayım.

Okuduğunuz için sağolun.

Aşağıdaki içimden geldi.


18 Nisan 2007 Çarşamba

amip

Söylenecek her söz söylenmiş; çoğunun üstüne güzel sesler bile örtülmüş.
Söyleyenler yeterince alkışlanmış...
Bu kadar geç kalmışım işte!
Beni bile, bana, benim anlatacağımdan daha iyi anlatmışlar.
Bu kadar sıradanım işte!
Kenarda değilim; sağda, solda, ortadayım.
Aradayım, üstteyim, alttayım!
Böylesine belirsizim işte!
Önde veya yüksekte değilim ama...
Bu kadarının da farkındayım canım!

Rejected by Mr.Robson

Ortaokuldaydım sanırım. Hangi sınıf olduğunu bir türlü hatırlayamıyorum şimdi. Bay Bruce Robson derslerimize girmeye başlamıştı. Orta 2? Belki...
İlk derslerinden birinde, benim de devamsızlık yaptığım bir gün, bir ödev vermiş. Sabah sınıfa girdiğimde, millet canını kurtarma telaşındaydı sanki. En umursamaz, en sorumsuz insanlar bile, birilerine "essay" hakkında sorular soruyordu. Ben de ilgili, sorumluluk sahibi ama kesinlikle inek olmayanlardan birine gidip "ne ki bu?" dedim. Orda öğrendim ki, Mr.Robson fena halde ciddi bir öğretmenmiş ve şu anda kesinlikle hatırlayamayacağım bir konu üzerinde düşünüp bir "essay" yazmamızı istemiş. "Essay" nasıl yazılır ki? Tarzı olur mu? 3 senedir İngilizce öğrenmeye çalışan ergen erkek, İngilizce düşünebilir mi ki?
Denedim.
10 - 12 cümlelik bir yazı yazdım. Sandım ki "Essay" yazdım.

Ders başladı.
Bay Robson kağıtları nasıl topladı, hiç hatırlamıyorum. Çok net hatırladığım şey, masasının yanında ayakta durmuş, kağıdım hakkında yapacağı yorumu beklediğimdi. Çok rahattım. Görevimi yapmıştım. İçeriğin O'nun istediği gibi olması, veya İngilizce'yi başarılı bir şekilde kullanmış olmak gibi bir derdim yoktu. "Essay"in özünü öğrenebilecek miydim?
Yüzüme bakmadı. Kağıda 2 saniye baktı, belki de 3 saniye...
Kırmızı kalemle kağıdın tepesine "rejected" yazdı ve bana geri uzattı.
Ne demekti bu? "Reject" ne demekti? Ne yaptığımı bilmiyordum ki, nasıl karşılandığını nasıl anlayacaktım? Hele, anlamını bilmediğim bir sözcükle damgalandıktan ve bana geri uzatıldıktan sonra, ne hissedebilirdim? Başımı eğmedim ama gözlerim biraz kısıldı sanırım. Bütün sınıf, "takma kafana, geçer" dercesine bana bakıyordu. Nasıl bozulduysam...
Sırama geçince yakındaki birine "bu ne demek?" diye sordum. "reddedildi" cevabını aldım.
Bu ilk reddedilişimdi. Kağıt dertop olup gırtlağıma mı takıldı, kenarıyla boynumu kesip kafamı gövdemden mi ayırdı bilmiyorum. Omurgam eğildi biraz.
Sonra Bruce Ağa tahtaya geçip, "essay" in taşıması gereken özellikleri anlattı. Dinledim, anladım; sonra da yorumladım kendi kendime.
Ertesi haftaya bir "essay" ödevi daha verdi.
Tam bir Türk erkeği olacaktım, reddedilmenin verdiği azimle ve kabul edilme iştahıyla oturdum uzun bir yazı yazdım. Aklımdaki, kitaplardaki, sözlüklerdeki tüm İngilizce'yi kullanmaya meylettim. Beğenilecekti bu seferki!
Çok da içten yazdım. Dürüstçe, olduğum gibi...
Yine aynı kırmızı kalemden damladı kanım kağıdımın üstüne, düzenle. "Chat!" yazıyordu bu sefer. Ne? "Chat!" O ne? Bu işte! Pekiyi!
Bu sefer reddedilmemiş aşağılanmıştım. Ciddiye alınmamıştım.
Bu da ilkti.

Sanırım o zamandan beri evimde kırmızı kalem yok.

10 seneden fazla geçti ve Bruce Robson'la bir kere, Amsterdam'dan aynı uçakla İstanbul'a uçtuk. Schiphol'de kapıda, kendisini tekerlekli sandalyede gördüm. Üzüldüm. Yanına gidip kendimi tanıttım. Beni ne kadar etkilediğini anlattım. Teşekkür etti ama, içten değildi.

Aylar sonra, benim havalimanında çalıştığım bir gün, oğlu İstanbul'dan uğurluyordu kendisini. Oğlu Türkçe konuşuyordu. Öğretmenim olduğunu ve tüm öğrencileri üzerinde büyük etkisi olduğunu söyledim oğluna. O da teşekkür etti. Nedenini bilmiyorum. İçtendi. Yapabileceğim ne kadar jest varsa yaptım Bruce Ağa'ya. En ufak bir çekince hissetmeden, biraz da İngiliz aksanıyla süsleyerek sundum İngilizcemi.
Beni, yaşamı kabul etmeye hazırlayanlardan biri olan bu duygusuz gözüken adama teşekkür ettim.

Bunlar çok zaman önce oldu.

Etkileri her gün hissedilir.

Reddedilmek, boş konuşmalar, anlamsızlıklar; hepsi, az pişmiş hayatımın ince hamuru...

17 Nisan 2007 Salı

Kavuşak

Bisikletimle hızlanıp hızlanıp, aniden durmak zorunda kaldığım durumları seviyorum. Tıpkı, görüp hemen tanışmak; tanışıp hemen tanımak; tanıyıp hemen sevmek; sevip hemen sevişmek istenen biri gibi görüyorum bu aralar bisikletimi ve onla yaptığım gezileri. Benim dokunmadığım zamanlarda, bana yaşattığı şeyler nedeniyle kaynağı olduğu heyecanım meşgul ediyor onu. Ya da, böyle düşünmek beni avutuyor ve bu avuntunun farkında olup, sıkıcı gerçeğe dönmek istemiyorum.

Tıpkı, "Deep Kick" çalarken, son sürat indiğim itfaiye yokuşunun ortalarında, bir de pedallara asılmam ve yokuşun sonundaki kavşakta, benim umduğum ışıkların yanmaması yüzünden durmak zorunda kalmam gibi; beğenilerimin yolunda, seçimlerimin sonunda ihtimallerin kesiştiği bir kavşakta, devam etmek yerine; tek parça kalmak istiyorsam, çabucak durmam ve yön değiştirmem gerekebileceğini bile bile; gönül aşağı, kalbimin kapakçıklarını en büyük vitese almak ve an geldiğinde gözlerimi var gücümle sıkıp fren yapabilmek, dahası kaymadan durabilmek, güven hissetiriyor. Kontrolün her yol şartında elimde olduğunu hissetmek, benim için yeni.

Yıllar önce (80'lerin ortaları), her hafta aksatmadan, cuma günleri aldığım Gırgır 'da bir karikatür görmüştüm. Çizerini de hatırlayacağım ama... Emin olmadan zikretmeyeyim şimdi...
O zamanlar halkın çoğunluğu tarafından "entel" olarak adlandırılan ve hatta "entel, dantel" diye ballandırılan kesimden, veya özde gerçekten entellektüel olanların dışında, görüntüde elitleşme hevesinde olanlardan birinin, yediği feci dayağa verdiği "Oh! Oh! Birikimlerim artıyor, ne güzel! Vur! Oh!" tepkisiyle güldüren bir karikatürdü. Gerçi, entellektüel veya aydın sıfatlarını, şimdi kaç kişinin kullandığı ve "entel, dantel" alaycılığının ne kadar yok olduğu (haketti mi) çok şüpheli ama; o zamanlarda belirgin bir "entel" görüntüsü ve bazı sözleri vardı. "Olgu", "olay", "birikim", "tepkisel", "sorunsal" gibi sözcükler özellikle ve sıkça seçilirdi ki, entellektüel birikim olgusu, olayların içindeki sorunsallara tepkisel bir biçimsellikte sunulabilsin. (Ben de şaşırdım son tümceselime...) Sonradan "iştesel", "kamusel" falan da espriselleşti doğalsal olarak...
Genellikle yeşil veya toprak rengi parka veya kaban üstüne, tek omuza asılı çantalarıyl; ama o çantanın içine koymak yerine, diğer kollarının altında taşıdıkları kalın kitaplarla bu "entel"lektüseller kendilerini hemen belli ederlerdi.
Sanırım çizer de bu "birikim" takıntılarına takılmış olacak ki; "eh be kardeşim, böyle bir duruma bile, birikim adına uygarca yaklaşırsınız siz herhalde..." dercesine çizmişti.

Ben de az önce, edindiğim kontrol kabiliyetinden bahsederken, "Zaten babanın adı Gepetto değilse, kaçınılmaz olarak tecrübe edineceksin... neye seviniyorsun su samuru?" diye kendimle dalga geçtim.

Beklemiyormuşum demek ki... Bundan sonra da, tecrübeler sonucu edindiğim yetilere şaşırmamama sevinirim. Var bir yavaşlık bende; biliyorum. Olsun.

Bisikletimi en çok bana benzediği ve ona yakıştığım için seviyorum.

"Beyaz Bisiklet" diye bir film vardı. O da galiba 80'lerdeki entellektüel sanatsal çalışmalardan biriydi... Keyif vermiş miydi bana? Kaş'ta geçiyordu galiba... İnceleyeyim.

Marjinal bulanlar olabilir ama, ayrıca, karşıdan gelen arabaların üzerine hafifçe yönelip, onların şerit değiştirmesini sağlamak da hoşuma gidiyor. Gerekli mesafeyi koruduğum sürece, kendimi de kaldırıma atabilecek kadar açılmak yetiyor. Araba şerit değiştirip önümü boşaltınca, iç rahatlığıyla, tekrar kaldırıma yaklaşıyorum. Sıkışma tehlikesini de böylece yok ediyorum.

Amsterdam'daki rahatlık yok burada. Hiç bir konuda...

Bir kere de bisikletimle gitsem oraya...

---------------------------------------------

Bugün anneme gitmeden önce Bakırköy'deki TCDD lokaline (Kemal Abi) uğradım. Çantamdaki Rolling Stone'u çıkardım. Çayımı yudumlarken sayfaları çeviriyordum. Hayranı olduğum Norah Jones'un röportajında çevirmeyi kestim. Okudum. Kendisini bu kadar beğenmekte ne kadar haklı olduğumu gördüm. Erkek arkadaşı Lee, Jones'un müzik grubunda bas gitar çalıyor. Aynı zamanda beraber yaşıyorlar ve beraber müzik yapıyorlar. "Ne kadar yararlı bir ilişki!" diye üçümüz adına da sevinirken; "Herşeyi beraber yapıyorsunuz değil mi? Ayrılmaz bir ikili misiniz?" gibi aptalca bir soruya verdiği "Biz ikimiz, aynı kişiyiz!" cevabıyla bana hayranlığımı devam ettirme gücü ve nedeni verdi! Bir ara kendisine ve Lee'ye teşekkür edeyim. Teşekkür etmeye de bisikletimle gideyim hatta...

---------------------------------------------

Hakan, yukardakiler yüzünden benle dalga geçersen; gelip o gıcır kucaküstünü burnuna sokarım canım kardeşim.

Duvarsız odadan kaçış

Hey sen! Dışardaki!
Gel buraya! Kıs sesini önce. Kendi sesini kıs!
Kafanı eğmene gerek yok. Çünkü, orada asılı bir at nalı yok.

Merak etme, kısa sürecek. Saate bak. Kolundaki gerçek, duvardaki ise yalan.

Karşıdaki pembe koltuğa otur. Ayaklarını birbirine bitiştir. Sakın açma! Ne ayaklarını, ne de ağzını... Pişman olmak için de erken ayrıca!

Algıladığın gereksiz şeylerden ve sığ kaygılarından kurtaralım önce seni:
Aşağıda bıraktığın araban artık başkasına ait! Torpido gözündekileri de kaybetmek seni buradan mahrum bırakır diye düşündük. Şu anda oturduğun koltuğun altında, açmaya çalıştığın ayaklarının arkasındaki pembe çantadalar. Bagajda sadece çöp bulduk.

Sus! Biliyorum, "onlar çöp değil!" Sus! Dinle...
Burda yeterince değişirsen, arabaya ihtiyacın olmadığını; ulaşım için çok daha güvenli araçlar kullanabilecek yetkinlikte olduğunu anlayacaksın. Kendin için çalıştır organlarını şimdi. Sakince...

Ne demiş atalarınız, "öfkeyle kalkan, zararla oturur", değil mi?

Dinliyor musun? Anlıyor musun?

Güzel. Şimdi, yanılgılarını düzeltelim...

----------------------------------------------

Pire! Takıl şunun peşine. Sınır tanımadan zıplamasın uçaklara!
Kuruka! Sen de koluma ve dilime masaj yap lütfen. 22 dakikadır herifin kulağından düşmemek için uğraşıyorum. Yorulmuşum. Sana nasıl baktı, gördün mü?

-----------------------------------------------

Sevdin demek burayı; tekrar geldiğine ve rahat gözüktüğüne göre...
Üzgünüm, Kuruka sana cevap veremez. İzole oldu O. Sen ettin.

Güle güle!

16 Nisan 2007 Pazartesi

kaleye atılan toplar kaale alınası mı?

Bu sabah suratım asıktı, çünkü 14 saattir sırtım kasık.
Kasıklar siper.
Gümüş kaşıklar süper!

Göbekte göğüs göğüse çarpışıyor kalbin ve penisin silahlı kuvvetleri!

Penis, kalbin menzilinden çıkmayı öğrendiği için; ağıtlar düzülmüyor artık dizlerde. Uzaktan, uzun menzilli ama güdümsüz silahlarla vuruyor göğüsteki kaleyi ve eski medeniyetin müttefikleri olan gözleri ve kulakları. Kontrolü ele alma mücadelesi hiç bu kadar belirgin çatışmalara neden olmamıştı.
Bu beyin beyin takımı, takımı ele alıp; tehlikenin kalpten uzakta kalmasını başarmıştı genelde. Elde kalan savaş atıklarından bıktı artık.

Göbeğin ve dahi sırtın, bu savaşta bunca zarar görmesi, hep bir avuç avuç için. Sıcak bir avuçla kastedileni, iki taraf da farklı değerlendirme ihtirasında olsa da, kaynak aynı. Kaynağın değeri ise ne kadar izafi... Anlamayan, güçlü karar organları!

Beyin takımı da takmıyor artık beyi, beyin koalisyon takıntısını. Beye müktedir beyin lazım. Beyin avcunu ısıtmak lazım.

Neyse ki, kalp, penise giden tüm hammadde akışını kesmeyi istese de; böyle bir kısıtlama nedeniyle çıkacak bir vücut savaşından çekiniyor.

10 Nisan 2007 Salı

rock am ring mi, roskilde mi, ikisi de mi?

Aman Allah! Bu ne yaman karar anı böyle!

Rock Am Ring'de Velvet Revolver var, Machine Head var, Type O Negative var, Wolfmother var, Arctic Monkeys var, Smashing Pumpkins var, Slayer var, Megadeth (kıçıma benzedi gerçi artık) var... var oğlu var!
Roskilde'de de Red Hot Chili Peppers, uçsuz bucaksız çayır çimen var!

Anlaşıldı! İkisi de!

Saçlarımı özledim şimdi bak!

Yürrüüü beee!!!

9 Nisan 2007 Pazartesi

tek kişilik denizaltı ve roka gibi denizatı

Bugün çok yorucu geçti. İşim hırpaladı beni.
Eve geldiğimde çok susamıştım. Ofiste yediğim fast-food ürünü yüzünden sanırım. Bir bardak suyu, müzik (kanatlı taşıtım) eşliğinde içerken hissettiğim rahatlığa, dün geceden beri ihtiyacım olduğunu anladım.

Sonra, son zamanlarda yakın arkadaşlarımın "sen fena kaptırdın bu Incubus'a..." diye takılmalarının nedeni olanlardan birine baktım.
MP3 listesinde sırası gelen şarkı, "Love Hurts" idi. Sözlerini okudum.
"One man submarine" metaforuna takıldım. O anda, geçen hafta yazdığım Trieste geldi aklıma.
İşte, bu benzerlik nedeniyle arkadaşlarımın tepkisini çekecek kadar kapıldım bu heriflerin müziğine.
Yıllardır dinlediklerim içinde, çok daha yetkin ve başarılı müzisyenler tabii ki var; çok daha etkileyici şarkılar, albümler dinledim elbet. Beni daha uzaklara ve hiç bilmediğim yerlere taşıyanlar da oldu.
Incubus'un farkı, benim en çok keyif aldığım metaforları, anlatım tekniklerini, benim tarzımda ama benden daha ustaca kullanan birine (Brandon Boyd) ilk kez rastlamamın, kendi üzerimdeki etkisindendir. Sayesinde, kendi mahallemde, son sürat ve en emniyetli şekilde; her seferinde son teknolojiyle güncellenmiş, yenilenmiş bir araçla dolaşıyorum.

Yüzeyde kalan sarı (Yellow Submarine) güzelliklerden Eva Herzigova emekli oldu!

Bir de, çok değil ama, müzik yapamıyor olmaktan şikayetçiyim. Merak edenlere...

8 Nisan 2007 Pazar

Aynayı tamir edecektim

Çok içtim yine... Kafamı omuzlarımın arasında taşıyorum, üstünde değil. Çok uzakta içtim yine... Adımlarımı ellerimle atıyorum, bacaklarımla değil. Çok para harcadım yine... Evdeki para ağacını iyi ki dikmişim.
Yolumu bulmam zor bu kafayla. Kapıyı, elimde adımlarımla açamam. Omuzlarım da kafamla dolu. Göt üstü gireceğim yine eve.
Bakamadan, göremeden; karıncaları bile inciterek çıktım bunca katı.
İşte kapımın önündeyim.
Kanlı kesiğin üstüne, boynuma sabitlemeden bıraktığım kafamı, kapının vizöründen içeri bakabileceğim şekilde koyabilmeliyim. Sıcak ve kanla ıslanmış et bir süre yerinde tutar. Kapının önünde, adım atmama gerek yokmuş ama denge için ellerimi oynatacağım sanırım. Yoksa kafam düşecek. Kirli saçla temiz yastığa yatılmaz.

Ters koy da, kıçınla kapıya vurabilesin.

Doğru!
İçerden ışık geliyor!

Kim ola ki?

Bu halde savaşamam.

Belki savaşman gerekmez.

Göt üstü içeri düşünce, yuvarlanan kafamı vücuduma doğru iteleyip, kendini tanıtır nazikçe değil mi? Bunca içki ve yolun üstüne, belki, yorulan omuzlarıma masaj bile yapar... Deli misin sen?

Hayır sarhoş ve yorgunum sadece. Anlıyorsundur...

Bunca merdiven çıkıp yerin 2 kat dibine nasıl ulaşıyorum?

Adımların normal olsaydı böyle olmazdı.

Vuruyorum.

Gazla!

Ses çıksın diye mi?

Vur be!

-------------------

Kimsin?

Saçlarıma bakıyorum.

Ne yapıyorsun?

İkizimin ikiziyim.

Neden burdasın?

Neden olmayayım?

Neden burdasın?

Neden olmayayım?

Neden burdasın?

Neden olmayayım?

Neden burdasın?

Neden olmayayım?

-------------------

Sobayı sen mi yaktın?

Söndüreyim mi?

Hayır. Işıkların neden bir sönüyor bir yanıyor?

Bunu sorma işte!!

Keşke sormadan önce uyarsaydın. Artık cevap bekliyorum.

Saçlarımı düzeltirken, kırılanlar gözlerime kaçtı da... Temassızlık oluyor arada...

Hmmm... Nasıl saçmış onlar öyle? Dışarı gelen ışık aynadan mı yansıyordu?

Olabilir ama aynan fena halde parçalanmış ve yerinde kalan parçalar da çok kirli.

Biliyorum. Sadece görmem gereken yerleri görmeme yarıyor. Fazlasını istemiyorum.

Öyle mi?

Neden şaşırdın?

Ben de işim bitince, aynayı tamir edecektim.

Gerek yok. Boynuma bak!

Berbat!!

Karpuz mu kesseydim?! Popom acıyor zaten...

6 Nisan 2007 Cuma

Trieste

Batiskaf istemedim hiç. Varsa yoksa uçaklar, benim için...

Denememi tavsiye ettiler. Tecrübe edinmenin ve yaşamdan keyif almanın kestirme yollarını, başkalarının önerileriyle de bulabileceğimi farkedeli ne kadar oldu acaba? Fazla direnmeden, bir sene para biriktirip, hiç eşya satmaya veya devretmeye gerek duymadan, borç almadan; üstelik gayet namuslu emeğimle, mütevazi bir batiskaf aldım. Elbette, içinde tatmin edici bir ses sistemi var. Oturmam için ufacık bir koltuğu olduğunu görünce, ne kadar ekonomik bir seçim yaptığımı daha iyi anladım. Yıllarca çeşitli taşıtlara ve bunların bakımlarına harcadıklarımı düşündüm. Hiç birinden etmediğim tasarruflar için bir kez daha gurur duydum. Bisikletime gülümsedim uzaktan ve yağının kokusunu içime çektim tekrar. Kulaklıklarımı taktım ve mırıldanarak batiskafa girdim.

Yola koyulur koyulmaz, benliğimin, algıladıklarımı olumsuz yorumlayan tarafı mesaiye başladı. Tek kolu kesik çocuk, değişen basıncın da etkisiyle, olumsuz çıkarımları bertaraf etmek için daha çok mesai yaptı. Sağolsunlar, benden hiç çözüm beklemeden, kendi aralarında hesaplaştılar. Hala da kendi sistemleriyle çalışıp, kendi işlerini sergiliyorlar. Olgunlaştılar artık. Küçücük, hastalıklı ve hüzünlü kabinde oturmuş, uçsuz bucaksız denizin ucundaki uçlu ama bucaksız boğazdan geçerken düşündüm: "Suratını camdan, gözlerini dışardan ayırma oğlum. Yakıt, basınç, derinlik göstergeleri sapasağlam çalışıyor ama bu son seyahatin. O halde kaygıdan kaçın, yolunun tadını çıkar. Yoksa burdan pestilin çıkar." Telkinde başarısız, mantıkta yavaş, derinde çok soğuktum. Bu bir denemeydi. Dedim ya, aslolan hava yolculuğu...

Yine de, derinler yükseklerden çok daha fazla rengi, daha geniş alanlarda, daha sık ve daha cömertçe sunuyor.

Bu sefer derinden giderken, yükseklerden gördüğüm koyu mavilikleri hala kucaklayamıyor olmanın ezikliğini yaşamaktan korktum. Bu korkum çok kısa sürdü. Çünkü, ölümüm gibi bu da değiştiremeyeceğim bir şey ve aslında, bu yoksunluğun bana özel olması anlamlı. "Anlamsız" kadar zavallılık ifade eden bir sıfat var mı? Anlamlarsa ne kadar çeşitli ve değişken! İşte, bu derinlikte, benim gibi tecrübesiz bir yolcu için, her şey ne kadar öngörülemez... Bu engin basınç dünyasında, belirsiz renk ve ses darbeleri, benim istediğim uzunlukta ve yoğunlukta sanat eserleri gibiler. Algılayanın ürettiği eserler. Denetleyeni, uzmanı, eleştireni, yereni yok. Alkışlayan da sadece benim. Koltuğumdan yayılan şaklamalar, sadece batiskafımın bir karış kalınlığındaki duvarlarıyla mı sınırlanıyor; yoksa denizdeki balıklar ve belki, hatta, kıyıdaki deniz kızları da duyuyorlar mı onları?

Şimdi, aşağıda gördüğüm ışıkları merak ediyorum. O kadar parlaklar ki! Görmemeye imkan yok. Belki suyun üstünden ve belki yükseklerden bile görülebiliyorlardır. Bu, bir şehir olmalı. Suyun altında olduğu için, kolay ulaşılamıyor sanırım. Ne boğaz çıkışında, ne de yakın mesafede bir tabelası var. Rastlamak ne güzel. Yaklaştıkça ışıkları daha çok parlıyor; gözlerimi yormuyor, bakışlarımı da bırakmıyor. Yaklaştıkça, derinlik de arttığı için dönüş hakkında şüphe duyuyorum. Işıklar, sakinleştirip cezbederken; çevremdeki suyun basıncı taşıtımı test ediyor. Dolayısıyla, seçimlerimi de bu derinlikte sınamış oluyorum.
Kulaklarım, müzikte farklı sesler duymaya devam etseler de; zihnim pek oralı değil artık. Çeşitliliği, bu su altı medeniyetinin yapısını inceleyerek; şimdilik, sadece gözlerimle kutluyorum. Sanırım, derinleştikçe azalması gereken sıcaklık, ışıkların etkisiyle artmaya başladı. Uçaklarım gibi mavi olmaya başlamasından korktuğum tenim şimdi kırmızı sanırım; emin değilim, aynam yok...

Son derece panikletici bir durumdayım değil mi? Neden bu ışıklardan gözlerimi alamıyorum? Çınlayan kulaklarımı neden müzikle rahatlatmak istemiyorum?
Burada akıntı, kontrolü kaybetme riski de getirmedi. Artık, taşıtımın kumanda aletlerini, ellerimi acıtana kadar sıkı tutmama gerek yok. Bu kadar hafif ve keyifli bir hidrolik kumanda tecrübe etmemiştim. Işıklar sayesinde, görüş sıkıntım da yok. Yavaş, keyifle ve arkadaşça yaklaşacağım bu yerleşkeye. Yöneticilerini bulacağım. Batiskafımı sabitleyebileceğim bir alan vermelerini çok isterim.
Bir saniye!
Işıkların tam ortasında bir batık var! Etrafında yüzlerce küçük ışık kaynağı...
Yalnız, batığı tamir mi ediyorlar; parçalarına mı ayırıyorlar, anlamıyorum.
Ne yapıyorlarsa çok meşguller! Merakımı gidermek için yaklaşmam saygısızlık olur, arkadaşça değil.
Bu yolculuğumun, dahası taşıtımın nedeni merakım değil mi?
Batık neden bu durumda?
O çalışanlar kimler?
Şehre asıl parlaklığını veren ışıklar, hiç bitmeyen işlerin belirtisi mi?
Bu şehir yeni mi kurulmuş?
Sakinleri, misafirlere nasıl davranıyor; dahası misafir istiyorlar mı?
Ya göçmenler hakkında tutumları nedir?
Çalışkan ve zararsız göçmenleri kendilerine layık görmezler mi?

Soru sordukça, derine yönelen batiskafımın duvarlarından sesler gelmeye başladı. Sorularım ve cevaplarım, dışarıdaki suyun ağırlığından daha güçlü bir iç basınca neden oluyorlar. Yolculuk, bu şehrin güzel ışıklarını görünce anlam bulmuştu. Anlamsızca gözlerimi kapatıp, sığlara yönelmek istemiyorum. Batiskafımın parçalanıp, et ve kemiklerimin aşağıdaki batıkla uğraşan şehir sakinlerine ulaşmadan, buradaki yırtıcı balıklara yem olmasını da istemiyorum. Bu mükemmel yerleşim tasarımının devam etmesini istiyorum.

Beni hangi müzik düşünmekten alıkoyar şimdi? Yellow Submarine değil! O sığlarda gezer çünkü, belki suya bile indirilmez.

Biliyorum, düşünmeyi bıraktığım için yine üşüyorum. Şehrin sesleri geliyor şimdi. Müziği kıstım. İçinde seyahat ettiğim şeyin ne olduğunu bilmiyorlar. Onların kullandığı taşıtlardan çok farklı çünkü. Merak mı ediyorlar sadece? Merak ediyorlar mı? Meraklarının mı savunmalarının mı daha etkin olduğunu merak ediyorum. Savunmak? Güzelliğin korunmasını istiyorum ben de... Şehri benimserim ve belki beraber savunabiliriz. Tehdit nerede? Hayır hayır! Ben değilim.

Burada, baskın renkler yükseklerdekilerden daha koyu ve bu yüzden belirgin ışıklar daha parlak ve çeşitli renklerde. Siyaha çalan bir mavi hakim. Mavinin yeşille kesiştiği kayalardan ışıklar fışkırıyor. Işıklar o kadar sık ki ortam gayet sıcak. Bu derinliğe ulaşabilenler için kusursuz kazanç bu manzara.

29 Mart 2007 Perşembe

We've been hung out to dry

Kurumamız için dışarı asıldık. Bu benim sözüm değil. Şu andaki halim(iz)i, kendime özetlemek için kullanmaktan çekinmemek, benim eylemim.
Ben 366 gün önce asılmıştım. Kurumaya ise sanırım 200 gün önce başladım. Arada, yağmur yağdığı oldu, oynayan çocukların oyunları sıçradı üstüme. Tertemiz değilim, giyilmeyecek kadar kirli de değilim. Sen ne durumdasın?

"Burada olmanı isterdim" diyen çok insan duydum. Kimi, birini yardıma çağıramadığı için kullanır bu cümleyi; kimi, haklı çıktığını gösterme isteğiyle... Kimi, var olan mutluluğu paylaşmak için; kimi de hüzünden kurtulmak için...
Mekanı o zamanda paylaşmak isteyenin özlemi nedeniyle, genellikle ince bir acı içerir bu ifade. Bazen de, iki insanın arasındaki mesafe kadar kalındır bu acı...

Ne var ki, yöntemler ve değerler değişse de, "sevmek" ve "paylaşmak" eylemlerinin insan kültüründen yok olacağını sanmıyorum. Dolayısıyla "özlemek" de hep iğneleyecektir.
Enerji tüketen ve enerji üreten iki uç arasında gidip gelen bir sürü top var. Hepsinin (çoğunun) varlığının ve frekanslarının farkında olanlar, "keşke burada olsaydın" derken, dillerine veya yüreklerine veya ellerine veya gözlerine batan iğneleri severler. Kazıklardan, hançerlerden, şişlerden veya tomruklardan haberdar olmanın tek yolunun, onları pratikte tecrübe etmek olmadığını bilirler.

Mutluyum; keşke, burada olsaydın! Başakların arasında, açık kollarıyla yürüyen adamın, eve dönüp, başaktan müzikli ekmek üretmeyi istemesi gibi...

Dalgalarla temizlenmiş, güneşle ısınmış, senle renklenmiş, kurumayı bekledim dışarıda.
İçeri girmek ve bir süre içerde kalmak istiyorum artık.

Müziği buradan da dinliyorum; gayet güzel. Duvarlarla nasıl duyulur acaba?

I am the anomaly

28.03.2007 (22:33LT)

Kafam rahat artik...
Saçlarimi kestirdim çünkü.
Saçlarimi kestirdim, çünkü hevesimi aldim ve ayrica, her gün kurutmak için harcadigim zamana acimaya baslamistim. Görüntüsü, genelde hosuma gidiyordu ama, verdigi zahmete pek de gönüllü olmadigimi anladim. Incubus konserinde ve evdeki müzik terapilerimde, kafamdaki kildan oyuncakla yeterince oynadigima karar verip, baska oyuncaklara heves beslemeye basladim. (Canim bisikletim! Nasil da özlemisim...)

Kafamdaki kildan oyuncakla oynamak isteyip de oynayamamis olanlar üzülmesinler; berberin zemininden topladim, bir kiskaçla sabitledim. Isteyenlere sunabilirim. (Sevket Peruklari)

Ha, "illa ki görecem" diyenler, burdan buyursun! Beware!

1996 bianchi meta

27.03.2007 (20:02LT)

Az önce nefes nefese eve girdim. Biraz da yorulmustum...
Çünkü...
Çünküüü...
Çünküüüüüü!!!
Bisikletime kavusmanin heyecaniyla sokaklarda pedal çevirdim!

Bugünkü kisa turun sonunda izlenimler:
* Vücudum bisikleti unutmus, hatirlatildi...
* Bisikletim vücudumu unutmamis, takdir edildi...
* Sokaklardaki arabalar gereksizce çogalmis...
* Karsidan üzerlerine hizla sürünce yol veriyorlar, yine de risk almamak lazim...
* Mabadim ve apis aram, seleyi degistirmem gerektigini telkin ettiler...
* Çok memnunum
* Oh be!!!

27 Mart 2007 Salı

dudaktan kanat olur mu?

25.03.2007 (21:30LT)

Dudaktan kanat yapan adami seyrederken dedim ki:
"Ayaklarin, gerçek veya mecazi anlamda, yerden kesilmesine neden olabilecek ne kadar çok sey var. Korkudan siçrayabilirsin; yüksektekine ulasmak için ziplayabilirsin; içtigin veya yedigin bir madde yerden bagimsiz hissetirebilir; gördügün, tanidigin, tanistigin, sevdigin, sevistigin, istedigin bir insan seni tek basina veya kendisiyle beraber uçurabilir; özel bir insanin sadece tek veya birkaç niteligi de, algilayan benligin havadan hafiflesmesine yardimci olabilir. Bu algi, duyularin besiyle de olabilecegi gibi, ayni zamanda veya sadece algilayanin zihninde de yer alabilir. Her durumda yükseltici etkisi vardir.
Charles Baudelaire, zamanin ezici etkisinden kurtulmak için, sarapla, siirle veya erdemle veya neyle olursa olsun sarhos olunmasi gerektigini söylüyor. Fazla yükselmek de sarhos etmez mi? (Oksijenle ilgili bir konu yok ortada, abartma!)
Saraptan yerlerde sizsak da, asktan dizlerimizin üstüne çöksek de, erdemle sakin sakin otursak da; zihnimiz yukardan bakmaz mi olup bitene?"

Bunlari dedikten sonra söyle devam ediyorum:

Soyutlugun, somut zararlari her zaman telafi etmedigini bildigim için; bu yükselme, sarhosluk, rahatlama amacinda, insana maddi ve manevi yararlari birbirlerini elemeyen yöntem(ler) gerektigini düsünüyorum.

"Yükselmek"le ne kastettigim hakkinda hiç fikriniz yoksa, veya zararli bir seyden bahsettigimi düsünüyorsaniz daha fazla okuyarak vakit ve huzur kaybetmeyin. Masumiyetle de ilgili bir derdim yok. Herkesin yükselme yöntemi, kendi irtifasini ve inis seklini belirler; alinan riskler kararlar gibi kisiseldir.

Son noktada, yani yere konusta, yükselmenin yararlari ve zararlari karsilastirilacaksa; ki saglikli (belki de sagliksiz ama yararci) zihinler bunu atlamaz; somut etkiler hesaba girer.

Sarap, bir süre için, yükselmeye olumlu etki edebilir. Bütünün parçalarini yipratan etkilerini ve kontrol zorlugunu düsününce, yaninda getirdigi riskleri kim göz ardi edebilir? Amcam! Düsüsü kim göze alabilir ki? Çok insan!

Sanat, hem sunan hem de alan için belki de en temiz hafifleticidir. Kendisi tonlarca tonlarca agirlikta olabilir; ama içinden geçtigi bünyeleri havadan hafif hale getirmez mi? Ayrica milyonlarca seçenek sayesinde, her bünye kendisine en uygun olanlari seçebilir. Duyu organlarinin çoguna ve algilayan zihnin geneline hitap edebilir. Alginin ve degerlendirmenin gelismesini saglayabilir. Gayet doyurucu bir yükselme saglar. Diger cesitli yükselmelere de yol açabilir. Inisler saglikli yasanabilir, iyi degerlendirilebilirse...

Korkudan siçrayarak yasanan yükselmeleri tercih eden insanlari hiç anlamadim. Anlayabilecegimi de sanmiyorum. "Korku", benim tercih ettigim taniminda, "huzursuzluk", "tedirginlik" sözcükleriyle beraber yer aliyor. Bunlarin hangisinden, neden mutlu olunur? Korku ve gerilim kitaplari, filmleri neden bu kadar çok insan tarafindan tercih ediliyor? Bilmiyorum. Bilmeye çalisiyorum dogal olarak. Kafamda ve sadece bana yönelik olarak mümkün olsa da, burada psikolojik ve/veya sosyolojik incelemelere yer ve yeti yok.

Mutabik kalabilecegimizi sandigim nokta, korkuyla yasanan yükselmelerin, nispeten kisa mesafeli ve az yararli ve daha az doyurucu olduklaridir.

Sevgi yakitiyla gerceklesen hafiflemeler hakkinda, sanirim, iyi niyetli herkes benzer seyler düsünür. Bu sayfalarin varliginin nedeni olan detaylandirma egilimimdendir ki, benzemeyenleri yazmaya calisacagim:

Sevmek, çogu zaman sevilenden dolayi olsa da; bazen yanlis yönelimler, tercihler veya yanilgilar veya umursamazlik desteginde, tümüyle sevenin nitelikleri nedeniyle de degerli bir eylemdir. Sevmek, her iki tarafinda da yer alanlara, baska nedenlerle yapilmayacak seyler yaptirabilir. Sarap gibi...Tek yönlü sevginin de yükselttigi inkar edilemez. Ancak, istes çatili fiil olarak yasanan, yani karsilikli isleyen sevginin, çok daha uzun menzilli, verimli ve az sarsintili oldugunu düsünüyorum. O zaman, yükselmekle kalinmaz, seyahat de edilir. (Ayak bilegi seviyesinde düsünce balonu: Ne bileyim, saga sola gidersin sevgilinle yani...)

"Sevmek"in istes çatili hali olan "sevismek", birbirine sevgi duyan insanlarin, fiziksel temas olmaksizin karsilikli ve onaylanmis hislerini anlatmak için kullanildigi gibi; yogun ten temasiyla ilgi ve sevgi gösterme eylemini de tanimlar. Manevi hazzin belki de en ivmeli yükselmesi, birinci tanimdaki eylemle yasaniyor gibi gözükse de; bu sirada bütün duyu organlari ve algilar es zamanli çalismaz.
Fakat, karsilikli olarak yasanan, ikinci tanimdaki sevismede, bütün duyu organlari, kapasitelerinin sonuna kadar kullanilir. Bu eylem için uygun durumdaki fiziksel yapida da, gayet yararli süreçler, en doyurucu yükselmeyle sonuçlanir. El ele, göz göze, artik ne neyeyse; beraberce yasandigi için, tesvik edici ve güvenlidir de...

Sanirim, dudaktan kanat yapan adamin derdi kocaman kargadan kurtulmak ve korkusu hizla alçalmak iken; benim derdim bambaska...

Adam dudaklarla uçamadi. Çakildi. Uyaniyor mu, bilmiyorum.

Adami, kargaya yem olma tehlikesine tasiyan, kanat taklidi yapan dudaklardan baska; üstündeki zehir yüzünden parlayan, zarif; içecek su bulamadigi için onlarca parçaya ayrilarak çatlayan, kupkuru; sahibi tarafindan saklanmaktan kurtulmak için, kafadaki yerini devamli degistiren, ince; doymak bilmeyen bir agiza bagli oldugu için isiriklarla yarali, dolgun dudaklar da var...

PHBXV'yle uçsak... Havada dans etse...

Dudaktan kanat yapan adam, neyi motor yerine koyardi acaba?

20 Mart 2007 Salı

PHBXV

20.03.2007 (19:15LT)
Bugün, geç uyandim. Yataktan çikmaya da pek niyetli degildim. Gece, kafami rahat ettirmeye yastiklar yetmemisti çünkü. Neyin yetecegini bilmek de rahat ettirmiyor ne yazik ki...
Kafamdaki konu, böyle bir rahatlik arayisindan kurtulamamakla belirlense de; buradaki konu bu degil. En azindan, simdilik bu kadar...
Saat 11:00 civarinda gelen telefonlar, izin günümü evde geciremeyecegimi; dahasi, havalimaninda geçirecegimi müjdeliyordu. Sürpriz evrak ihtiyaçlari, bilgisayar kullanici sorunlari, Funda'nin "ben havalimanindayim, sen ofiste misin?" sorusu...
Buradaki konu, son derece siradisi olsa da, Sivil Havacilik Genel Müdürlügü'nün, yeni sezon permilerimizi onaylamak için gerektigini söyledigi yeni evraklardan, sezonun baslamasina 3 gün kala haberdar olmamiz da degil.
Buradaki konu, Funda'nin havalimaninda ne için bulundugu da degil.
Yataktan çikip, banyoya girip, aynaya bakmaz olsaydim! Yüzümü yikamama gerek kalmadi. Aynada aksini gördügüm canli beni hemen ayiltti. Rahatlamaya, uyumaya calisirken, kafami yastiklara (mide tedavim kapsaminda, yataga 6 yastikla giriyorum da...) nasil sürttüysem, kafamin görüntüsü Elvira ile Beetle Juice ortak çalismasinin ürünü gibiydi. Hos degildi. Hemen firçadan ve çivili tokadan yardim aldim, evden çiktim. Buradaki konu, saçima söz geçirme yöntemlerim veya insanlarin kafama verdikleri tepkiler de degil.
Aslinda iyi konu yahu. Neyse, açikliyorum:
Buradaki konu, simdi, PHBXV!
Bu yeni çocuk bugün ugradi bize. Bu çocuk bir Boeing 737-800 (8K2). Dogdugu yerden daha bebekken kopartilip, yeni bir aileye verilmis, yeni bir eve yerlestirilmis. Ama, bizimki evde duramamis, gezmeye çikmis. Ilk ugradigi yer de Atatürk Havalimani'nin 217 numarali park pozisyonu olmus ("park pozisyonu" Türkçe'de egreti duran çevirilerden biri bence, alistik kullaniyoruz gerçi...)
Ben ofiste bilgisayar basinda, kafami rahat birakmayandan en güzel sekilde rahatliga geçmenin yollarini düsünürken ve bir yandan da Ankara'ya gönderilecek bilgileri, Amsterdam ve Minneapolis'ten tedarik etmeye çalisirken (tekmelojinin ayagina masaj yapayim), Didem aradi: "Abi bu uçak yeni, yepyeni! Içi plastik kokuyo! Gicir gicir! Görmek ister misin?" dedi. Bilgisayarin basindan kalkip, daha iç açici ve moral verici seyler görmeye, koklamaya son derece ihtiyaç duydugum o anda; isimi hizar gibi kesen, Hizir gibi yetisen Didem'e tesekkur! Kalbimin götürdügü yere gittim. Iyi de ettim, uçaga varmadan önce heyecanim yüzümden okunuyordu sanirim. Uçagin kapisinda kendimi, ekipten bir steward'a tanittim, firmamin kimlik kartini da destekleyici unsur olarak kullandim. Sivil kiyafetim bunu gerektiriyordu. O sirada, ucagin tuvaletinden çikan kabin amiri beni tanidi, ben de onu tanidim. Tanimasa miydim? 2 saniye sohbet ettik. Tuvalete de baktim. Kiyamadim kirletmeye. Dolaplari elledim, kapiyi oksadim. Aklima kapiya "Maasallah" yazan bir levha ve/veya nazar boncugu ve/veya at nali asmak geldi; kurban kesmek gelmedi. Gelenleri de geldikleri yere geri gönderdim. Sonra hemen uçagin altina indim. Her yeri Didem'in dedigi gibi "gicir gicir" di! Saginda solunda cesitli güvenlik ve gümrük mühürleri, cikartmalari yoktu. Wingletleri, parmaklari yukari isaret eden zarif kadin elleri gibiydi. Pitot tüpleri piril piril, static portlari ayna gibiydi. Motorlara baktim. Elimi ilk degdirdigimde, bebek poposu gibi, porselen tabak gibi pürüzsüzlügünü ve metalin sicaklik veren soguklugunu hissettim. Bu, çocukluga henüz geçen bebegi kim bilir neler bekliyordu. Kim bilir neleri tasiyacakti. Ambarlarina baktim. Içleri tertemizdi. Aglari düzgün, dik duruyordu. Az kalsin, iscilere "yüklemeyin beee! kirletmeyin yavruyu beee!!" diye bagiracaktim.
Bu güzelligi herkes görmeli, bu yeni yetme çocuga herkes destek vermeli, herkes onun yeni dünyasinda mutluluklara uçacagini söylemeliydi. Telsizden, binis kapisina seslendim. Is arkadaslarimi davet ettim. Mesguldüler. Üzüldüm. Tekrar yukari çikip kabin amiri ile vedalasip ofise geri döndüm.
Hislerimi unutmam. Bir araba için böyle seyler hissettigimi hatirlamiyorum. Baska bir uçak için de... Neyse...
Airliners sitesinde bu uçagin tek bir resmi var. O da yukaridaki tescil kodundan ulasilan URL'de. Seattle'dan teslim edilirken, kalkis sirasinda çekilmis. Yarin yine Istanbul için planlanmis abileri, ablalari... Artik, alisir bize, baska yere gitmez bir süre. Biz büyütürüz bu çocugu...

ah annam ah...

Içlerini bilmeseniz de, yüzlerine baktiginiz zaman, kaçtigi veya sakindigi seyi hep yaninda tasidigini anladiginiz insanlar vardir. Onlar görmez ama siz görürsünüz degerli tehlikelerini veya yaralarini. Ögüt vermek, uyarida bulunmak, yardim sunmak, bu insanlarin bazilarini daha da panikletir; bazilarinin ise yüzlesmesini erkenlestirdigi için ise yarar. Her zaman da dogru karari veremezsiniz zaten. Dogru karari vermek, karsinizdaki insanin nasil algilayacagini bilmekle çok ilgilidir çünkü. Çogu zaman, vakti gelince atlatilacak dönemlerden herkesin geçtigini hatirlayip, kendi meselelerinize yogunlasirsiniz. O insanin elem çantasi da, sizinki gibi, hiç bos kalmayacaktir. Agirligi degisecek, içindekileri göstermeye devam edecektir.
Korkularimi veya acilarimi, her zaman ideal yollardan idare edebildigimi söylemeyi, söylerken de yürekten inanmayi ve rahat etmeyi çok isterdim. Yakindan taniyanlar ne kadar endise sevici oldugumu bilirler. Detaylari iliskilendirmek çogu zaman keyif verir. Bu iliskiler sifatlarla birlesince, sorunlar da bas göstermeye baslar benim için. Yogun bir ag olur günlük hayat. Daha da yogun aglar vardir; iliskiler, riskler, ekonomi gibi...
Çantamin içini görebildigini bildigim insanlar var. Görebildikleri için memnun oldugum; istedikleri zaman, istedikleri gibi elle karistirabilecek olanlar pek azdir. El becerilerine güvenmeyip, kendiliklerinden bir mesafeden bakmayi seçenler de var ayrica; neye muktedir olduklarini neye yetmeyeceklerini söylememe ragmen, kafalarini çantaya daldirmak isteyip de, her defasinda zorla öteye itelediklerim de...
Zamanlama ve yogunluk uyumsuzlugu nedeniyle, çanta kullanmadigim zamanlarda karsilastigim için, cebimdeki kesici ve delici ve patlayici ve asindirici ve üzücü ve göz yasartici ve tahrik edicileri ufakliklari fark etmeyenler, etmemesi gerekenler, etmesi için yakardiklarim da cabasi...Çantam, içindekiler, ceplerim ve çöplerim ile ilgili o kadar çok eylem, ihtimal ve insan varmis ve ben bunlari o kadar geç farketmisim ki...
Simdi yine, detaylar arasi binlerce elektrikli esek seferde. Bu eseklerin yarattigi sarsintiyi bazen "concrete donkey", bazen müzik, bazen ask, bazen is, bazen disadönüklük, bazen bisiklet, bazen uykuyla tolere ettim. Esekleri hizlandirmak için bira veya sarap da kullandigim oldu.Artik esek filomun bakima veya küçülmeye ihtiyaci var galiba. Ya da detaylar azaldi. Tam anlayamiyorum. Esekler rapor veremiyor çünkü!
Son günlerde, ayak baglarimin ne oldugunu disardan görebilenlerin genellikle benim izin verdiklerim olduklarini düsünmeye basladim. Daha da fenasi, benim yönelttigim sekilde algiliyorlar sanirim. Disadönüklügümün, bu esek trafiginin yarattigi gürültüyü bastirdigini ne zaman anladim acaba? Ne zamandir seferdeler? Ne zamandir caz yapiyorum? Neyse ki, yönlendirilmeye meyilli olmadigimi düsünerek avunabiliyorum. Kendime dogru söyledigimi biliyorum; yaniliyor olabilirim ama dürüstüm. Vicdan islevsiz ve pürüzsüz.
Midem dolayisiyla bana rahatsizlik verecek seyler belirlendi. Az degiller. Bunlari bünyemden uzak tutmak disinda, huzur bulma seklimi de biraz degistirmem gerek. Kafami daha fazla sabit tutmam gerek. Azalan lezzet seçenekleri, çogalan anomaliler... Buldum!!
Filodaki esekleri köpeklerle degistirecegim!
Bir sürü beagle alacagim. Hizli, zaten merakli, duygusal...
Jenna'yi çok özledim!
Anna Molly'den de kaçmak lazim. Sarki güzel oldugu için, çabuk tüketebilir miyim acaba?
Çanta gibi... Olmasa da, yerine geçebilecekler var.

14 Mart 2007 Çarşamba

hortumu yedim, yuttum, tadını anlamadım
























Öğlen 12'de annemle buluştum ve beraber hastaneye gittik.

Dünkü konuşmalarımız sonrasında, özel sigorta firması; bugün bana yapılması gereken gastroduodenoskopinin ücretinin yüzde seksenini ödemeyi kabul etti. Ben de, aklımda Incubus ve Megadeth şarkılarıyla sinirlerimi yatıştırmaya çalışarak "sokma" saatini beklemeye başladım. O saat, 15 dakika sonra geldi. Anneme "Biz anne oğuluz, birbirimize benzeriz; sana yapsalar ya bunu...ben gitsem... he?" dedim. Arada bir kaç tane daha saçma espri yapıp annemin sinirini bozarak, kendiminkini düzeltmeye çalıştım. Baktım, kafadaki müzik ve anneme sataşmak yeterli olmuyor, ben de başkasına yönelmeliydim.
Daha önce içine 40-50 santimlik boruyu almış biri olan Mert'i aradım. Hem, kendisiyle yaptığım her görüşmenin bana neşe verdiğini hatırladığımdan; hem de borudan önce uygulanacak sakinleştirici hakkında bilgi alabilmek için...
O da, geçirdiği son rahatsızlığın etkisinden henüz tamamıyla çıkamamış sesiyle cevap verdi telefonuma. Yine de sağolsun, gayet etkileyici bilgi ve moral verdi. Yine de uyuşmak istemiyordum.

Doktoruma da ne kadar tedirgin olduğumu belli ettikten sonra, "girişim" odasına alındım. Önce, üstümdekileri çıkartıp önlük (scrubs), botlarımı çıkarıp terlik giydim. Fazla seksi oldum. Uyuşmamalıydım.
Sonra ortadaki yatağa yattım. Tepemde yüksek teknoloji ürünü monitör, solumda kocaman bir aspiratör, arkamda tomar tomar ilaç, enjektör, vidanjör, asansör, masör...vb
İçime girecek olan şey nerdeydi onu bilmiyorum.

Girişim odasında, önce, imzalamam gereken evrak gösterildi bana. Doktorumun bana gerekli bilgileri verdiğini, sorumluluğun bana ait olduğunu beyan ediyordum. Bazı önemli hastalıklarla ilgili detaylar da vardı ama sinirimi daha da bozmamak için oraları çok hızlı okudum. Kafam hala kolumdan enjekte edilecek şeyin ne olduğunu detaylarıyla öğrenme doğrultusunda çalışıyordu. Koluma, damar çıkarmaya yarayan kemerimsi kasnak takılıp sıkılınca, ayaklarım birbirine çarpmaya, sol elim kafama gidip gelmeye başladı. Bu arada birşey battı koluma, damarıma. O bir vanaydı. "Katater" diyorlar. Basbayağı vana işte. Damar vanası!! Dana!

O arada doktorum geldi yanıbaşıma. İlacın ısısını kolumda 2 saniye için hissettim. Sonra herşey saçma gelmeye başladı. Hayatın anlamı olmadığını falan düşündüm ve sırıtmaya başladım. Yine de ayaklarımı birbirine sürtüyordum. Doktorum, "Burçaaaakkk, Burçak hiç yakıştıramıyorum sana bunları" dedi. Neyi yakıştıramadığını anlamamış gibi yapabilirdim ama keyiflenmeye başlamıştım. "Ben de yakıştıramıyorum valla" dedim. Aslında önlükten, geğirmekten falan da bahsedebilirdim. Onlar da yakışmıyordu. Sonra umursamazlığın efsane şampiyonu oldum. İçimden "sokun anasını satayım, koluma da sokun, gırtlağıma da sokun, oraya da sokun, buraya da sokun, ben de sokayım... oh içimi görelim bakalım, nasılmış?" deyip duruyordum.
Bir de ağzımın farklı yerlerine ve gırtlağıma uyuşturucu bir sprey sıktılar. Ağzım, boğazım sırılsıklam oldu ve tükürmek istedim. Yutmam gerekiyormuş. Yuttum.

Sonra ortası delik, yuvarlak birşeyi ağzımda tutmamı istediler. Sanırım boruyu ısırmamı engellemek içindi. O parçanın içinden gönderdi doktorum boruyu. Sonrasını çok az hatırlıyorum. Geğirdim mi, kusmaya çalıştım mı, osurdum mu, ne yaptım ne yapmadım bilmiyorum pek.
Ama bir ara doktorumun ve hemşirenin, benim de monitörü seyretmeme şaşırdıklarını; mide duvarına dokunulduğunu hissettiğimi hatırlıyorum. Ne zaman, nasıl geri çektiler; o arada ne hissettim bilmiyorum. Mutluydum ama...

Sonra, doktorum gitti girişim odasından. Ben de çıkmak istiyordum.

Dikilmeye kalktım, yamuldum. İşte tam o anda mutluluk yerini güvensizliğe bıraktı. Ancak, "girişim" öncesi yaşadığım tedirginlik ve gerginlikten eser yoktu. Beni ayılma odasına aldılar. Annem de geldi o ara. Yattım yine. Saçmalıyordum. Doktorum geldi. Midemin vesikalıklarını verdi. Çok beğendim. Bazı uyarılarını tekrar etti. Uyumaya meyilliydim ama uykum yoktu. Daha önce bu kadar huzurlu ama bu kadar belirsiz kaç arada kaç derede kaldım bilmiyorum ama keyfim kaçmaya başlıyordu.

Vesikalıkların içinde sunulduğu zarfta bir de endoskopinin sonucu, doktorun gözlemleri ve teşhisi de yazıyordu. Okuyup anlıyordum ama vücut hareketlerime hakim olamıyordum.
Yarım saat sonra yürüyebilecek kıvama geldiğimde, sivil kıyafetler içinde servis edildim. Yani, danışma-kayıt masasına gidip, sigortadan sonra payıma düşen yüzde yirmilik miktarı ödedim.

Anamla Food-time'da öğlen yemeği yedikten sonra eve geldik.

Evde hemen faturayı açtım ve bana verilen ilaçların ne olduğunu öğrenmek için webde araştırmaya koyuldum. 5mg Dormicum ve 0.5mg Anexate verilmişti. Dormicum bayıyor, Anexate dürtüyordu. Detayları okumak sinir bozucu. Uyuşmak kötü.

Sonra bunları yazdım.
Kafam hala, arada bir, sağa sola devrilecek gibi oluyor. Uyumak lazım.

13 Mart 2007 Salı

Galiba, hortumun tadına bakamayacağım!

Bağlı olduğum sigorta firması, geçen hafta bana "Gastro Özofageal Reflü" öntanısı koyan doktorumun gerekli bulduğu, ucunda bir kamera olan boru ile sindirim sistemimi inceleme işleminin ücretini karşılamayı reddetti. Yarınki endoskopi randevum gerçekleşmeyebilir.

Endoskopi yaptırmaya çok istekli olduğum zaten söylenemez. Tamam, "deep-throat" ilginç ve hatta bazen takdire değer örnekler ortaya koyan bir eylem şekli ama, benim de buna benzer fetişlerim veya eğilimlerim yok.

Yine de, sağlığımla ilgili eylemler içindeyken, haksız yere durdurulduğumu hissediyorum. Çünkü, sigortanın bu işlemi onaylamama nedeni "geçmişte de aynı şikayetlerle doktora başvurmuş olmam" imiş.

2001 yılında "geğirme ve karında ve göğüste acı" şikayetleriyle başvurduğum Prof.Dr., göğsümü dinledikten sonra, kardiyolojiden konsültasyon istemişti. Duyduğu üfürüm incelenmiş, "fonksiyonel" olduğu anlaşılınca, midemle ilgilenmeye devam etmişti. Sonuçta, gergin bir yapım ve düzensiz bir iş yaşamım olduğu için, duyarlı midemin fazla tepki gösterdiğini söyleyip; bazı tavsiyelerde bulunmuştu. Bir de H2 Reseptör Antagonisti bir ilaç varmişti.

Daha sonra, 2003 yılında ziyaret ettiğim başka bir Dr., "baş dönmesi, mide bulantısı, iştahsızlık, huzursuzluk..." şikayetlerime, "olası gastritis" ön tanısı koyup, çeşitli tahliller yaptırmıştı. Vücudumdan çıkabilecek hemen hemen her şey incelendiğinde, herşey normlar içinde bulunmuştu. Anksiyeteye bağlı sorunlar olduğunu düşünen o zamanki doktorum, iş ve özel yaşamımda biraz daha rahatlamam gerektiğini söylemişti. Mide bulantılarım için de "Metpamid" isimli ilacı önermişti. Biraz kullanıp bırakmıştım ben de...

Şu anda çalıştığım firmadan, 2001 yılının 31 Aralık'ında ayrılmıştım. 2005 Mart'da geri döndüm. Sağlık sigortamı da bu firma karşıladığı için, bu sigortaya 3 yıl 2 aylık bir ara verildi.

Sigorta şirketi diyor ki: "2001 yılındaki rahatsızlığınızı ve 2003 yılında belirlenen Gastrit'i, bize 2005'te bildirmediğiniz için bu masrafı karşılayamayız."
Ben de gayet anlayışlı ama değişmez tavırlı temsilcileri Handan Hanım'a dedim ki: "2001 yılındaki şikayetlerim benzer olabilir, ancak poliçe formundaki -Geçirdiğiniz rahatsızlıklar- kutusuna "fazla duyarlı mide fazla tepki verip fazla geğirmeme neden oluyor" yazamazdım. Ayrıca bu muayeneyi ve kardiyoloji işlemlerini yine siz ödemiştiniz zaten. Size zaten bildirilmiş ve onayladığınız işlemleri tekrar bildirmem gerektiğini bana nerede beyan ettiniz?
2003 yılındaki şikayetlerim tümüyle farklı. Konulan öntanı ise "olası gastritis". Bu öntanı, bana son görüşmemizde, doktor tarafından zikredilmedi. Varılan sonuç bambaşka, anksiyeteye dikkat etmem gerektiği ile ilgiliydi. Ben de sigorta formuna "anksiyete düzensizliği riski taşıyorum" olarak mı yazmalıydım?
Kesinleşmemiş, uzman tarafından onaylanmamış teşhisleri kendim yapıp size bildirmem mi gerekiyordu?"

Şimdiki doktorumdan, özgeçmişimle ilgili bir yazının yardımcı olabileceğini, kendisinin de sigorta şirketinin merkeziyle görüşeceğini söyledi. En azından, kararı kendisinin vermediğini, yardımcı olmak için bir şey yapmaya çalıştığını hissettim.

Hissettiğim başka bir şey de, fazla sinirlenmediğim; durumu kabul etmediğim halde, yüzümde bir gülümsemeyle konuşmaya devam edebildiğimdi.

Bu aralar o kadar da neşeli değilim aslında ama...

Du bakalım. Yarın 12:30'da doktorumla görüşüp ne olacağını anlayana kadar gerilmek yok!
Zaten, 4 gündür kullandığım ilaçlar, gayet hissedilir ölçüde rahatlama sağladılar. Midemde şişlik ve göğsümde sıkışma, sırtımda tepişme hissetmiyorum. Lüküs hayat!!

12 Mart 2007 Pazartesi

Dünya Kadınlar Günü'nün gecesi ve ertesi sabah

09.03.2007'de yazılmıştır:


Tamam, adamlar biraz beklettiler ama, sonra öyle bi mutlu ettiler ki, beklediğimiz dakikalar helal olsun!

Dün (08.03.2007 Persembe) akşam, Akatlar BJK Spor Kompleksi'nde, önce, yerli ürün Dorian'ı, sonra da Amarigan malı Incubus'u izledik. "Mal" dediğime bakmayın, gayet yiğit ve başarılı adamlar. Burda doğsalardı kesin komando olurlardı. (Ben iyice salaklaştım)

Komplekse vardığımızda, bahçede birleşik U ve S yapmış bir kuyruk vardı. Biz de U'nun uçlarından birinden sıraya girdik. Neyse ki hızlı ilerliyordu ve 15 dakika sonra, merdivenlerle inilen alt kapıdan geçmeye hazırdık. Önce, merdivenlerin başında sezgileriyle güvenlik kontrolü yapan birkaç adamın onayından geçtik. Sonra, merdivenlerin dibinde, biraz daha konvansiyonel yöntemlerle aramaya tabi tutulduk. Ancak, bence bu da son derece yüzeyseldi. (Ben her yeri iyice kendi iş yerimle kıyaslamaya başladım)Sonra, üzerlerinde hiç bir tanıtma ibaresi olmayan (isim veya görevli kartı veya kol bantı, üniforma, etketli veya logolu t-shirt, mont...vs), 20'sinden gün almamış sivil arkadaşların çıkıp, "biletinizi alabilir miyim?" dedikleri noktaya geldik.
Ben "Niye sen?" derken, herif "Aaaaa siz burdan giremezsiniz, sizin yeriniz numaralı, girişiniz yukarıdan olacak" dedi. Neden bu noktaya gelene kadar bir uyarı yapmadıklarını, bir tabela veya işaret koymadıklarını sormak istediğimde de, yetkililerin yukarıda oldukları cevabını aldım. Hakan da, ben de köpürmeye başlamak üzereydik. (Biz pek bi tahammülsüzleştik)

Yukarı döndük. Saçmalık hakkında konuşacak, durumu medeniyet yönünde değişterecek bir veya birkaç "yetkili" aramaya başladım. "Şurdaki montlu bey" e ulaştığımda, 20'sinden gün almamış başka bir "yetkili"yle karşı karşıyaydım. Arkadaşlarının, U'nun ortasında durup bağırarak, girişler hakkında bilgi verdiğini, herhalde bizim duymadığımızı söyledi. Tabela konusunda da rüzgarı suçladı. Neyse ki, son cümlesi "özür dilerim beyefendi" oldu.
Vücudumun çeşitli yerlerine (zannettiğiniz gibi genital bölgeler değil) özellikle dokunmayan güvenlik görevlilerinin kontrolü yine komik geldi. Adam, sağ bacağımın dizden aşağısına ellerini değdirdi, ama sol bacağımla ilgilenmedi. Gövdemde de, sırtıma dokundu ama göbeğim, kollarım ve belim ilgisini pek çekmedi. Kendimi nasıl güvende hissettim, anlatamam. (Ben iyice pimpiriklendim)

Sonra güzellikler başladı. Önce, saçma demir taraklarıyla, "survivor" veya "fear factor" aşamasını anımsatan turnikeyi kontrol eden tatlı kız; sonra, mekana girer girmez, üzerinde burcumun (boğa) amblemi olan küçük paketlerden uzatan Binboğa tanıtım elemanı kız; sonra tribünlerin üst tarafındaki Pall Mall standındaki yardımsever kız; genel olarak da etrafımızdaki bir sürü yeni nesilin güzelliklerini temsil eden kızlar ilgimi çekti. (Ben pek bi azdım bu aralar)

Mekandaki insanların yarısı 20'li yaşların altındaydı; diğer yarının çoğunluğu da 30'lu yaşların altındaydı. Az sayıda "amca" ve "teyze" gördük.

Tuborg ve Binboğa satılıyordu içerde. Tuborg'un 33 CL'lik ılık kutusunun fiyatının 8 lira olduğunu öğrenince Binboğa'yı sormadık bile.
Ben önce "zaten midem ağrıyor, 8 lira da vermem biraya" dedim ama Hakan benden daha gerçekçiydi. "Vericez abi..." dedi.
Yarım saat sonra bana 20 lira uzatıp "bira alsana" dedi. Baktım ciddi. Gittim Tuborg buzdolabına. Önünde 2 temiz yüzlü ergen erkek. Dedim "2 bira". Verdiler, parayı aldılar. Üstü olan 4 lirayı tarihin gördüğü en kötü sahte banknotla ödediler. 2 tane küçük kağıt parçası. Üstlerinde "2 YTL" yazıyor. "Abi" dedi bir tanesi. "Şimdi bozuğumuz yok, ama bunlar burdaki her satış noktasında geçiyor, veya çıkışta bizden paranı geri alabilirsin." Afalladım. Elimdeki senetlere baktım. Sinirlendim ama kabul ettim.Yerime geri döndüm ve Hakan'ı da afallattım.

Hakan'la muhabbet, midemin acısı falan derken, Dorian çıktı sahneye.

Dorian hakkında "2 şarkılarının yarıları, yani toplam 1 şarkıları fena değil. Ama neden devamlı ağlaklar? Bu yeni bir janr mı? Karamsar rock mı? Ağlak rock mı?" diye düşündük.

Dorian'dan sonra, ortalığı incelemeye devam ettik. Salonda bir sürü BJK bayrağı vardı. Sahnenin üstünde ise koca bir BJK amblemi ve onun da iki yanında kocaman kartal figürleri vardı. Hakan'a "Oğlum, Incubus BJK armasının altında konser verecek!" dedim. O da "Daha güzel ne olabilir ki?!" dedi. Böyle bi adam O.
Sahnenin üstündeki 2 projektörden, salonu gezen "COLIN'S" yazısı yansıtılıyordu. Bu gezinti sırasında da, yazılar (kuvvetli ışık) dakikada bir gözümüzden geçiyordu. Yani muhabbetimiz sırasında, her dakikada bir kere gözlerimizi kapıyorduk. Komik ve sinir bozucuydu. COLIN'S almayacağım.
Sahnenin solundaki tribünlerde, 2 alandaki koltukları, üzerlerine devasa birer halı örterek kapatmışlardı.Banttan yapılan müzik yayınında, nedense ses komik ölçüde kısıktı. Hatta, Thunderstruck çaldığı halde açmadı herifler sesi.
Sahneye defalarca gelip giden teknisyenler her defasında seyirciden büyük alkış aldı. Grup üyesi sanıldıklarını anladılar mı bilmiyorum tabi. Yine de gururları okşanmıştır eminim. Gitar teknisyeni (ya da gitar yetkilisi, müdürü, şefi, neyse artık) Voodoo Child'ın ilk saniyesini tıngırdattı. Alkış kopmadı. Anlamadım. (Ben iyice salaklaştım)

Çişimiz geldi. Önce Hakan gitti tuvalete. O geldi, ben gittim.Pisuvarın üstünde içi sidik dolu bi plastik bardak vardı. Güldüm. Sonra salondan deli bi alkış geldi. "Hah" dedim, "heriflerin sahneye çıkışlarını kaçırdım". Hemen mülkü toparlayıp tuvaletten çıktım. Tribünlerin üst tarafındaki Pall Mall standındaki yardım sever güzel kızın önünden pantalonumu toplayıp kemerimi bağlarken, yüzüne bakmadan geçtim. Ellerimi de yıkamadığımı anlamıştır herhalde.
Yerime vardığımda anladım ki, seyirci yine bir "fake" yemiş, benle de paylaşmıştı.

Hakan pisuvarın üzerindeki sidik dolu bardaktan söz etmeye kalktı. Oturttum. Bir yandan da aynı pisuvarı seçmiş olmamızın, arkadaşlığımızın değeri hakkında bir gösterge olup olmadığını merak ediyordum ama Incubus sahneye yavaşça çıkmaya başladı. Merakımı erteledim.

Sonra Quicksand başladı. Çok güzeldi.Brandon ceketini çıkarıp T-shirt ile kalınca seyirci yine alkışladı. Yine anlamadım.Son albümün hemen hemen yarısını çaldılar. A Crow Left Of Murder'ın da 3-4 şarkısını dinledik güzelce. Sick Sad Little World'ün ortasına davul ve Djembe atışması koydular. Eğlence patlaması oldu.Brandon, Light Grenades'i eline geçirdiği ışıklı eldivenlerle söyledi. Eldivenlerin ışığı o kadar güçlüydü ki, sanırım ayrıca bir güç kaynağına bağlıydılar. Bu da ilginç ve çok güzeldi. Aslında, sahnenin sağa sola oynayan ışıklarını saymazsak, tek görsel gösteri de buydu.Tüm şarkıların arasında ortalık fena halde kararıyordu. Zaten sahneye çıkarlarken ve arada ekipmanın ayarlarıyla ilgilenirlerken, ortalıkta küçük el fenerlerinin ışıkları görünüyordu.

Basçı Ben Kenney'in doğum günüydü. Brandon, Ben için "He's never been kissed" dedi. Acıdım. Gittim öptüm gıdısından.

Daha, Megalomaniac ve Pistola çalmamışlardı, selam verip gittiler. Sahne ve salonun da ışıkları yakılmadı. Ama yine de seyircinin bir bölümü çıkmaya başladı. Herhalde, yeni nesilin tecrübesizliğiydi bu ama yine de anlamadım. (nöron yok bende, neon kullanıyorum)
Sonra, cayır cayır geri geldiler. Megalomaniac'ı da çaldılar, Pistola'yı da.
Sonra, tekrar gittiler. Ama bu sefer, teker teker selam verdiler, seyirciye alet edevat attılar falan. O zaman dedim ki "haaa bunnar bu sefer harbiden gidiyo". Anladım yani.
Sonra ışıklar yandı.

Tuborgcu'dan paramızı almalıydık. Hatta, ilk 2 biradan sonra bir kez daha gidip, Hakan'a 1 bira daha almıştım; o seferde de para üstünü A4'ten kırpma Bubblejet Senet'le ödemişlerdi. Hakan tuvalete girerken ben Tuborg ergenlerine gittim. Yine bozukları yoktu. Tuvalete Hakan'ın yanına gittim. Senetleri verip, cebindeki bozuklarla, işi halletmesini rica ettim. Kabul etti sağolsun, kırmadı beni. Sonra yine aynı (ortak) pisuvarımıza ben de işedim. İçi sidik dolu bardağın içindeki sidik değişmişti. Alt tarafı koyulaşmış, üst tarafı açılmıştı. Tekrar güldüm. Bu sefer acelem yoktu ve rahat rahat elimi yıkadıktan sonra çıktım.

Hakan parayı almıştı.

Girdiğimiz kapılardan çıkacaktık. Sanırım başka da kapı yoktu.Yalnız çıkıştaki kapıların sadece 1 kanadı açıktı; o da en fazla 70-80 CM genişliğindeydi. Yüzlerce (numaralı koltuklarda en fazla 1000-1200 kişi vardı) kişi o kapıdan geçmek için sıkıntı yaşıyordu. Kapıya yaklaşan heme herkes, diğer kanadı da açmaya çalışıyordu ama arkadan gelen basınç, durup uğraşmayı imkansız kılıyordu. Uğraşanlar da beceremiyordu. Sıra bize geldiğinde, açılmış olan kanadın arkasında duran güvenlik görevlisine niye diğer kanatları da açmadıklarını sorduğumda, "açılmıyor ki!" cevabını aldım. "Kafanız yok di mi?" deyip akıntıyla çıktım dışarı. O anda bi şangırtıyla yandaki kapının iki kanadını birden ya açtılar ya da kilitlerini kırdılar. Bir alkış koptu. Küfrettim.

Mekanın önünden aşağı yürüyüp bir taksiye bindik. 30 liraya Bakırköy'e götürmesi için anlaştık.Eve gelip yattık.

Rüyamda çok ilginç şeyler dışavurdu zihnim. Saat 11'de, mutlu mutsuz uyandım.Bir tane zeytinyağlı kurabiye yedim ve o kurabiye saat 13:30'da günümü kurtardı. Muayene sonrası, reflü öntanısı koyan doktorum Prof.Dr.Kadir Bal, aslında midem boş olsaydı endoskopi yapabileceğini söyledi. Çarşambaya randevulaştık biz de.

Incubus'a bakmak isteyenler Wikipedia'nın ilgili sayfasına burdan yönlenebilirler.
Bu da abilerin kendi siteleri.

Zevkle dinleyin isterim.