22 Nisan 2008 Salı

jet bezi


Rakı, su, yağlı yoğurt, hıyar, zeytinyağı, kekik, fesleğen, pul biber, beyaz peynir, tahin helvası, ekmek, ton balığı, Incubus, şort, don, terlik

Daha sonra, Battle Of Evermore'a ve Stairway To Heaven'a tahammülsüzlük

Suicidegirls için bana poz verecek dövmeli hatun var mı?

Yaklaşan doğumgünümden korkuyorum!

Havalar da ısındı...
Terliyorum...

18 Nisan 2008 Cuma

penguen

Yakın arkadaşlarım, sıkça, benim Penguen ve Uykusuz kaynaklı mizah raporlarıma maruz kalırlar. Her hafta bu iki dergiyi almaya çalışırım. Genellikle, aldığım gün ikisini de birer seferde tamamen okurum. Hatta bazen, künye, sayfa başlıkları ve ilanlar gibi bölümlerin de detaylarına bakarım. Oralarda da, ince ve kendinden ödüllü ("burada bunu okuyan okuru tebrik ederiz" gibi...) esprilerin saklanıyor olabileceğini bilirim.
Yaşadığım zaman ve dünya ile, eski sevgilisinden nükteyle ama nahoş anıların baskısıyla bahseden adam havasında, dalga geçebilen; kafalarının içindeki cevherlere ve ellerindeki hünerlere hayran ve muhtaç olduğum bu bir avuç adamın değerini bilenler artsın istiyorum. Sabah Sabah Asap Bozan'ları, Zırtlar Vadisi'ni, Var mısın Mok musun'ları, Bindir Gece'leri takip edenler kadar, şu düzgün ve akıl ürünü rafine mizahı da takip edenler olsun istiyorum. Karikatürlerini de değil. Uzun yazı (kitap, araştırma, gerçek gazete) okuyamayan insansıların, bu dergilerdeki kısa yazıları okuyup, gerçek insan hayatının tadına bakabilmelerini istiyorum. Çelişik ifadeleriyle, acıyı mizah makyajıyla sunanlar var aralarında. Akıllarının en keskin virajlarından sağ salim kurtulabilen cümlelerini, okuyucularıyla paylaşan bu insanların emekleri için haftada sadece 3 lira veriyorum ama herhangi bir derbi maçtan alabileceğim zevkin kaç kat fazlasını aldığımı ölçemiyorum. 10 ile 10 bin arası bir sayı olabilir...

Kendilerinden izin almadan aktardığım için sorun olacağını sanmıyorum: Seyit Ali Aral rümuzuyla yazılan "İçli Köfte" köşesinde bu hafta, benim eski bir hayalimdan bahsedilmiş mesela. Dünyanın tüm sanat eserlerine duyduğum açlıkla ilgili olan hani... Farklı bir önerme kullanılmış ama eminim benimkiyle aynı dürtüyle filizlenmiştir. Bilme, tatma isteği...

"İçli Köfte" köşesinde yer alan, servis araçları ve belediye otobüslerindeki mutsuz insan yüzleriyle ilgili düşüncenin ve ilk sayfadaki "muşmula" köşesinde gördüğüm mevsimlik tarla işçilerinin trafik kazalarında ölmesiyle ilgili haberin desteğiyle aklıma gelenler:
Çölde trafik kazasında ölen ve Jim Morrison'u hayatı boyunca etkileyen kızılderililer ve yeryüzünden gerçek anlamıyla hala silinmemiş olan "Kölelik sistemi"oldu. Detaylandırsam okur musun?
Tamam o zaman, sağol.

Aslında Memo Tembelçizer'in "İddia ediyorum"u gibi olacak ama... Neyse... Zamanında iddia edenler, kallavi yapıtlarıyla ve benimkinden kilometrelerce daha derin fikirleri, araştırma, gözlem ve dayanaklarıyla iddia etmişlerdir zaten ya...

Servis araçlarında veya diğer toplu taşıma araçlarında istiflenerek işleri ve evleri arasında mekik dokuyan; adına enerjisini, yaratıcılığını, zamanını, mutluluğunu (hepsi birden emek oluyor galiba...) feda edip; karşılığında bu mekiği dokumaya devam etmesine yetecek kadar kazanan hepimiz, köle değil miyiz?

İddia edemedim işte.
Pardon, nankörlük de etmemeliyim...
Böyle olmasaydı, evim, arabam, televizyonum, neyim varsa, hiç biri bana ait olamazdı. Kendi mülküme ve hür irademe sahibim.
Hayatım ve günümün saatleri bana ait olmayabilir ama, en azından, seçimlerde aralarından seçim yapıp, değerli oyumu verebileceğim, bir sürü değerli insandan oluşan ve mevcut hemen her dünya görüşünü özgürce yansıtabilen bir sürü parti, beni benim adıma yönetmeye talip. Seçme özgürlüğüm var.
Köleler alınıp satılır. Kimse beni ve benim fikirlerimi satın alamaz. Pazarlık yaparım ama bu sadece özgür iradem sayesinde dalga geçme isteğim ve cesaretimden kaynaklanır. Zaten polis çağırırım hemen, onlar beni kurtarır.
(köleler, nankörlükle suçlanır mıydı ki?)
Köleler "mal"dır. Yazık. Bana kimse mal diyemez.
Ben, emeğimi en iyi fiyatı verene sunuyorum. Alıcıyı (işveren de diyorlar) seçmek tümüyle benim elimde. İstersem o firmada, istersem bu firmada çalışırım. Köle değilim ben.
Kral olduğumu sandığım anlardan birindeyim şu anda...
Az durup, çıkıcam.
Azdırıp çıkıcam.
Azdın mı?
Çok ayıp...
Otur yerine.
Bak, arıyorum polisi...
Beni karikatüristler böyle yaptı!
Onları da şikayet etmek lazım aslında...

Çölde devrilen kamyonda ölen kızılderililerin ruhları, Jim Morrison yolun o noktasından geçerken hala havada dolaşıyordur. Bazıları, küçük Jim'in yumurta kabuğu gibi narin dimağını doldururlar (kendi tasviridir). Şarkı sözü olarak da kullandığı bazı şiirlerinde, bu etkiyi yoğunca kullanmıştır rahmetli James.
Benzer bir darbeyi 2 gece önce yaşayan bir arkadaşım var.
Yeşilköy'de yediğimiz bir iş yemeğinden (hangi köle, sahibiyle içkili yemek yiyebilir ki?) dönerken Ataköy Konakları'nın (boklu derenin dibinde bok gibi dip dibebok gibi pahalı binalar... orda yaşayan varsa pardon...) önünde bir trafik kazası gördük. Kaç araba hasar görmüştü anlamadık ama bir arabanın takla atmış olduğundan, ciddi yaralanmış en az bir kişi olduğundan benim şüphem olmadı. Ortamdaki acil yardım ekiplerinin çokluğundan ve düzeltilen arabanın görüntüsünden hayli etkilendik. Sarsıldık.

Bu sabah annemim telefonuyla uyandım. Hayır, annemin cep telefonuna sarılarak uyumamıştım. Annemin beni araması sonucu çalan kendi cep telefonumun sesiyle uyandım demek istedim. Evet.
Yaklaşık bir haftadır ağır durumda olan teyzemiz (annemin öz teyzesi) vefat etmişti. Cenazesi Ataköy 5. Kısım Camii'nden kalkacaktı.
Kendimi çok yalnız hissettiğim dedemin cenazesinden beri, o caminin önünden geçmemeye çalışırken, bugün tekrar avlusuna girmem gerektiğini anladım.
Melahat Teyze'nin evlatlarının ve 63 senedir bir tek günü bile ayrı geçirmediği kocası Kerim Amca'nın ne hissettiklerini merak ettim.
Vakti yaklaşınca camideydim.
Bir cenaze daha vardı. Melahat Teyze'nin oğullarından Mesut Abi'nin eski arkadaşı bir Bakırköy esnafıymış.
Yani o camiden bugün kalkan iki cenaze de Mesut Abi'nin -derece farklarıyla tabii ki- yakınıydı.
Benim açımdan ilginç ve kafa yorucu ve üzüntü çoğaltıcı olan yanı ise, diğer merhumun, iki gece önce gördüğüm kazada kaybedilmiş bir insan olmasıydı.
Kafam karıştı.

Etki alanımız dışında olduğundan hiç şüphe duymadığımız tek şey ölümken, kendisini ilgi alanımızdan çıkarmakta neden bu kadar zorlanıyoruz?
Hayatımızın nesidir ölüm? Komşusu? Tersi? Sonu? Başı? Rengi? Kabı? Işığı? Sınırı?
Nesidir?

17 Nisan 2008 Perşembe

gerçek iş

Nasılsın?
İş buldum sana...
Fransa'da 13. yüzyıl teknikleriyle, 13. yüzyıl şatosu inşa ediliyor. 1997'de başlamışlar. 25 senede bitirmeyi amaçlıyorlar.













http://www.guedelon.fr/

Bence bir bak.
O zamanın teknikleriyle yapılmış yemekleri yiyerek yaşamak; o zamanın teknik ve aletlerini kullanarak Avrupa'da bir şatonun inşasına katkıda bulunmak çok heyecan verici bir fikir.
Ya da boşver sen. Evinde TV karşısında oturup, sentetik şeyleri yemeye devam et. Olmayan sorunlarla boğuşurken, "air-conditioning" havası soluyarak güç toplarsın.
Ben gitmeye çalışayım.
Gidersem, oralardan güvercinle mektup gönderirim sana...

13 Nisan 2008 Pazar

Pinotage

Ağzımı ağzına yaklaştırdığımda aldığım kokuyla keyifleniyorum. Hele ki dilim içindeki kırmızıyla boyanmasın; saniyelere kalmıyor, gülümsüyorum. Şarap dolu kadehim, seni seviyorum!

-------------------------------------

Bir tek ilişki bilmiyorum ki, eşlerden biri uzunca bir süre için fiziksel olarak uzaklaştığında, hatun, ilişkiyi yok etmemiş olsun... Kimi insanca, kimi kahpece yapıyor bunu. Aldatıp yakalanan da oluyor, "sevgilim ben başkasını buldum" diye mesaj atan da; telefonlara çıkmayarak "halleden"i de gördüm, mektup yazıp materyalist yaklaşanı da... Erkekler duygusuz ya, ondan hakediyorlar bu ilkellikleri. Beni bu önyargılara sürükleyen tüm hatunlara, GGG videolarında parlak kariyerler diliyorum. Değerinizi arkadaşlarım bilememiştir herhalde, onlar bilsin inşallah.

-------------------------------------

Ölüme çok yakın bir insanın en yakınında olmaktan korkmakta haklı mıyım?
Açık denizde, dev bir dalganın dibine kadar gidip, altından geçmesine izin verip, kıyıda yarattığı yıkımı çok sonra görmek ve evsiz, ailesiz kaldığını çok sonra idrak etmek mi iyidir; yoksa o dev dalgayı kıyıda karşılamak mı? Dağın tepesine yerleşsem, depremlerle başedebilir miyim?

-------------------------------------

PHTFQ ve PHTCB modellerimle gurur duyuyorum.

8 Nisan 2008 Salı

nöronlararası seyahat

Her hafta Çarşamba günleri, bir Penguen bir de Uykusuz alıp, ruhuma tahin pekmez sürüyorum.
Geçen hafta okuduğum "Aynı evde yaşayan 2 devlet memurunun maceraları" köşesinde kullanılan "enivicivokke" yi dilime pelesenk ettim ve "pelesenkle mutlu olmanın yolları" başlıklı kitap yazmak istiyorum.

Az önce uyandım. Gece çalışmıştım yine.
Sanırım son 12 yıldır, sadece MNG'de çalıştığım 8 ay boyunca geceleri düzenli uyudum. Evet. Eminim.
MNG'ye ilk girdiğimde, askerlik sonrası ilk işim olduğu içindi sanırım, afallamıştım. Daha önceki işlerimden ve işyerlerimden çok farklı bir yapılanması vardı. Daha rahattı. O kadar rahattı ki, internetten indirdiğimiz bazı oyunları oynamaya zaman bile kalıyordu.
(Dallarda seke seke Jane seven Tarzan oyunu...)

Uyanmadan önce rüya ile düşünce arası bir hayaldeydim. Evimde küçük bir çocuk dolaşıyordu. Bana benziyordu. DVD'lerimin durduğu dolaba baktı. Eski manyetik kasetlerimin durduğu saçma rafa gözlerini dikti sonra. Annesinin nerede olduğunu soracak diye korktum. Kolay rüyalar görmez miyim ben yahu?

4 Nisan 2008 Cuma

Heineken

Hain iken keyif veren altın sarısı barut, alçak topraklardan...
Şimdi, konu şu:
Senle paylaşarak zevk alabileceğimi düşündüğüm bir konu bulamıyorum artık.
Sunarak veya hakkında soru işaretli gözlerle yüzüne bakarak tatmin olabileceğim şeyler tükendi sanırım.
Bu yazı son kurşunum olabilir.
Yine de iyi hissediyorum.
Sanırım, bu klavyenin tuşlarına dokunmak, sana dokunmaktan daha zevkli hale geldi.
Üzülmemek elde ve mümkün değil. Eldeyse mümkün müdür zaten?
Sarhoşken birini öpmek gibi hissetiriyor bunları yazmak.
Ayık bünyenin tepkisini, iki taraf için de getireceklerini ve götüreceklerini, saniyeler sonrasının hazzını veya elemini bilememek önemsizdir ya... Öyle rahat bir seyahat, şu anda parmaklarımınki...
Severek sırtında dolaşıyorlar sanki...
Hissetmedin hiç.
Merakından hemen kurtul, senle ilgili değil ki!

İlk nefesimizde savrulmuştun zaten.
Ben özgürlüğümün tadını çıkarıp, şımarıyorum.

5 Mart 2008 Çarşamba

502

Hiç inatçı değilim!
Bazı batıl inançlarım var lakin...
Benim için iyi ve önemli bir değişiklik bekliyorsam; bunu ne kadar çok kişi bilirse, o kadar muhtemellikle iptal olur.
Kötü hislerimin hemen hepsinden, Megadeth dinleyip bira içerek kurtulabilirim.

Bu sabah uyandığımda da üstümde bir kamyon toprak vardı. Silkeleyip ve silkelenip kalktıktan ancak bir saat sonra, kendimi evin dışına atabildim.
Hava güzel kokuyordu, Arctic Monkeys yine havasındaydı. Adımlarım sağlam, yüzüm güleçti. Ensemde biraz toprak kalmıştı ama çok da ağırlık yapmıyordu. (Yumuşak bir masajla, hissedilmekten vazgeçirilebilecek bir ağırlıktaki ağrıdan söz ediyorum anlayanlara... Anlamayanlara, kozmetik ürünü önermek isterdim ama birikimim kısıtlı...)
Çakma İtalyan kafesinin kapısı kapanmadan önce Uykusuz Penguen'leri okşadım.
Venedik resimlerinden, bazı arkadaşlarımın teferonlarıyla çıktım. Hoşnut değildim, halimden memnun olamamaktan.
Ödedim ve eve döndüm.
Uzandım.
Alçaklara uzanıp, yukarı eğilmelerine yardım etmek için uğraştığım bir rüyadan yine teferon sesiyle uyandırıldım.
Müdahale zamanı gelmişti de geçiyordu bile. (Bağlaçlara aşığım galiba...)
Habil ve Kabil'den beri kardeş olduğumuzu unutanlara yakınlığımızı sinsice hatırlatmak isteyip, en yumuşak tavrımı takınıp, cinsel dürtülere tövbe etmeye çalıştım. Bir Efes Dark açıp, sayısal teknoloji harikası sabun şekilli aletten Dave Mustaine'e Good Mourning, Black Friday'i bağırtmaya başlayana kadar, Yoda yobazlığının en yoğun güzelliklerinde 10 dakikalık bir işkenceye maruz bıraktım kendimi. Sonra, kanatlı kurtarıcım arz-ı endam etti salonumun duvarlarından. Kucaklaştık ve irtifa kazandık.
Burda, yukarda, çok iyiyim şimdi...

Buyrun: (Good Mourning, Black Friday - Megadeth)

Hey, I don't feel so good.
Something's not right,
Something's coming over me
What the fuck is this?
Killer, intruder, homicidal man.
If you see me coming, run as fast as you can.
A blood thirsty demon who's stalking the street.
I hack up my victims like pieces of meat.
Blood thirsty demon, sinister fiend,
Bludgeonous slaughters, my evil deeds.
My hammer's a cold piece of blood-lethal steel.
I grin while you writhe with the pain that I deal.
Swinging the hammer, I hack through their heads,
Deviant defilers, you're next to be dead.
I unleash my hammer with sadistic intent.
Pounding, surrounding, slamming through your head.
Yeah! Their bodies convulse, in agony, and, pain.
I mangle their faces, till no features remain.
A blade for the butchering, I cut them to shreds.
First take out the organs, then cut off the head.
The remains of flesh now sop under my feet.
One more bloody massacre, the murders' complete.
I seek to dismember, a sadist fiend.
And, blood baths are my way of getting clean.
I lurk in the alleys, wait for the kill.
I have no remorse for the blood that I spill
A merciless butcher who lives underground.
I'm out to destroy you and ,
I will, cut you down.
I see you, and,
I'm waiting , for Black Friday.
Killer, intruder, homicidal man.
If you see me coming, run as fast as you can.
A blood thirsty demon who's stalking the street.
I hack up my victims like pieces of meat.
I lurk in the alleys, wait for the kill.
I have no remorse for the blood that I spill
A merciless butcher who lives underground.
I'm out to destroy you and ,
I will, cut you down.
It's Black Friday, paint the devil on the wall.

Şimdi ne iyi var, ne kötü; ne güzel var, ne çirkin; ne haz var, ne elem; ne doğru var, ne yanlış...
Ben varım ve benim kokum var!

Anlamadın mı?
Sağlık olsun, yak bir sigara veya beni durdurmaya çalış.

28 Şubat 2008 Perşembe

popo çayı

Almak isteyene, televizyon reklamları bile eğitim sunabiliyor.

Bir bankanın çevreci (çevre üreten veya satan?) müşterilerini hedefleyen bir kredi kartı var. Reklamı ise, dünyanın uzaydan çekilmiş görüntüsünün üzerine, kalın sesiyle İngilizce sözcükler söyleyerek Hollywood filmi fragmanı havası veren adamın kükremesiyle başlıyor. Sonunda "Bi' şey yapalım" bağlantısıyla, bu çevreci kartın, çevreci özellikleri sıralanıyor: Kart gönderim zarfları dönüşümlü kağıttan mamul; ekstreler e-posta olarak iletiliyor; en can alıcı özelliği ise, biriken puanların bir kısmı çevreci aktivitelere bağışlanıyor.

Aynı bankanın bir de esnek mi esnek bir kartı var.
O kadar esnek ki, müşteriler bu kartın üzerine kendi tercihlerine göre resim, desen, tasarım koydurabiliyorlar. Sanırım bu esnek karta başvuracağım ve üzerine popomun resmini basmalarını isteyeceğim.

Demek ki neymiş, bankalar sadece kar etmek amacıyla çalışmazlarmış; hayırlı eylemleri de oluyormuş.

Dünyada pazarlanmayacak şey var mı?

-------------------------

Fırsat ve güç verilse, şu andaki halin için kimlere teşekkür ederdin?
Kimleri öfkeyle suçlardın? Kimlerin hatalarını affederdin?
Durumundan ne kadar memnunsun?
Hayatına, her sabah yeni bir gülümsemeyle mi devam ediyorsun; yoksa, nefeslerinden usandın mı?
Hep gülümseyen yüzün, bana yine bir şarkıyı hatırlattı. Hangisi olduğunu boşver. Vaktin olsaydı, sen zaten mırıldanıyor olurdun.
En iyisi, sen gül ve canlı gözükmeye devam et.
Ben de ayaklarımı uzatıp, şarabımdan yudumlayarak Simpson'ları seyredeyim.

-------------------------

Doğadan da artık tercih etmediğim markalardan biri. Bu takıntılarımın temelindeki tepkiler (veya, bu tepkiselliğimin temelindeki takıntılar), akıldan ve mantıktan uzak. Yine de, seçimlerimi etkileyen bu hislerime bağlı kalmak istiyorum. Kişisel tercihlerimde, daha az kısıtlanmış hissetmek istiyorum sanırım.

Titreyin zayıflar!

Kendimi daha önce de burada şikayet etmiştim sanıyorum. Yine birilerine bir şarkı sözünden alıntılarla kükrerken buldum kendimi... Bu huyumdan vazgeçmeli miyim, bilmiyorum. Kullanmak için seçtiğim sözler yeterince etkiliyse ve mesajımın alıcısı yeterince olgunsa, kendime gülümsüyorum. Gülümsemem kısa sürüyor ve dürüstlükten, özgünlükten dem vuran, daha kibirli ve ideal peşindeki (ezik ve bezgin) benliğim aba altından sopa gösteriyor gülümseyen gözlerime... Alıcımın olgunluğunu kötüye kullanmaktan keskin bir u dönüşüyle çark edip, ayaklarımı pufa uzatıyorum. Alın size "Sandık İçi" !

----------------------------

VH1'da gördüğüm bir jenerikten bahsetmek istiyorum. Bir barda, sağda solda oturan herkes bir anda müzik (Listen To The Music) geğirmeye, kusmaya, öksürmeye başlıyor. Bar taburesinde oturan bir kız da müzik osurunca, eliyle arkasındaki havayı dağıtmaya çalışıyor. İşte, bütün jeneriğin en güzel anları! Kız çok tatlı çünkü...

İnsan vücudundan pis eylemlerle müzik çıkması da güzel fikir ayrıca.

Bir de bu şölene katılan fareler var.

----------------------------

İlkokul ve ortaokul günlerimizde bize öğretilmekten çok ezberletilen andımızı ve Atatürk'ün seslenişlerini, o zamanlar gösterdiğimiz kadar benimsememiş ve hatta önemsememişiz sanırım. İçimizden kimsenin vazifeye atıldığı yok.

----------------------------

Ebru Gündeş "Allah bana şehit anası olmayı nasip eder inşallah!" demiş. İnşallah Ebru'cuğum, inşallah!

----------------------------

Bir ürünün veya hizmetin bedelini toplamakta aracı kılınan kurumların, bedeli ödeyenlerden ayrıca bir ücret daha almasından nefret ediyorum. Hizmeti/ürünü asıl üreten/sunan kurumla anlaşan bu aracı kurumun yükünün, kullanıcı/tüketiciye bindirilmesi haksızlıktır. Ne yazık ki bunlardan dünyada çok var. Bu aracılara legal haracınızı vermeden konsere, sergiye gidemez, vize alamazsınız. Bu, gelişmiş uygarlığın bir düzenlemesidir.

----------------------------
























Ne zaman bir spor ayakkabı alsam, üretiminde çalışan uzakdoğulu çocukların haklarının havaya karışmasında ne kadar payım olduğunu merak ederim. Adı Yunan zafer tanrıçasıyla aynı olan markanın eski haberleri sayesinde, aklıma kazınmış bir kere...

Facebook'da "TEKTAŞ AĞAÇLARI" isimli bir grup var. Tam da Cape Town'dan döndükten sonraki günlerde dikkatimi çekti.

Yukarıdaki gibi çocukların sağlıklarına, mutluluklarına, hayatlarına malolan taşlarla, aşk dile getiriyoruz. Bağlılık nişanı olarak, masum insanların canlarını kullanıyoruz aslında...

Neredeyse bütün dayanıklı tüketim malları, tekstil ürünleri, kimyasallar, az gelişmiş ülkelerde üretiliyor. Bunları kullanan hepimiz, taleplerimiz nedeniyle, yüzlerini hiç görmeyeceğimiz insancıkların hayatlarından mı çalıyoruz?

DVD oynatıcımda film seyrederken, Hollandalı firmanın kimlerin hakkını yediğini ne kadar düşünüyorum ve bunu nasıl belirleyebilirim?

Hayvanlar vahşice katlediliyor diye kürk giymeyenler, hatta et yemeyenler var. Bu tepkilerinin haklılığı, algı ve yargı sahiplerine göre değişkendir.

Altın madenleri için yok edilen doğal bölgelerde de hayvanlar yok oluyor, insanların yaşam şekilleri berbat ediliyor. Aynı şekilde, değerli taşların elde edilmesi sırasında özgürlüklerinden, hayatlarından olan çok fazla insan ve insan yavrusu var. Vejetaryenliğiyle övünen bir insanın, tek taş bir yüzüğü arkadaşlarına gösterirken duyduğu heyecan, ironi oluşturmuyor mu?

Tıpkı saçını erkeklerden gizleyip, makyajlı yüzünü ve biçimli poposunu göstermeyi uygun bulan hanımların ironisi gibi...

Yukarıdaki resme tıklarsanız, Birleşmiş Milletler'in Afrika'yla ilgili (bana biraz da UN'i övüyor gibi gözüken) güncel bir raporunu (İngilizce) okuyabilirsiniz.

3 Şubat 2008 Pazar

Blood of heroes
























Yürümek çoğunuz için basit ve hatta can sıkan bir eylem.
Yürürken, çoğu zaman, kulağımda kulaklık ve kulaklıklarımda güzel müzik olduğu için, ben pek sıkılmadan bolca yürüyebiliyorum.
Ayrıca, ben her adımımda düşebileceğimi biliyorum.
Aslında, ayağımın tekrar yüzeye değmesine hakkımın olmayabileceğini hatırlamak, bana rahatlık sağlıyor. Basamak çıkarken bile değil. Düz yüzeyde, sağ ayağımı, sol ayağımın ilerisine değil arkasına getirerek yürümeye devam etmeye çalışırsam, hele ki bu yaş ve katılıkta, büyük ihtimalle canımı acıtırım. Kontrolümü iyice kaybedersem, ölebilirim bile.
Yürümek basit değil; hiç basit değil. Evde veya işyerinde, kendimi mümkün olduğunca oturduğum yerden kaldırmaya çalışmam, bu işin teknik sırlarına vakıf olmamdan değil elbet. "Zor şeyleri başarayım da kendime güvenim dağ gibi olsun!" derecesinde delirmedim henüz. Sadece, hareket ettikçe metabolizmamı yavaşlamaktan koruyabileceğimi düşünüyorum.

Ayağımı vücudumdan biraz öteye ve zeminden biraz yükseğe her kaldırışımda, bedenimi ilerletmek dışında çok şey düşünüyorum. Çok ender de olsa, ne yaptığımı inceleyerek yürüyorum. Sağ ayağımı kaldırıyorum ve bırakıyorum; sonra, sol ayağımı kaldırıyorum ve bırakıyorum. İkisinin arasında, vücudumu da, yerde bıraktığım ayağımla hafifçe öne doğru iterek ilerleme sağlıyorum. Bacaklarımı ne kadar fazla açıp ne kadar hızlı ileri atarsam, o kadar hızlı ve uzun ilerliyorum. Böylece yürüyorum.

Havadaki ayağımın yere değmesini beklemeden ve yürürkenkinden fazla bir güçle kendimi ileri itersem ve bacaklarımı daha fazla açarsam, daha hızlı ve daha büyük adımlarla ilerliyorum. Böylece koşuyorum.
Sanırım, koşarken yerçekimine daha kısa sürede daha fazla ve daha sıkça karşı gelmem gerektiği içindir; kaslarım daha fazla enerji harcıyor.

Bu enerjiyi sağlayan kırmızı sıvıyı daha sık ve yoğun sağlamak ve tazelemekle uğraşan organlarımın, çalışma seslerini duyunca sinirlenmediğim zamanlarımı özlüyorum.

Kahraman her neyse, ben tam tersiyim.

Koşmak omurgama da basınç uyguluyor. Çita mıyım, antilop muyum ben, koşayım?

Sakin sakin yürümek varken, niye koşayım. Acele etmek de gerekebilir, doğal olarak. Acil ihtiyaçları konu dışında tutmak istiyorum.

Henüz yere yeni değen ayağınızın yanından geçerek önüne gelen değil de, hemen arkasına gelip takılan ayak, dengenizi zor toplayacağınızın veya toplayamayacak şekilde kaybedeceğinizin işaretidir. 1 saniyeden kısa sürede, düşüp düşmeyeceğiniz belli olacaktır. O sırada düşmeyi planlarsanız, canınız daha az acıyabilir. Düşüşünüz, planlanmamış bir düşüşten daha az komik olabilir. Planlanmış bir düşüş, size düşerken çevrenizi gözleme fırsatı bile verebilir. Hiç ummadığınız yüz ifadeleri yakalamak için bulunmaz fırsattır düşmek.

Koşarken planlamak zordur düşmeyi. Koşarken kaslarınıza gayet güçlü pompalanan kanınız, vücudunuzu daha fazla miktarda ve daha hızlı ve etrafı daha fazla kirletecek şekilde terkedebilir.

Yürürken düşerseniz, etrafta vücudunuzu takabileceğiniz objeleri sezip, bertaraf etme şansınız daha yüksektir.

Çocuk düşe kalka büyür. (düşmemeyi öğrenir)

Her çıkışın bir inişi vardır. (kontrollü iniş iyidir)

Uçaklar havada kalmaz. (salimen inmek ve tekrar havalanabilmek için havalanırlar)

31 Ocak 2008 Perşembe

yastığa hasret


Bir kısa mesaj. Ozi'den.
MTV'de Nirvana Unplugged konseri, hoş bir nostalji olabilir. Şüphesiz!
Saç tellerim bile dikildi.
Lisemin loş koridorlarında kulağımda müzikle dolaştığım günlerden, 90'lardan samimiyet! Hoşgeldin.
Ne kadar, 13 sene mi olmuş? Ne?!
Vay be!
Ne yaşadım ki gençliğimi özleyebiliyorum?
Obsesif kompulsif eğilimiyle, algıya ve kayıda doymayan zihnim mi bunun nedeni?
Uykumu getiriyor son 30 senemin dişe dokunmayan havaleli arşivi...
Ölmekle bu dünyadan ayrılmanın aynı şey olduğunu ve bunun herkesin başına geleceğini öğrenişimi; Eceabat'ta tepeden denize taş atarken aldığım hazzı ve sonrasında otoyola çıkarak eve dönmeye korkuşumu; köylü kızı Hanife ile osuruk yarışından sonra, misket oyanayan çocuklara rezil olmamı; "evi taşımak" la kastedilenin içinde duvarları da taşımanın bulunmadığını anladığım anı hatırlamak hoşuma mı gidiyor, fazla mı geliyor bilmiyorum.
Gidenle geleni ayıramıyorum. Kalansa yorgunluk sadece.
Gelgitlerimin ortasında kalabiliyorum ama her seferinde boğulmaktan korkuyorum.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Snowblind


Rüya olduğunu bilerek seyrettiğim rüyalarımdan biriydi.

Galiba 3 gece önce gördüm: Kirli beyaz bir zeminle kaplanmış küçük bir gezegende, babam, Gülçin Abla ve onların bazı arkadaşlarıyla beraber, beyaz formika kaplı bir barın önünde durup; parlak beyaz gökte hemen her kilometrekareye yapıştırılmış, beyaz üzerine siyah çizgilerden oluşan dünya haritaları üzerinde ahkam kesiyorduk. Bazı haritalar sadece kıtaların, bazıları da sadece ilçelerindi. Fantastik rüyalarımda görmek istediğim şeyler tümüyle başkadır, doğal (doğam gereği) olarak. Bu rüyamda, içtenlik ve iyi niyetten kendini neredeyse kaybeden insanların bilgi alışverişindeki naiflik ve hedefe yönelmişlik beni mutlu ediyordu. Gerçek zamanda ne kadar sürdüğünü bilemediğim bu rüyanın etkisiyle, mutluluğum günlerdir benle.

Müteakip gecedeki uykumda ise, daha az fantastik bir rüyada, daha fazla rengi olduğunu hatırladığım bir ortamı, yaklaşan tsunami tehlikesi nedeniyle terketmeye çalışıyorduk. Aynı takım, aynı neşeyle, daha fazla organizasyon çabasıyla hareket ediyordu.

Ezoterik algı, yorum ve yaklaşımdan uzak benliğime, önce dün akşam babamla, sonra da bu akşam Gülçin Abla'yla yaptığım telefon görüşmelerinde öğrenip sevindiklerim; anlaşılması zor, eş zamanlı duygu yoğunluğu şüphesi tattırdı. Şüpheyi ve mistik bağlantı merakını 2 dakikada saf dışı ettikten sonra, sevdiğim insanların yeni heyecan ve sevincine, kilometrelerce öteden ortak olabilmenin tadını, metrelerce yakından ortak olamamanın burukluğunu; Incubus'un Morning View Sessions DVD'sinin keyfini ve rakının belirli ve samimi neşesini kattım.


Müziğimi seçebildiğim ve edinebildiğim kadar rahat şekilde, insanlarımı seçebilmek ve edinebilmek isterdim.


Müzik zevkime uygun birikimi seçebildiğim kadar, birikimime uygun müzik saçabilmek de isterdim...


Olmayanları istemekten vazgeçebilecek kadar rahat yaşadığımı farkedebilmem 1 dakika sürdü.



maybe I'm a leo


Aptalca davranarak kırdığım kalpleri hiç anımsamadan; kalbimin kırığını onaramayan insanlardan uzaklaşmak için attığım adımlarımı, kafamı rahatlatamayan sözler yerine, güç ve moral verdikleri için duymak istediğim önermeleriyle seçtiğim şarkıların tempolarına uydurma kaygımdan başka kaygı duymadan başladığım günlerden biriydi.
Uykusuz ve Penguen, peynirli pide ve ıspanaklı börek, çay, kroşe, büyük boy çöp torbası, meyve suyu, ekmek, meze, peynir, yumurta, su, yarım telefon aldım. Yeni evimin gecikmiş ve güncel elektrik faturalarını ödedim.
Kel lakaplı, mavi gözlü, uzun boylu, iyi kalpli arkadaşımla ilçe merkezinde buluştum.
Lolipop küselini evimin önünde uzunca süre bekletip, eve girdiğimizde de duvardaki deliklerle uğraşıp, kötü ikramda bulunup canını sıktım. Özür diledim. Yine dilerim.
Yeni evimin eski faturaları nedeniyle kesilen elektriğinin sayacına bağlı anahtarındaki mührü, yetkili ve sorumlular olmadan devre dışı bırakmamda sakınca olmadığını telefonla öğrenince bodruma inip, akışı yeniden başlattım. Isındım ve aydınlandık. Duvar bile deldim.
Yanımda arkadaşlarımın olması bana sevinç verdi. Ödünç değil övünç isterim aslında.

Farkında olduğu ama bilmediği...
Algıladıklarımı anlatmak isteyip, üşenip, sonra da üşengeçliğimi rasyonalize ediyorum. Bunu da dahil ettim mi etmedim mi şimdi? Canım sıkıldı!
...okumam gerek!

4 Ocak 2008 Cuma

youthanaisa

1988 senesinde Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'ne başladım. Ben D sınıfındaydım, O B sınıfındaydı. İlk 2 sene yaramazlığıyla tanındı. Sonraki senelerde, özellikle pano yarışmalarında sınıfını lider yapan fikirleriyle ve projeleriyle "B'lerdeki çocuğu biliyo musun, herif radyo yapmış..." gibi cümlelerle adını duyurdu. Orta 3'te Bakırköy servisi öğrencileri olarak her cuma akşamı Çamlık'taki parklarda top oynarken O'nu da çağırmaya başladık. Hepimiz gibi sohbet etmezdi. Farklı bir tutumu vardı.
Lisede sigara ve içki içmeye başladık. Sabahları, serviste arka koltuklarda müzik dinleyip, muhabbet edip 2 - 3 sigara tellendirmeden Beşiktaş'a varmazdık. Grubumuzun ne yapacağı en belli olmayan adamı O'ydu. Servise bindiğinde çantasından 4 - 5 yüksek alkollü bira, büyük bir paket kek ve Camel ve Gitanes marka sigaralar çıkarır, bunları ilk 10 dakika satmaya çalışır, sonra mecburen bizle paylaşırdı.
Lise 1'de, okulun aşağısındaki köfteciden, paket paket köfte yaptırır, bunları yolun ortasında canı çeken ortaokul öğrencilerine fahiş fiyatla satardı.
Okuldan kaçmaları önlemek için, idarenin bahçemizin arka tarafını demir parmaklıklarla bölmesi pek işe yaramamıştı. Çünkü O, parmaklıklardaki kapının asma kilidini kırıp, yerine kendi kilidini koyup, anahtarını da okuldan kaçacak olanlara kiralama işini de kıvırmıştı. Artık, Ortaköy'e gidip çay bahçesinde kağıt oynamadan önce ya O'na yemek kartınızı veriyordunuz ya da paranızın yarısını.
Bu zamanlardan sonra O'nu ve bazı diğer arkadaşlarımızı okulda az görür olduk. İstanbul'un diğer güzide okullarından arkadaşlarıyla Beyoğlu'nun ve öksürük şuruplarının tadını çıkarıyorlardı.
En baştan beri, O'nun bir Pink Floyd, aslında, Syd Barrett hayranlığı söz konusuydu. Bu hayranlık, kendisini kızdırmak istediğimizde sarfettiğimiz Syd karşıtı cümlelerden sonra, fanatizme bile dönüşebiliyordu.
Bir akşam, hep beraber Ortaköy'de caminin arkasında şarap içtikten sonra, karşımızda duran duvar kalıntılarının üstüne çıkmış dansederken, aşağıdan kendisine "Naapıyosun lan orda!?" diye bağıran bekçiye "Paramı düşürdüm onu arıyorum" diye cevap vermiş ve dansına devam etmişti.
Liseden sonra, benim girdiğim üniversitede tanıdığı bir kızı bir kere görüp, kendisiyle evlenmeyi kafaya koyduğunda 18 yaşındaydı. Annemin baktığı falda anlattığı adımlar aynen çıkınca, kararından emin oldu ve bir kaç gün içinde ikinci kez gördüğünde, kızın parmağına nişan yüzüğünü şakayla karışık takıverdi.
Hayatı burdan sonra ivme artırarak değişti. Kendisi ise değişmeye hiç yanaşmadı.
Aramızda kendi yuvasını ilk kuran O'ydu. Ziyaretine gittiğimizde ise kendisini yuvasında hisseden bir adamla değil, odasında oyun oynayan bir çocukla karşılaşıyorduk. Evliliği bir kaç sene sonra canını acıtarak bitti. Bu acıda en büyük pay kendisine aitti. Bunun da farkındaydı. Kızı suçlamak hepimizin kolayca seçtiği yol oldu. Bir suçlunun olmadığını şimdi çok daha iyi anlıyorum.
Ayrılığından sonra hayatını toparlar gibi oldu.
Fazla ilgilenmedik kendisiyle. Çünkü, tüm arkadaşları olarak hepimizin yaşamlarında başka şeyler daha öncelikliydi. Doğru ve doğal olan buydu.
Ara sıra görüştük kendisiyle. Okullar, sevgililer, evler değiştirdi.
2006'nin Mart ayında, o zamanki sevgilimden ayrıldığım sabah, O'nun eski sevgilisinden bir telefon aldım.
Hayatında benim bildiğim 3. kez intiharı denemiş ve bu sefer ölüme çok yaklaşmıştı.
Bu denemesinde aldığı ilaçlar sonucu ve kalbinin de kısa süre durmasıyla beyninin oksijensiz kalması yüzünden gerçek bir "brain damage" söz konusuydu.
Yıllarca, hemen her konuda farklı fikirleriyle tartışmalarımıza sinir ve renk katmış, inadıyla sabrımızı bileylemiş, bilgisayarlarımızdaki hemen her soruna çözüm getirmiş; kendi hayatını çoğumuzun ve dahi kendisinin çözemeyeceği kadar sorunlaştırmış yaramaz arkadaşımızı konuşamaz halde görmek, tarif edilemez bir acıydı.
En son bir sene kadar önce ailesinin evinde ziyaret ettiğimde, yarım saat sakin kalmaya zor dayanmıştım.
Syd Barrett'i yere göğe sığdıramayan ve bu tutkusunu en rasyonel şekilde açıklayabilen canım arkadaşım, Syd Barrett gibi gölgedeydi. Parlayan eski günleriyle hatırladığım arkadaşım, beni bir süre muhatap alıyor, sonra başka biri sanmaya başlıyordu.
Az önce eski sevgilisiyle tekrar konuştum. Durumunda bir gelişme, ailesinde bir umut yokmuş.

Aklıma gecenin 2'sinde Bozdoğan Kemeri'ne işediğimiz gece geldi.
Sanırım nişan yüzüğünü taktığı günden sonraydı. Karayolları'nın Cevizlibağ'daki misafirhanesinde kalan bir kız arkadaşımızın odasında geçirecektik geceyi. Misafirhanenin bekçisine, yan odada kalan iki erkeğin ismini vererek içeri girdik. Çantamızda, viski, votka, bira ve sigaralar vardı. Gecenin devamında, odada gayet güzel muhabbet ederken, O, ev sahibi hatunla bir anlaşmazlığa düştü ve mekanı terketmek istedi. Nişanlısını da alıp gitmek istiyordu odadan. Nişanlısı geç saatte dışarı çıkmak istemeyince, öfkesi daha da arttı ve kurban ben oldum. Misafirhaneden çıktık. Taksim'e yürümeye karar verdik. Yerel seçimlerin yapıldığı gündü. Topkapı bölgesinde milliyetçi parti kazanmıştı ve sokaklarda kutluyorlardı. Kulağında küpelerle uzun saçlı iki genç erkeğe normalde düşmanca davranan güruh bize ilişmedi. Topkapı'nın arka sokaklarından Fındıkzade'ye, ordan da Unkapanı'na çıktık. Tam Bozdoğan Kemeri'ne vardığımızda çişimizin dayanılmaz basıncını hissettik. Yanımızdan geçen arabalara aldırmadan işerken, O'nun sinirinden bahsediyorduk. Kafaya koymuştu, geri dönüp kızını alacaktı. Lafını ettiğimiz için, Taksim Meydanı'na kadar yürüdük. Ordan taksiye binip misafirhaneye geri döndük. Bekçiye leş gibi alkol kokan ağızlarımızla binbir yalan uydurup içeri girdik. Kızların kapısını çaldığımızda saat sabahın 4'üydü ve bekçi de yanımızdaydı. İlk gelişimizde ismini kullandığımız yan komşu erkek öğrenci ve arkadaşı da kızların odasındaydı. Kapıyı açtıklarında bekçi de, biz de şaşkınlıktan donduk kaldık. Yan komşunun altında şort, boynunda steteskop vardı. "Ne yapıyosunuz?" dediğimizde kızlar "fal bakıyoduk" dediler.
Bekçi, tıp öğrencisi yan komşuyu ve arkadaşını odalarına püskürttü... Biz de O'nun kızını alıp evine mi döndük, yoksa odada kalıp uyuduk mu hatırlamıyorum. O gece ben çok sarhoş olmuştum çünkü. Beni bir ara tuvalette lavabonun yanında duvara bıraktığını hatırlıyorum.

O artık konuşamıyormuş.
Eski karısıyla ve eski kız arkadaşıyla konuşabiliyorum.
Ailesiyle konuşmaya gücüm yok.

never underestimate the power of boredom

Boredom may lead to motivation...

"There's comfort in my dark seat..." diyor Brandon.

Ben ortalıkta değilken senin gözlerin neye bakmayı seçti ve sen ne gördün bilmiyorum. Gözlerinin rengi de benimkilerden farklı. Senin binlerce farklı elbisen var; benim ağrıyan sırtıma geçirdiğim kumaş parçaları ise, sadece soğuktan koruyor.

Çekirdeğine kadar soğumuş bir sürü göktaşı, atmosferinde yanabilmek için çok uzaktan geliyor. Çoğu, yolda birbirleriyle ve diğer başıboşlarla çarpışıp parçalanıyor.
Ben de soğuk ve ilk bakışta, küle dönüşmesinde ziyan olmayan bir kütleyim. Farkım, üzerimde, hayatına zenginlik katabilecek organizmalar taşıyor olmam. Yolum boyunca, zaman zaman, yüzeyinden yansıyan ışığı gördüm. Bazen, beyaz çamaşırlarından ve saçlarının arasından yansıyan gibi, ışıktan yaratıldığını sandım.
Şu taş halimle, yakardım her seferinde, vaktinde yetişebilmek için. Bilinçten değil, bilimden yoksunum; ne kadar uzakta ve yaşama ne kadar elverişli olduğunu bilmiyorum.
Henüz sahip olmadığım yörüngemin, kütle takıntı kuvvetiyle belirlenmesini korkuyla bekliyorum.
Yaklaştıkça hissediyorum yanacağımı...

Sigara dumanıyla doldurup zarar verdiğim ciğerlerimi, nefesinle iyileştirdiğini gördüm rüyamda.

Belki güneşli bir günde, deniz kenarında; belki soğuk bir gecede, çöp kokan bir İstanbul sokağında...

Duvarlarımı boşalttım. En ilkel ihtiyacımın barınmak olduğuna kanaat getirdim. Barınağımın beni görsel olarak da rahatlatması ne kadar önemliymiş!

Beni geçmişimden kurtaran tüm gök cisimlerine teşekkür ederim.

17 Aralık 2007 Pazartesi

Scent Of Death?

Dünya Sarı Votka Günü'nün 14. geleneksel kutlamasından henüz döndüm!
Bir tek uçabilme kabiliyetim eksik.
Hava o kadar soğuk ki, testislerim 31 yıl sonra tekrar böbreklerime kadar çekildiler.
Bu seneki kutlamada Alper ve Serhat ciğerlerimle beraberdim.
(Eve dönerken Levent'i özledim. O özleyebiliyor mu acaba?)
Serhat en kıdemli bronşcuğumdur.
Benim asıl solunumumu arkadaşlarım sayesinde yaptığımı bilmeyenler, öksürmeme neden olanlardır zaten.
Dışarda sarı votkayı kutlarken içinde olduğum kıyafetten kurtulup, Compaq'in başına oturduğumda; yanımda bir kase fındık, bir bardak koyu Ale ve yeni yakılmış bir Winston vardı. Burnuma acayip bir koku geldi.
Bu ani koku, aniden yok oldu ve beni ani rahatsızlığımla yalnız bıraktı.
Çöp gibi ama daha saf bir pisliğin kokusuydu.
Sonra, aklıma bugün yaptığım şizofreni esprisi geldi. Şimdi benim komik bulamadığım bu esprime, ofistekiler neden gülmüşlerdi, gülümsemişlerdi? En azından beni kırmayacak kadar kibar insanlarla çalıştığımı anlayarak mutlu olup, biramdan keyifli bir yudum aldım.
Sigaramdan bir nefes çekip, arkadaşlarımdan bu sinsiliğim nedeniyle özür dilemek isteyip, yeni indirdiğim Queen Tribute albümünün keyfiyle bunları yazdım...
Şimdi sigaram bitti, biram yarım.

Martin Brest'in filmi geldi aklıma: Scent Of A Woman
Büyük ihtimalle, nemli küllükte soğuyan sigara külünden gelen kokuyla ilişkilendirişim, bu filmin adını bu yazının başlığında esin malzemesi yaptı.
Sigara öldürür. Save Me'yi seyredip dinlersen, derdimi anlarsın sanırım.

Okumak da eklenebilir:

It started off so well

They said we made a perfect pair

I clothed myself in your glory and your love
How I loved you,
How I cried.....
The years of care and loyalty
Were nothing but a sham it seems
The years belie we lived a lie "I'll love you 'til I die"
Save me
Save me
Save me
I can't face this life alone
Save me
Save me
Oh... I'm naked and I'm far from home
The slate will soon be clean
I'll erase the memories,
To start again with somebody new
Was it all wasted
All that love?.....
I hang my head and I advertise
A soul for sale or rent
I have no heart, I'm cold inside
I have no real intent
Save me
Save me
Save me
I can't face this life alone
Save me
Save me
Oh... I'm naked and I'm far from home
Each night I cry,
I still believe the lie
I'll love you 'til I die

24 Kasım 2007 Cumartesi

Stunning Cunts

Geçen hafta bir akşam Horrible ile evde oturup Cunning Stunts seyrettikten 3 gece sonra, rüyamda, başka bir Metallica konserindeydim.
Bu konserde Jason gruba geri dönmüştü. Mutluydum.
Jason Newsted, yaramaz, bela çocuk ifadesiyle ve zerafetten nasibini almamış sesiyle; umursamazlık sembolümdür. Küçüklüğümden beri imrenip, kişiliğime bir türlü oturtamadığım bu "umursamazlık" aparatını, algımın büyük bölümünü kulaklık veya hoparlörlerle kısıtladığımda, omuriliğime bağlayabilen teknisyenlerden biridir bu 44 yaşındaki velet. Bu duruşu yüzünden de, rüyamdaki konserde kendisinin de olması benim sırıtmama yol açmış. Sırıta sırıta uyandım. Yatakta dikildim.
Böyle bir detayla mutlu olmak yüzünden kafam karıştı.
Zamansız bir rüya, zamansız bir sırıtma, samansız bir karışıklıktı...
Canım sigara çekti. Canım rahatlık çekti.
Çünkü her değişikliğin zamanı vardı ve bu ani değişiklik zamansızdı; dolayısıyla rahatsız ediciydi; çünkü ben rüyasında dahi "umursamaz" olamayan biriyim. Eminim ki rüyamda Adriana görmek de (eski grubuyla beraber Jason görmek kadar olmasa da), yaşattığı mutluluğun ardından bu gibi bir endişeye yol açardı.
Değişiklikler, zamanında olmaları gerektiği kadar, kabule yatkın da olmalılar.
Az önce telefonda görüştüğüm ilkokul öğretmenimin sesi ve o sesle söyledikleri, nöronlarımın 24 sene öncesiyle şimdi arasına sıkışmasına yol açtı. Zaman ve algı görecelidir; 24 senede gezegen soğumaz, evrim olmaz...
Umursarlığımın mimarlarından olan öğretmenimin telefondaki sesi, anne şefkatiyle yoğrulmuş ilgi doluydu. Sıcaklık hissettim.

Doğrusunu istersen,
....doğrusunu istemelisin...

Aslına bakarsan,
...sahtesini kabul etmezsin.

Uzun lafın kısası,
...anlamsız gelebilir.

Cesaret edemiyorum!
Çok aptalca ama, yazıya başlarken aklımda olan çekirdek konudan çok uzaklaştım. Hatırlamıyorum.
Güzel işlenecek bir malzeme gibi gelmişti. Geçişler planlamıştım... Tıkanmadılar, eminim. Kayıplar!

Herşey siyaha kaçıyor. Herşey birbirine yapışarak, içe kıvrılarak, tahriş ederek, karanlıkta kayboluyor.
Uzun düz siyah saçlar, kıvrıla kıvrıla kafa derisine hızla çekiliyor ve gözler sönüveriyor. Dolunayın aydınlattığı sokaklar, yere çöken bulutların ve siyah arabaların egzostlarından çıkan yarasaların gölgesiyle kayboluyor.
Zaman geçtikçe, parlak ve mutlu dün, saldırgan ve puslu yarın tarafından karartılıyor.
Kartopu yuvarlandıkça, topladığı karla artan kütlesi sayesinde, daha kalın kar tabakasını kaldırarak ilerliyor ve alttan yeşil çimen değil, çorak toprak gözüküyor. Kartopu artık çocukların oyuncağı değil, katili...
Gibi...

Siyah olmayanlar da soluk.
Gibi...

Şerefe!

7 Eylül 2007 Cuma

Jenna?

Az önce eve geldim.
Eve girdikten hemen hemen yarım saat sonra, çok güçlü gök gürültüsüyle beraber, bardaktan boşanırcasına yağmur başladı...
Sadece, gök gürültüsünden çok korkan kızım Jenna'yı merak ediyorum.
O nasıl hissediyor acaba şimdi? Güvende mi?
Umarım öyledir...
Masumum benim...

30 Ağustos 2007 Perşembe

Bakırköy cenderesi

Şu son tatilimde, buraya yazacak o kadar çok şey yaşadım ki, hevesim bitmiyor. Yazdıkça, yazmaya devam etme isteğim artıyor. Yine de, yorgunluğum ve ağrıyan sırtım nedeniyle, bir noktada pes ediyorum.
Korkarım, sonlara, baştan savma bir özet koyacağım.

Kendimi gergin ortam, kişi, olay ve zamanlardan kurtarmak istiyorum. Bu tür kurtuluşun en güzel yollarını veren işimin, beni en çok geren aktivitem olması ironik mi, salakça mı?

Kızılderili soykırımı yok mu?

29 Ağustos 2007 Çarşamba

Güney Rahatı

* "Vatandaşlık Bilgisi" diye bir ders vardı. Bütün millet kopya çekerek geçmiş anlaşılan...
* Rock Am Ring'de sahneye çıkmak istiyorum. Sahnede ne yapacağıma çıkınca karar veririm. Büyük ihtimalle, önce, heyecandan, kısık sesle geğiririm. Duyarlar yine de tabi. Sonra dişlerimi gösteririm.
* Tolga, geçmiş olsun kardeşim. O kadar da kaba değilmiş değil mi orası...?
* Çoğunuz beğenmediniz. Ben yine de iddia ediyorum: Arctic Monkeys iyi müzik yapan, başarılı bir müzik grubu ve daha da başarılı olacaklar.
* Abdullah Abimiz'e yeni görevinde başarılar diliyorum. Terfisinde emeği olan tüm kumpanya arkadaşlarının desteğinin devam edeceğinden şüphem yok. Yakıştı be abime evelallah!!
* 20.08.07 sabahı uyanınca anlamıştım ki, denize yakın olmanın verdiği rahatlıkta bile, yataktan üzgün kalkılabiliyor. Bu sabah anladım ki, gülümseyerek uyanmak için, mutlaka deniz kenarında uyumak gerekmiyor.
* Gelelim Muğla sınırları dışında yaptığım ender güney tatillerinden birinin tasvirine...

13 - 14.08.07

13.08.07 akşamı iş çıkışında, aylardır dayandığım yoğunluğun içinden, seyrekliğe geçişin mümkün olduğunu idrak etmenin mutluluğu yüzümden okunuyordu sanırım. Üniformamı zevkle ofise bıraktım. Hazlı ve hızlı adımlarla havalimanının altındaki metro istasyonuna gittim. Otogara geldiğimde, laktik asitten kokteylim hazırdı. Kafam, otobüsteki yerime yerleşince hepten iyi oldu. Bu mevsimde TK'nın Antalya veya Dalaman uçaklarını denemekten vazgeçerek, daha çok gerilmekten nasıl da kurtulduğumu anımsayıp, sırıtışımı bir derece daha belirginleştirdim. Gözümün önünden, parlak güneş, dalgalar, soğuk bira dolu şişeler, deniz altı görüntüleri, bikiniler ve bikinilerin sahibi kızlar ayrı ayrı geçiyordu. Geçit resmini bölen muavinin sorusunu cevapladıktan sonra, ağzımdan akanları temizledim.
16 saat sonra (öğlen 13:00'de) Kaş otogarında durduk.
Kalkan'dan beri daha dikkatli izlediğim görüntüler beni etkisi altına almıştı. Özellikle de, masmavi suda sık aralıklarla gördüğüm kirli beyaz atıkları düşünüp, hem meraklandım hem de sinirlendim. Tatilimi kucaklamıştım, kendisiyle sevişmeme engel olamayacaktı hiçbir şey.
Önce, otobüsten inip bagaj tarafına yürürken, Kaş'ın öğlen havası sıcak nefesiyle tahriş etti beni. Bu tahrişle tahrik olmaya çalıştım ve çantamı sırtıma vuracak gücü buldum. Tatilim hala kucağımda, bana güzel gözlerle bakıyordu.
Otogardan çıkınca Çınar'ı andım. Bir hafta kadar önce Kemal Abi'nin yerinde, beni yirmi dakika esir alıp çizdiği ve neredeyse, kaldırım taşlarına kadar detayla anlattığı Kaş planı işe yarayacaktı sanırım.
Otogarla meydan arasındaki kavşakta, trafik ışıklarının fonksiyonsuzluğuna şaşırmadan; cep telefonuma baktım. GSM operatörümün müthiş hizmetiyle öğrendim ki, annem, Funda ve Antalya'da yaşayan biri tarafından aranmışım. Annemi ve Funda'yı haberdar ettikten sonra, Antalya numarasını aramanın gereksiz olduğunu, çünkü az sonra yüzyüze görüşeceğimi düşündüm. Adımlarıma devam ettim.
Gölgesiz bedenimi, doğru yerden sağa döndürüp, Kaş Camping'e yöneldim. Beynimin son sağlıklı kıvamında, Hakan'la muhabbet etmek istedim ve Kaş Devlet Hastanesi'nin önüne gelince sohbeti kestik ve yoluma devam ettim.
Kısa bir yürüyüşten sonra Sedat'la tanıştım. Selamlaşma sonrası, yüzümden akan terin de etkisiyle, duyduklarıma sakin cevap vermekte zorlandım:
- Merhaba, Burçak ben, iki hafta öne rezervasyon yaptırmıştım telefonda.
- Haaa merhaba. Biz seni çok aradık.
- Nasıl yani?
- Dün aradık hep, bu sabah da aradık.
- Dün aramadınız, telefonum hep açık ve yanımdaydı. Az önce, otobüsten inmeden on dakika önce aramışsınız. Ne oldu, odayı başkasına mı verdiniz?
- Sen Çınar'ın arkadaşısın değil mi?
- Evet...
- İşte, Çınar'ın başka bir arkadaşı, bir bayan aradı; Çınar'ın arkadaşının rezervasyonunu iptal ettiğini söyledi.
- ??????? Ne? Etmedim. Benden duymadan, bana ulaşıp teyid etmeden bunu yapamazsınız.
- Valla Selin Hanım'la konuşmuş.
- Selin Hanım'ı tanımıyorum. Ben iptal etmediğim sürece, başkasının sözüyle nasıl hareket edersiniz ki? Rezervasyon yaptırdım ve geldim.
- Seni bu gecelik bir pansiyonda yatırsak?
- Başka yere gidersem, buraya dönmem ki zaten. Ayrıca, bir hafta sonra gelecek dört arkadaşım ve Eylül'de gelecek ailem de burada kalmaz. Bence bana burada bir oda ayarlayın.
- Seni sahilde yatırsak bu gece? Battaniye veririz.
- Hadi? Yok, o da olmaz. Oda olmalı.
- Gel bi Selin Hanım'la görüşelim.
- Görüşelim.

Denize daha yakın bir konumdaki çardağın altında, bir grup insan ekranda su altı görüntülerine bakıyordu. Selin Hanım'a yaklaşan Sedat, kısık sesle bir şeyler konuşurken, ben de Selin Hanım'ın ne kadar da genç olduğunu düşünürken; masanın ötesinden biri kafasını kaldırıp "Vaaaayyyy! Naabbbeeerrrr yaaa!" diye bana seslendi. Gözlüklerimi çıkarıp tanımaya çalıştım. "Merhaba, birine benzettin herhalde?" dedim. Kel kafam ve güneş gözlüklerim yüzünden bir arkadaşına benzetmiş. "Yine de selamlar" dedim. O da selamladı.
Bu arada Selin Hanım ve Sedat'ın konuşmalarından şu sonucu çıkardım:
Gerçekten birisi gelip veya arayıp, birinin arkadaşının rezervasyonunu iptal ettirmişti ama, Çınar'la ve benle bir ilgisi yoktu; Sedat yanlış anlamıştı. Bana "Mavi"yi vereceklerdi.
Geçen kış yaptırdıkları yeni ve daha fazla konfora sahip odaları renklerle adlandırmışlardı. "Güzel insanlardan, güzel bir uygulama ve güzel bir çözüm!" diye düşündüm. Sedat'a da tedbir cümlemi sarfettim hemen: "Basit oda fiyatından kalıyorum yalnız... Fiyat farkı vermem." Anlaştık.
Oda hazırlanana kadar beklemem gerekiyordu. Rotterdam'daki Maritime Hotel geldi aklıma.
Üstümü Sedat'ın odasında değiştirip, denizin tepesindeki çardak-lokanta-kafe'ye oturdum.
Terden ve gerilimden kurtulmanın da verdiği rehavetle çöktüm sandalyeye.
"Haftasonunu Bakırköy'de geçiren Bağcılar genci" görüntüsünde biri bana yaklaşıp, ne istediğimi kötü bir İngilizce ile sordu. Dikkatimi, saçlarından ve suratını kaplayan gözlüklerinden alıp, serinletici bir içecek talebinde (Türkçe) bulunmaya çalıştım. Nedense, soğuk kapuçino önerdi. Kahve içemeyeceğimi söyledim. Kahve olmadığını, kapuçino olduğunu söyledi. Buzlu çay istedim. Limon aromalısı vardı sadece, kabul ettim. Sonra da kaşarlı tost istedim. İçine kaşardan başka bir malzeme koymalarını istemeyince şaşırdı. Şaşırmasına şaşırdım ben de...
Bir şekilde, İngilizce'yle uğraşmaktan vazgeçti. Sonra, 19 yaşında bir Eskişehirli olduğunu öğrendim. Erkek olmanın gururunu taşımaya yeni başlamıştı. İçimden, darbelerden muaf bir hayat dilerken, dışımdan gülmeye engel olamıyordum. Müziğimle başbaşa kaldım sonunda.
Etrafa bakındım. Güzel tasarlanmış bir mekana benziyordu. Sahilde iki iskele vardı. Sağdakine "Sundiving"in teknesi bağlıydı.
İnsanlar denize giriyor, soldaki iskeleden suya atlıyorlardı.
Bir saat kadar sonra Sedat gelip odanın hazır olduğunu haber verdi.
Resepsiyondan çantamı alıp Mavi'ye geçtim. Klimayı çalıştırıp, duşa girdim.
İki saat kadar uyudum sonra...
Uyanınca, önce, sahile inip denize mi girdim, yoksa çardak-lokanta-kafe'de oturup bira mı içtim, yoksa direkt siyah şortumu ve Guernica tişörtümü giyip ilçe merkezine mi yürüdüm, hatırlamıyorum.

























Akşam üzeri, ilçe merkezine yürürken, önünden geçtiğim amfitiyatro beni kendine çekti. Onca kayanın kütle çekim gücü var tabii...
Elimde kamera, altımda bez ayakkabılar, gözümde güneş gözlükleriyle beni yabancı turiste benzeten teyze "Helllooo!!" dedi.
- Merhaba teyzecim, iyi akşamlar.
- Tump! Tump!?
- Efendim teyze?
- Tump!
- Tump ne teyze?
- Mejaaa mejaaa
- Ha mezar?! Tomb!
- Görcen mi?
- Nerde ki?
- Hemen şurda. Üç tane. Gel götüreyim seni.
- Yok teyze, sağol ben kendim giderim. Hadi iyi akşamlar.
- Hmmrmımmmmhhfffff

Tiyatroda biraz resim çektikten sonra Bahadır'ı aradım. Selamlaştıkan ve kısaca konuştuktan sonra;önce bir şeyler yiyeceğimi, sonra kendisini tekrar arayacağımı söyledim. Akşam yemeğim için mekan ararken, Kaş'ı da biraz tanımış oldum. Hakan ve Çınar'ın defalarca övdüğü Hideaway'in ön girişini buldum. Sonra, Çınar'ın övdüğü Sezgin'de sulu yemek yemeye karar verdim. Vermez olaymışım.
Yemekten sonra Hideaway'e yönelip Bahadır'ı aradım. O da geldi ve oturup muhabbet ettik. Sonra eşi Özlem'in çalıştığı sergiye gittik.
İstanbul'dan fırlayarak gittikleri Kaş'ta kurdukları hayatı, beraber çok güzel sırtladıklarını gördüm. Mutlu oldum.
Hepimiz yorgunduk.
O gece erken bitti.

15.08.07

Sabah, erken uyandım ve sahilde az insan varken denizin tadını çıkarmak istedim. Sahile indiğimde, henüz kimsenin gelmediğini farketmek hoşuma gitti. Huzurumu tamamıyla tadına vararak yaşadım. Ilık ve dalgasız denizin verdiği enerjiyle, Kaş Camping'in sabah ışığında resimlerini çektim.

Şöyle ki:



















Daha sonra, üstteki mekana çıkıp kahvaltı almaya çalıştım. Bu noktada, yine Çınar'ın sempatiyle bahsettiği Şehmuz'la temas kurdum. Selam almayan, cevaplarını pintice veren bir adam olmasını, sabah mahmurluğuyla açıklamaya çalıştım kendime.
Kahvaltı masamdan Meis'e dalıp, müziğin tadını çıkardım.
Bütün gün sahilde uzanıp gölgelendim. Denizde dibe bağlı sörf tahtasına çıkıp güneşlendiğim de oldu. Genelde karada, yere paralel ve tüketimden uzak şekilde Gündüz Vassaf okudum.
Akşam, duş alıp, üstümü değiştirmek için odama gitmeden önce, Şehmuz'a uğrayıp öğlen yediklerimin ücretini ödemek istedim.
Sabah ne aldığımı sordu. Kahvaltı aldığımı ama, kahvaltının oda ücretime dahil olduğunu söyledim. Şaşırdı. Ödeyip çıktım.
Akşam yemeğini, bu sefer Bahadır'ın önerdiği "Kaşım" da yedim ve memnun kaldım.
Yemekten sonra, önceki akşam yeterince bakamadığım fotoğraflara bakabilmek ve sohbet etmek için Özlem'in çalıştığı sergiye gittim.
Kaş ahalisi, bu sergi için eski fotoğraflarını vermiş. Geçen iki yüzyıldan da kareler vardı.
Bülent Ecevit'in, Deniz Baykal'ın son derece mütevazı ortamlarda konuşurken çekilmiş pozları, hayatı boyunca kılıç balıklarıyla uğraşmış balıkçı amcanın gençliği, Kaş'ın yavaş yavaş nasıl imar edildiği ilgimi çekti.
Bahadır'ın da katılmasıyla, balkonda tatlı bir sohbet ettik.
Sonra erkek erkeğe dışarı çıktık. Bahadır'ın bazı arkadaşları katıldı bize. Efendi'ye gittik, balkonda efendi efendi oturduk. Alt kattan gelen berbat canlı müzik bizi kaçırdı ordan. Bahadır'ın arkadaşlarından birinin köpeğiyle hayli içli dışlı olduk.
Sonra, kampa dönüp yattım ben.

16.08.07

Bir öncekinden tek farkı, bulduğum şezlongun konumu olan bu gün de dinlenceyle geçti.
Akşam üzeri, acıkınca, Eskişehirli ergen elemandan iki tane çizburger istedim. İkisini de benim yemeye niyetli olmama şaşırdı. Şaşkınlık cümlelerini bitirememişti ki, Şehmuz araya girdi ve siparişleri adisyona yazmak için müdahil sorular sordu:
"Nedir? Çizburger mi? İki tane mi? Sana mı?"
Müşteriliğimden utanmak üzereydim. "İki tane almayayım mı?!" dedim.
20 dakika kadar sonra çiğ köfteli çizburgerlerim geldi. Hesabımı ödemek istediğimde, Şehmuz, henüz alışamadığım sorusunu tekrar sordu: "Sizin sabah ne vardı?"
Kahvaltımın oda ücretime dahil olduğunu tekrar hatırlattım.

Çizburgerlerim bitince, masama yaklaşan genç bir tatilci "oturabilir miyim?" dedi.
Kabul ettim.
Sıkıntıdan, konuşacak adam arıyordu.
Benden 7 yaş küçüktü ama muhabet edilebilen bir insandı. O akşam sağa sola gittik; Bahadır da katıldı bize ve Mavi Bar'da müzik dinledik.
Mavi'nin DJ'i Beyoğlu'ndan tanıdığım bir eleman çıktı. Kısa süre de onla muhabbet ettim. Sonra tuvalete girdim.
Tuvaletin girişinin üstüne asılmış resim daha sonra dikkatimi çekecekti.
Stevie Ray Vaughan'dan Little Wing duymak istedik.
Duyduk, dinledik, mest olduk.
Mavi'den çıkınca, Bahadır yorgun olduğu için eve gitti.
Hideaway'e uğradık ve ben ev yapımı buzlu çay içtim. Yeterince serinleyince kampa döndük. Ertesi sabah Meis'e gitmeyi kafaya koymuştum.

17.08.07

David Gilmour'un son albümü On An Island'a ilham kaynağı olup, albümün açılış şarkısına da adını veren ada Castellorizo'ya gitmek için sabah erken kalktım. Limana yürürken, amfitiyatronun yakınlarında durup, Meis'in ve kampın resimlerini, sabah ışığında, çektim.

Şöyle ki:



















Bir seyahat acentasının işlettiği Meis Express saat 10:00'da kalkıyordu. Pasaport ve yurtdışına çıkış haracı işlemleri için 09:00 gibi adamların kapısında belirdim. Biletim, ücretim halledildikten sonra sahile yakın bir çay bahçesinde tost yiyip çay içtim. Bir de, gidip rahat bir çift sandalet aldım.
Saat 10:00'da limana varıp, tekneye bindim. Üst katta, en önde, tentenin altına yattım.
Demir almadan önce, yolcu manifestosu tamamlandı, çoğunluğu İtalyan olan yolculara su ikram edildi.
Yüzüstü uzanmış, limanın görüntüsüne kapılmışken Bakırköy TCDD Emekliler Lokali'nden tanıdığım Mesut Abi'yi gördüm teknenin burnunda. Ayaküstü sohbet ettik. Sevindim.
Sonra, Kaş limanındaki yetersizliğin neden olduğu karmaşayı gülümseyerek seyrettim. Birbirine çarpmamak için ileri geri defalarca manevra yapan tekneler ve karışan demirler, halatlar, yol bekleyenler, bana Atatürk Havalimanı'ndaki yer trafiğini anımsattı.

Şöyle ki:



















Sıra bize gelince, yavaş yavaş çıktık limandan ve 2 deniz mili ötedeki Meis'e yöneldik. Yolda, Kaş Camping'in de önünden geçtik doğal olarak.

Şöyle ki:



















Meis'e yaklaştıkça merakım artıyordu. Önceki akşam Hideaway'de bulduğum Castellorizo kitabından öğrendiklerimle, kafamda bir resim canlandırmaya çalışmıştım. Örtüşecekler miydi?
Zamanında 12000 nüfusu olan bu adada hayat şimdi nasıldı? Her türlü ihtiyacını Türkiye'den karşılaması daha ekonomik ve kolay olan bu adada insanlar nasıldı?
Tekneden iner inmez, beklediğimden daha az canlı bir yere geldiğimi anladım. Öğleye yaklaşmasına rağmen, bu mevsimin bu saatinde ortalıkta bu kadar az insan olmamalıydı. Ya da olmalıydı da, ben alışmalıydım.

Önce limanı turladım.


















Sonra ara sokaklardan yükselmeye başladım.
Evlerin tasarımı, ilkokul öğrencilerinin resimlerinden çıkmış gibiydi. Gayet estetik.
Sokaklarda, tek tük insan gördüm. Hepsi de "kalimera" diye selamladı anında.
Aralarda bir yerde bir avluda takıldım kaldım:



















Başıma geçen güneşi çıkarmak için limana döndüm ve bir tur daha attıktan sonra, yaşlı bir amcanın işlettiği kafeye oturdum. Gayet düzgün İngilizce konuşan bu adam, bütün yiyecekleri kendisinin ürettiğini söyledi. Ben de karışık meyvalı bir turta ve buzlu çay istedim. Tükettikten sonra tuvalete girdim ve elimi yıkarken sabunun markasına dikkat ettim: "Lux - Sıvı El Sabunu"! Şaşırmamalıydım. Hemen her türlü alışverişlerini Kaş'ta yaptıkları için, burada Türk Lirası bile geçiyordu. Ürünlerden ve servisten ve sohbetten gayet memnun kalıp, teşekkürlerimi esirgemeden, yürümeye koyuldum tekrar.

Bu sefer, adanın kuzey tarafına, limanın doğusuna doğru yürümek istedim. Burnu dönüp arkadaki Mandraki Koyu'na ulaşacaktım. Limanın girişindeki eski caminin yanından sağa doğru kıvrılan taş yolu takip ettikçe, güneşle yüzleşiyordum. Yamacın yanından, maviye baka baka yürürken bazı görüntüler beni mest etti.

Şöyle ki:



















Daha da arkaya geçip, Mandraki Koyu'na ulaştım. Niyetim, denize girmekti ama burada suyun sığlığı nedeniyle mümkün olmadı.





Mandraki Koyu'ndan dönerken, bir teyze bana "Italiano?!" diyerek geldi. Ben de İngilizce, İtalyan olmadığımı söyledim. Yol sordu. Az önce geçtiğim inşaat sahasının arkasında kalan yolu ve limana giden yolu tarif ettim. Bir Yunan adasında, bir İtalyan kadına, İngilizce yol tarif eden bir Türk erkeğiydim artık. Sırtım yere gelmezdi...
Acilen serinlemem gerekiyordu. Saatlerdir güneş altında ısınmıştım. Çantamdaki içme suyunu kafama döktüm ve az önce gördüğüm kayalıklara inen merdivenlere kadar yürüdüm.
20 - 30 basamakla aşağı indim, tişörtümü ve çantamı basamaklardan birine koyup suya atladım.
Burnu dönen hafif akıntı sayesinde, burada yüzmek çok eğlenceliydi. Tepede süren tadilatın gürültüsü bile müzik gibi geliyordu.
Bir süre sonra merdivenlerden inen güzel bir kız gördüm. Suya girmeye pek hevesli gözükmüyordu. Eğilip ne kadar derin olduğuna bakıyordu ve çekiniyordu.
Kıyıya yaklaşıp, atlamaya yeterince derin olduğunu söyledim ama anlayıp anlamadığını anlamadım. Hiç söz söylemeden, aval aval suya bakmaya devam etti. Ben de tekrar uzaklaştım kıyıdan. Su çok rahatlatıcıydı.
Bir kaç dakika sonra sol ayağıma kramp girdi. Acısı dayanılmaz değildi ama yine de kıyıya yaklaştım. Etkisi artınca kıyıya çıkıp kayalara bastım ve geçti. Biraz daha durup dinlendim ve kafatasımda biriken suların çıkmasına en iğrenç şekilde izin verdim. Oturduğum basamakların iki yanındaki kayalara baktım. Tarihi düşündüm. Olası bir depremde ezilerek mi boğularak mı ölürdüm acaba?
Sonra tekrar suya atladım. Limana ve adanın ilerisinde duran küçük adacıklara baka baka keyiflendim ve serinledim.
Aklıma David Gilmour geldi. Acaba o burada ne yaşamıştı, ne hissetmişti?
Kıyıya çıkınca, Ozan'ı aradım. Burada da Turkcell gayet rahat çekiyordu. Kendisine gayet güzel şeyler anlatacakken, sesindeki bunalmışlık beni tekrar suya itti.

Sudan son çıkışımda, mayomu kurusuyla değiştirdim ve soğuk bir şeyler tüketmek ve teknenin kalkışını kaçırmamak için limana döndüm. Teknenin önünden geçerken, çantamı gelişte uzandığım yere bırakmayı akıl ettim; ayrıca havlumu da astım.

Bu sefer suratsız bir hatunun servis yaptığı bir kafeye oturdum ve karışık meyvalı yoğurt istedim. Yoğurt kabıyla birlikte, üzerinde "Greek Honey" yazan iki küçük kutucuk geldi. "Hadi bakalım" deyip balı da kattım kaba. Kutuda kalan azıcık balı da dilimle test ettim. Dünyanın pek çok yerindeki bal çeşitleriyle aynıymış gibi geldi.

Yurt dışına çıkıp da "Free shop" a uğramamak olur mu?!
Teknenin durduğu yerin hemen yanındaki Duty-Free tabelasının altından girdim on metrekarelik dükkana. Bahadır ve Özlem'in sipariş ettikleri sigaradan yoktu. Southern Comfort SPL'dekinden 1 € ucuzdu. İlgi çekecek bir ürün göremedim.

Vakti gelince tekneye binip ülkeme geri döndüm.

Kaş limanına varınca, Mesut Abi'yle teknede muhabbet ettik. Muhabbetimiz, pasaportlarımızın kontrolden dönmesini beklerken de sürdü. Kaş'a nasıl ve neden yerleştiğini, neler yaptığını, Kaş'ın yapısını anlattı bana. Bazı yerleri tavsiye etti. Pasaportlarımızı aldıktan sonra da motoruyla kampa bıraktı. Ertesi gün Kaçkarlar'a gidecekti. Umarım sağlam ve mutlu şekilde dönmüştür.

18.08.07


Sabah uyanınca, sakin sakin, tuzlu büyük suya gittim. İçine girdim. İçinde, sağa sola hareket ettim, ilerledim, geriledim, aşağı baktım... Sonra, sakin sakin dışına çıktım ve kahvaltımı istedim. Kahvaltıma eşlik etmeyen tavuk yumurtasını kovalamadımsa da, avladım denebilir. Şehmuz ve Bağcılar profiline sahip Eskişehirli ergen erkek, nedense, kolesterol seviyemi benden fazla düşünüyorlardı sanırım.

Yumurtamı sinirle ısırıp, yutabileceğim kadar parçalayınca, rahatça yuttum. Sindirmeye bile başlamışımdır o ara...

Hakan'ın "honolulu" dediği sazdan şemsiyelerden birinin altına serildim yine. Bu sefer iki şezlong kapladım yalnız. Öğleden sonra varacak olan Funda'ya, Kalkan'da durduklarında bana haber vermesini tembihlemiştim. Bu haberi alabilmem için, cep telefonumu MP3 çalarımdan daha iyi duymalıydım. Bu amaca uygun bir ayarlama yaptım tabii ki. Şekil şemal yaptım da denebilir.

Öğlen civarında haberdar edildim ve şezlongların tecavüze uğramayacağından emin olarak kamptan çıkıp ilçe merkezine yürüdüm. Otogara tırmandım. Çok terledim. Otobüs firmasının ofisinde ferahlama niyetim tek gücümdü. Çünkü hava çok sıcaktı.

13:00 civarı otobüs geldi ve Funda o otobüsten şöyle indi:




Elindeki yastığı görünce, sakin ve kendime ait, erkek tatil günlerim, gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti. Artık bir hatunla tatil yapacaktım. Arkadaşım da olsa o bir hatundu. Yıllardır bunu bize hissetirmese de, Funda erkek değildi! Katlanacaktım, arkadaşım için...

Kampa gittik ve Funda kendine tuzlu suda ve soğuk birada geldi. Sonra hep uyudu.


(güncellenecek)