
Daha sonra, Battle Of Evermore'a ve Stairway To Heaven'a tahammülsüzlük
Suicidegirls için bana poz verecek dövmeli hatun var mı?
Yaklaşan doğumgünümden korkuyorum!
Havalar da ısındı...
Terliyorum...
(BAZI BAŞLIKLARIN BAĞLANTILARI VAR.)



DVD oynatıcımda film seyrederken, Hollandalı firmanın kimlerin hakkını yediğini ne kadar düşünüyorum ve bunu nasıl belirleyebilirim?
Hayvanlar vahşice katlediliyor diye kürk giymeyenler, hatta et yemeyenler var. Bu tepkilerinin haklılığı, algı ve yargı sahiplerine göre değişkendir.
Altın madenleri için yok edilen doğal bölgelerde de hayvanlar yok oluyor, insanların yaşam şekilleri berbat ediliyor. Aynı şekilde, değerli taşların elde edilmesi sırasında özgürlüklerinden, hayatlarından olan çok fazla insan ve insan yavrusu var. Vejetaryenliğiyle övünen bir insanın, tek taş bir yüzüğü arkadaşlarına gösterirken duyduğu heyecan, ironi oluşturmuyor mu?
Tıpkı saçını erkeklerden gizleyip, makyajlı yüzünü ve biçimli poposunu göstermeyi uygun bulan hanımların ironisi gibi...
Yukarıdaki resme tıklarsanız, Birleşmiş Milletler'in Afrika'yla ilgili (bana biraz da UN'i övüyor gibi gözüken) güncel bir raporunu (İngilizce) okuyabilirsiniz.



Okumak da eklenebilir:
It started off so well
They said we made a perfect pair
I clothed myself in your glory and your love
How I loved you,
How I cried.....
The years of care and loyalty
Were nothing but a sham it seems
The years belie we lived a lie "I'll love you 'til I die"
Save me
Save me
Save me
I can't face this life alone
Save me
Save me
Oh... I'm naked and I'm far from home
The slate will soon be clean
I'll erase the memories,
To start again with somebody new
Was it all wasted
All that love?.....
I hang my head and I advertise
A soul for sale or rent
I have no heart, I'm cold inside
I have no real intent
Save me
Save me
Save me
I can't face this life alone
Save me
Save me
Oh... I'm naked and I'm far from home
Each night I cry,
I still believe the lie
I'll love you 'til I die
Akşam üzeri, ilçe merkezine yürürken, önünden geçtiğim amfitiyatro beni kendine çekti. Onca kayanın kütle çekim gücü var tabii...
Elimde kamera, altımda bez ayakkabılar, gözümde güneş gözlükleriyle beni yabancı turiste benzeten teyze "Helllooo!!" dedi.
- Merhaba teyzecim, iyi akşamlar.
- Tump! Tump!?
- Efendim teyze?
- Tump!
- Tump ne teyze?
- Mejaaa mejaaa
- Ha mezar?! Tomb!
- Görcen mi?
- Nerde ki?
- Hemen şurda. Üç tane. Gel götüreyim seni.
- Yok teyze, sağol ben kendim giderim. Hadi iyi akşamlar.
- Hmmrmımmmmhhfffff
Tiyatroda biraz resim çektikten sonra Bahadır'ı aradım. Selamlaştıkan ve kısaca konuştuktan sonra;önce bir şeyler yiyeceğimi, sonra kendisini tekrar arayacağımı söyledim. Akşam yemeğim için mekan ararken, Kaş'ı da biraz tanımış oldum. Hakan ve Çınar'ın defalarca övdüğü Hideaway'in ön girişini buldum. Sonra, Çınar'ın övdüğü Sezgin'de sulu yemek yemeye karar verdim. Vermez olaymışım.
Yemekten sonra Hideaway'e yönelip Bahadır'ı aradım. O da geldi ve oturup muhabbet ettik. Sonra eşi Özlem'in çalıştığı sergiye gittik.
İstanbul'dan fırlayarak gittikleri Kaş'ta kurdukları hayatı, beraber çok güzel sırtladıklarını gördüm. Mutlu oldum.
Hepimiz yorgunduk.
O gece erken bitti.
15.08.07
Sabah, erken uyandım ve sahilde az insan varken denizin tadını çıkarmak istedim. Sahile indiğimde, henüz kimsenin gelmediğini farketmek hoşuma gitti. Huzurumu tamamıyla tadına vararak yaşadım. Ilık ve dalgasız denizin verdiği enerjiyle, Kaş Camping'in sabah ışığında resimlerini çektim.
Şöyle ki:
Daha sonra, üstteki mekana çıkıp kahvaltı almaya çalıştım. Bu noktada, yine Çınar'ın sempatiyle bahsettiği Şehmuz'la temas kurdum. Selam almayan, cevaplarını pintice veren bir adam olmasını, sabah mahmurluğuyla açıklamaya çalıştım kendime.
Kahvaltı masamdan Meis'e dalıp, müziğin tadını çıkardım.
Bütün gün sahilde uzanıp gölgelendim. Denizde dibe bağlı sörf tahtasına çıkıp güneşlendiğim de oldu. Genelde karada, yere paralel ve tüketimden uzak şekilde Gündüz Vassaf okudum.
Akşam, duş alıp, üstümü değiştirmek için odama gitmeden önce, Şehmuz'a uğrayıp öğlen yediklerimin ücretini ödemek istedim.
Sabah ne aldığımı sordu. Kahvaltı aldığımı ama, kahvaltının oda ücretime dahil olduğunu söyledim. Şaşırdı. Ödeyip çıktım.
Akşam yemeğini, bu sefer Bahadır'ın önerdiği "Kaşım" da yedim ve memnun kaldım.
Yemekten sonra, önceki akşam yeterince bakamadığım fotoğraflara bakabilmek ve sohbet etmek için Özlem'in çalıştığı sergiye gittim.
Kaş ahalisi, bu sergi için eski fotoğraflarını vermiş. Geçen iki yüzyıldan da kareler vardı.
Bülent Ecevit'in, Deniz Baykal'ın son derece mütevazı ortamlarda konuşurken çekilmiş pozları, hayatı boyunca kılıç balıklarıyla uğraşmış balıkçı amcanın gençliği, Kaş'ın yavaş yavaş nasıl imar edildiği ilgimi çekti.
Bahadır'ın da katılmasıyla, balkonda tatlı bir sohbet ettik.
Sonra erkek erkeğe dışarı çıktık. Bahadır'ın bazı arkadaşları katıldı bize. Efendi'ye gittik, balkonda efendi efendi oturduk. Alt kattan gelen berbat canlı müzik bizi kaçırdı ordan. Bahadır'ın arkadaşlarından birinin köpeğiyle hayli içli dışlı olduk.
Sonra, kampa dönüp yattım ben.
16.08.07
Bir öncekinden tek farkı, bulduğum şezlongun konumu olan bu gün de dinlenceyle geçti.
Akşam üzeri, acıkınca, Eskişehirli ergen elemandan iki tane çizburger istedim. İkisini de benim yemeye niyetli olmama şaşırdı. Şaşkınlık cümlelerini bitirememişti ki, Şehmuz araya girdi ve siparişleri adisyona yazmak için müdahil sorular sordu:
"Nedir? Çizburger mi? İki tane mi? Sana mı?"
Müşteriliğimden utanmak üzereydim. "İki tane almayayım mı?!" dedim.
20 dakika kadar sonra çiğ köfteli çizburgerlerim geldi. Hesabımı ödemek istediğimde, Şehmuz, henüz alışamadığım sorusunu tekrar sordu: "Sizin sabah ne vardı?"
Kahvaltımın oda ücretime dahil olduğunu tekrar hatırlattım.
Çizburgerlerim bitince, masama yaklaşan genç bir tatilci "oturabilir miyim?" dedi.
Kabul ettim.
Sıkıntıdan, konuşacak adam arıyordu.
Benden 7 yaş küçüktü ama muhabet edilebilen bir insandı. O akşam sağa sola gittik; Bahadır da katıldı bize ve Mavi Bar'da müzik dinledik.
Mavi'nin DJ'i Beyoğlu'ndan tanıdığım bir eleman çıktı. Kısa süre de onla muhabbet ettim. Sonra tuvalete girdim.
Tuvaletin girişinin üstüne asılmış resim daha sonra dikkatimi çekecekti.
Stevie Ray Vaughan'dan Little Wing duymak istedik.
Duyduk, dinledik, mest olduk.
Mavi'den çıkınca, Bahadır yorgun olduğu için eve gitti.
Hideaway'e uğradık ve ben ev yapımı buzlu çay içtim. Yeterince serinleyince kampa döndük. Ertesi sabah Meis'e gitmeyi kafaya koymuştum.
17.08.07
David Gilmour'un son albümü On An Island'a ilham kaynağı olup, albümün açılış şarkısına da adını veren ada Castellorizo'ya gitmek için sabah erken kalktım. Limana yürürken, amfitiyatronun yakınlarında durup, Meis'in ve kampın resimlerini, sabah ışığında, çektim.
Şöyle ki:
Bir seyahat acentasının işlettiği Meis Express saat 10:00'da kalkıyordu. Pasaport ve yurtdışına çıkış haracı işlemleri için 09:00 gibi adamların kapısında belirdim. Biletim, ücretim halledildikten sonra sahile yakın bir çay bahçesinde tost yiyip çay içtim. Bir de, gidip rahat bir çift sandalet aldım.
Saat 10:00'da limana varıp, tekneye bindim. Üst katta, en önde, tentenin altına yattım.
Demir almadan önce, yolcu manifestosu tamamlandı, çoğunluğu İtalyan olan yolculara su ikram edildi.
Yüzüstü uzanmış, limanın görüntüsüne kapılmışken Bakırköy TCDD Emekliler Lokali'nden tanıdığım Mesut Abi'yi gördüm teknenin burnunda. Ayaküstü sohbet ettik. Sevindim.
Sonra, Kaş limanındaki yetersizliğin neden olduğu karmaşayı gülümseyerek seyrettim. Birbirine çarpmamak için ileri geri defalarca manevra yapan tekneler ve karışan demirler, halatlar, yol bekleyenler, bana Atatürk Havalimanı'ndaki yer trafiğini anımsattı.
Şöyle ki:
Sıra bize gelince, yavaş yavaş çıktık limandan ve 2 deniz mili ötedeki Meis'e yöneldik. Yolda, Kaş Camping'in de önünden geçtik doğal olarak.
Şöyle ki:
Meis'e yaklaştıkça merakım artıyordu. Önceki akşam Hideaway'de bulduğum Castellorizo kitabından öğrendiklerimle, kafamda bir resim canlandırmaya çalışmıştım. Örtüşecekler miydi?
Zamanında 12000 nüfusu olan bu adada hayat şimdi nasıldı? Her türlü ihtiyacını Türkiye'den karşılaması daha ekonomik ve kolay olan bu adada insanlar nasıldı?
Tekneden iner inmez, beklediğimden daha az canlı bir yere geldiğimi anladım. Öğleye yaklaşmasına rağmen, bu mevsimin bu saatinde ortalıkta bu kadar az insan olmamalıydı. Ya da olmalıydı da, ben alışmalıydım.
Önce limanı turladım.
Sonra ara sokaklardan yükselmeye başladım.
Evlerin tasarımı, ilkokul öğrencilerinin resimlerinden çıkmış gibiydi. Gayet estetik.
Sokaklarda, tek tük insan gördüm. Hepsi de "kalimera" diye selamladı anında.
Aralarda bir yerde bir avluda takıldım kaldım:
Başıma geçen güneşi çıkarmak için limana döndüm ve bir tur daha attıktan sonra, yaşlı bir amcanın işlettiği kafeye oturdum. Gayet düzgün İngilizce konuşan bu adam, bütün yiyecekleri kendisinin ürettiğini söyledi. Ben de karışık meyvalı bir turta ve buzlu çay istedim. Tükettikten sonra tuvalete girdim ve elimi yıkarken sabunun markasına dikkat ettim: "Lux - Sıvı El Sabunu"! Şaşırmamalıydım. Hemen her türlü alışverişlerini Kaş'ta yaptıkları için, burada Türk Lirası bile geçiyordu. Ürünlerden ve servisten ve sohbetten gayet memnun kalıp, teşekkürlerimi esirgemeden, yürümeye koyuldum tekrar.
Bu sefer, adanın kuzey tarafına, limanın doğusuna doğru yürümek istedim. Burnu dönüp arkadaki Mandraki Koyu'na ulaşacaktım. Limanın girişindeki eski caminin yanından sağa doğru kıvrılan taş yolu takip ettikçe, güneşle yüzleşiyordum. Yamacın yanından, maviye baka baka yürürken bazı görüntüler beni mest etti.
Şöyle ki:
Daha da arkaya geçip, Mandraki Koyu'na ulaştım. Niyetim, denize girmekti ama burada suyun sığlığı nedeniyle mümkün olmadı.
Mandraki Koyu'ndan dönerken, bir teyze bana "Italiano?!" diyerek geldi. Ben de İngilizce, İtalyan olmadığımı söyledim. Yol sordu. Az önce geçtiğim inşaat sahasının arkasında kalan yolu ve limana giden yolu tarif ettim. Bir Yunan adasında, bir İtalyan kadına, İngilizce yol tarif eden bir Türk erkeğiydim artık. Sırtım yere gelmezdi...
Acilen serinlemem gerekiyordu. Saatlerdir güneş altında ısınmıştım. Çantamdaki içme suyunu kafama döktüm ve az önce gördüğüm kayalıklara inen merdivenlere kadar yürüdüm.
20 - 30 basamakla aşağı indim, tişörtümü ve çantamı basamaklardan birine koyup suya atladım.
Burnu dönen hafif akıntı sayesinde, burada yüzmek çok eğlenceliydi. Tepede süren tadilatın gürültüsü bile müzik gibi geliyordu.
Bir süre sonra merdivenlerden inen güzel bir kız gördüm. Suya girmeye pek hevesli gözükmüyordu. Eğilip ne kadar derin olduğuna bakıyordu ve çekiniyordu.
Kıyıya yaklaşıp, atlamaya yeterince derin olduğunu söyledim ama anlayıp anlamadığını anlamadım. Hiç söz söylemeden, aval aval suya bakmaya devam etti. Ben de tekrar uzaklaştım kıyıdan. Su çok rahatlatıcıydı.
Bir kaç dakika sonra sol ayağıma kramp girdi. Acısı dayanılmaz değildi ama yine de kıyıya yaklaştım. Etkisi artınca kıyıya çıkıp kayalara bastım ve geçti. Biraz daha durup dinlendim ve kafatasımda biriken suların çıkmasına en iğrenç şekilde izin verdim. Oturduğum basamakların iki yanındaki kayalara baktım. Tarihi düşündüm. Olası bir depremde ezilerek mi boğularak mı ölürdüm acaba?
Sonra tekrar suya atladım. Limana ve adanın ilerisinde duran küçük adacıklara baka baka keyiflendim ve serinledim.
Aklıma David Gilmour geldi. Acaba o burada ne yaşamıştı, ne hissetmişti?
Kıyıya çıkınca, Ozan'ı aradım. Burada da Turkcell gayet rahat çekiyordu. Kendisine gayet güzel şeyler anlatacakken, sesindeki bunalmışlık beni tekrar suya itti.
Sudan son çıkışımda, mayomu kurusuyla değiştirdim ve soğuk bir şeyler tüketmek ve teknenin kalkışını kaçırmamak için limana döndüm. Teknenin önünden geçerken, çantamı gelişte uzandığım yere bırakmayı akıl ettim; ayrıca havlumu da astım.
Bu sefer suratsız bir hatunun servis yaptığı bir kafeye oturdum ve karışık meyvalı yoğurt istedim. Yoğurt kabıyla birlikte, üzerinde "Greek Honey" yazan iki küçük kutucuk geldi. "Hadi bakalım" deyip balı da kattım kaba. Kutuda kalan azıcık balı da dilimle test ettim. Dünyanın pek çok yerindeki bal çeşitleriyle aynıymış gibi geldi.
Yurt dışına çıkıp da "Free shop" a uğramamak olur mu?!
Teknenin durduğu yerin hemen yanındaki Duty-Free tabelasının altından girdim on metrekarelik dükkana. Bahadır ve Özlem'in sipariş ettikleri sigaradan yoktu. Southern Comfort SPL'dekinden 1 € ucuzdu. İlgi çekecek bir ürün göremedim.
Vakti gelince tekneye binip ülkeme geri döndüm.
Kaş limanına varınca, Mesut Abi'yle teknede muhabbet ettik. Muhabbetimiz, pasaportlarımızın kontrolden dönmesini beklerken de sürdü. Kaş'a nasıl ve neden yerleştiğini, neler yaptığını, Kaş'ın yapısını anlattı bana. Bazı yerleri tavsiye etti. Pasaportlarımızı aldıktan sonra da motoruyla kampa bıraktı. Ertesi gün Kaçkarlar'a gidecekti. Umarım sağlam ve mutlu şekilde dönmüştür.
18.08.07
Sabah uyanınca, sakin sakin, tuzlu büyük suya gittim. İçine girdim. İçinde, sağa sola hareket ettim, ilerledim, geriledim, aşağı baktım... Sonra, sakin sakin dışına çıktım ve kahvaltımı istedim. Kahvaltıma eşlik etmeyen tavuk yumurtasını kovalamadımsa da, avladım denebilir. Şehmuz ve Bağcılar profiline sahip Eskişehirli ergen erkek, nedense, kolesterol seviyemi benden fazla düşünüyorlardı sanırım.
Yumurtamı sinirle ısırıp, yutabileceğim kadar parçalayınca, rahatça yuttum. Sindirmeye bile başlamışımdır o ara...
Hakan'ın "honolulu" dediği sazdan şemsiyelerden birinin altına serildim yine. Bu sefer iki şezlong kapladım yalnız. Öğleden sonra varacak olan Funda'ya, Kalkan'da durduklarında bana haber vermesini tembihlemiştim. Bu haberi alabilmem için, cep telefonumu MP3 çalarımdan daha iyi duymalıydım. Bu amaca uygun bir ayarlama yaptım tabii ki. Şekil şemal yaptım da denebilir.
Öğlen civarında haberdar edildim ve şezlongların tecavüze uğramayacağından emin olarak kamptan çıkıp ilçe merkezine yürüdüm. Otogara tırmandım. Çok terledim. Otobüs firmasının ofisinde ferahlama niyetim tek gücümdü. Çünkü hava çok sıcaktı.
13:00 civarı otobüs geldi ve Funda o otobüsten şöyle indi: