
7 Temmuz 2008 Pazartesi
jönövöpatravaye... oye!

17 Haziran 2008 Salı
zümrüt bar
12 Haziran 2008 Perşembe
fantastaksi
Çadırım, 2 tane mat, 1 uyku tulumu, çamaşır, bot, şemsiye, pasaport, 7 bilet falan muhteva...
TK1505 ile Nürnberg'e vardığımda saat, öğlen yarımdı.
Havalimanından, merkez metro istasyonuna, ordan da FrankenStrase'ye gittim.
Rock-im-Park için ücretsiz otobüse binip, saat 2 civarında BayernStrase'deki durakta zorla indim.
E8 girişinin dibindeki tuvaletlerin yanına çadırımı kurdum.
Sonra, Grosse Strasse'nin ortasındaki Eingang A'nın dibindeki meydana oturdum.
Helgalar'ı ve Helmutlar'ı seyrettim. Bira içtim, sosisli sandviç yedim.
DSC-H9'un sorunsuzca konser alanına gireceğinden emin olmak için danışma ofisine gittim. Beni konunun sorumlusu/bilgilisiyle görüştürdüler. Uzun süreli video kayededebileceği ve fazla zum yapacağı için izin verilmeyeceğini söyledi bu Helga! Yan odadaki emanete bırakabilecektim. Yan odanın penceresine geçtiğimde, geçen seneki festivalde çadırımın hemen arkasındaki kapıda tuttuğu nöbet ve bana telefon için ettiği yardımdan tanıdığım görevliyi gördüm. Selamlaştık. Fiyatı söyledi. Beğenmedim. Şansımı zorlamaya karar verdim.
Sonraki 2 gün boyunca, buranın yanındaki tuvalete katı atık bırakmak için, 15 - 20 dakikalık sıralar bekleyip, her seferinde 60 cent vereceğimi henüz bilmiyordum.
Herkes eğlenceye kadeh kaldırıyordu. Dedeler torunlarıyla, kocalar karılarıyla, köpekler sahipleriyle, çocuklar anneleriyle, Helga'lar Helmut'larla beraber gelmişlerdi. Ben, kulağımda ve kalbimde müzik, gırtlağımda bira, aklımda güneş, mesanemde çişle mutluydum.
Hava büyük parçalı bulutluydu. Geçen seneki yağmur hezimetim geldi aklıma. Azıcık ürperip, kendimi yan bahçedeki karavandan gelen Hells Bells'e kaptırıp, biramı tazeledim.
Önümdeki masanın en genç gözüken Alman delikanlısı kalkıp, tabelada menüyü arkadaşlarına yüksek sesle okumaya başladı. Bitirince, arkamdaki masadaki Helmut Amcalar ve Helga Teyzeler alkışladılar. Eğlenceme saf hisler katansa, çocuğun arkamdaki masaya gidip yabancı büyükleriyle keyifli ve uzun bir sohbet etmesi oldu.
Kendimi önce litrelerce biraya sonra da uyku tulumuma verdim.
Ertesi (06.06.08) gün güneşli bir sabaha kafamı çıkardım çadırımdan. 10 metre ötemdeki büyük çadırın ahalisi bütün gece (gerçekten, anlamsızca, sadece) bağırmış, gerekli gördükleri yerlerde de siren çalmışlardı. Yine de kafamda veya gözümde çatlak yoktu, mutluydum.
Çıktım; 60 centlik kaka merkezine gidip Almanya'ya sıçtım.
Gölün öbür tarafındaki kamp alanına gidip fahiş fiyata su ve beleşe muhabbet, moral aldım.
Öğlen başlayan konserlere yetişmek gibi bir derdim olmadığını anlayınca, büyük gölün kuzeydeki dar ucuna gidip, bir banka oturdum.
Güneş harikaydı. Tam karşımdaki güvenlik görevlisi hatun çok şişman ve çok gülümseyiciydi. Ürktüm biraz. Yere tek çöp atmadım.
Karnım yeterince sosis ve dönerle dolunca, bira içmeye başladım.
Bugünkü asıl derdim, 18:15'teki Eagles Of Death Metal, 22:15'teki HIM ve 23:45'teki Queens Of The Stone Age idi...
Bira içtim.
Bira içtim.
Yoksa o yarın mıydı?
Neyse, yeterince biranın verdiği cesaretle, kolayca saklanacak kadar küçük olmayan kameramı sırt çantama yerleştirip, sahne alanının kontrol noktasına yöneldim. Güvenlik kontrolümü yapan toy, çantamda ne olduğunu sordu, açtım ve montumu ve yağmurluğumu gösterdim. 10 adım sonra sırıttım.
Dayanamadım, CenterStage'e vardım. Simple Plan çalıyordu. 2 şarkı sonra tekrar Rock Field'a döndüm. AC/DC, Guns N'Roses, Megadeth ile kendi içlerinden geçen gençleri, bira yudumlayıp ayak sallayarak seyrettim, eğlendim.
18:15'teki Eagles Of Death Metal konseri için Alterna Stage'e aktım. Sahne hazırlanırken, yerimi sağlamlaştırdım. Oturdum yani.
2 metre ötemde Elisabeth uyandı. Güzeldi, selam verip günaydın dedim, yanıma geldi. Ben de ayıldım.
Çimenlerin üstünde uyumaktansa, çadırda keyfe devam etmek daha akıllıcaydı...
Cumartesi sabah erkenden (6 mı, 7 mi? ne?) gergin kumaştan gelen sağnak sesiyle uyandık.
Sinir bozuldu. Keyifler yüksek sesli, Alman gençler gamsızdı.
Yağmurun dinmesiyle beraber, midemdeki ve bağırsaklarımdaki basıncı ve hareketi hissettim. Bugünün Incubus'unu, Rage Against The Machine'ni, Motörhead'ini, Cavalera Conspiracy'sini, Opeth'ini, bu sindirim sistemiyle seyredemezdim.
60 cent ve selam verip, sırada yerimi aldım. Anüsümden işeyip biraz rahatladım.
Büyük gölün kuzey kıyısında dinlenmeye ve bolca su ve şeker almaya niyet ettim. Yine de sosisli sandviç ve döner yedim. Kıyıdaki banka oturduğumda, önceki günün şişman ve gülümseme meraklısı güvenlikçisini gördüm ve bu sefer fazla önemsemedim.
Yarım saat sonra bisikletiyle gelen Alman amca yan banka oturdu. 5 dakika sonra, 20 metre ötedeki CocaCola Imbiss'e gitti ve bir ürün almadan ama hayret ve öfke arası bir kafa sallamayla geri geldi. Bundan da 10 dakika sonra ben aynı büfeye gidip yarımşar litrelik su ve kolaya 3'er Euro verdim. Elimdeki suyu gören amca yanıma geldi. "O suya ne kadar verdin?" dedi. 3 Euro cevabını alınca, mantıklı ve haklı tepkisini verdi. Şehirde bir markette aynı su 49 cent, ben nasıl bu haksızlığa boyun eğebiliyordum?! Adama, o 20 metreyi bile zor yürüdüğümü; geceden kalmış salak bi herif olduğumu; haksızlıkların göbeğinden geldiğim için, burda rahat etmek uğruna, umursamazlık zenginliğine büründüğümü anlatmayı çok istedim ama olmadı. "Haklısın, bizi kazıklıyorlar" demekle yetindim. Bu ona yetti ve bankına geri döndü.
Bağırsaklarımı boşaltmam yine gerekiyordu ve klozet kapakları olan tuvalete gidip bir kez daha 60 centlik sıraya girdim. Yarım saat sonra tekrar açık havaya çıktım.
Serj hiç de System Of A Down havasında olmayan, fazla sentetik bir müzik oturtmuştu kucağına. Hoşuma gitmedi. Mimiklerini ve mesajlarını da yapay buldum.
Gidip alışveriş yapmaya çalıştım. Yağmur falan yağdı yine, sinir oldum.
Kemer ve çanta gibi aksesuarlar satan bi dükkanın içinde yağmur durana kadar kalabilmek için tezgahtarla sohbet etmeye başladım. Yağmur durduğunda, dükkandan 2 kemer, 1 çanta ve sırıtan bir suratla çıktım.
Incubus'a az kalmıştı.
Geçen sene içinde fazla vakit geçirmediğim Club Stage'e gittim. Kapalı ama iyi havalandırılan salonda fena sert bir müzik vardı. Kafam ve bağırsaklarım ve Incubus hasreti beni Center Stage'a geri çevirdi.
Bira ve sigara içmemeliydim...
Tekrar yağmur başlayınca, sabahtan beri kafamda dolaşıp duran kararımı karşıma alıp baktım. Güzeldi, kararımı okşadım ve B girişinden çıkıp, Dutzendteich'e yürüdüm. Ordan da BayernStrase'ye geçtim ve bir taksi çevirip, Messe'deki Novotel'e gittim.
Bu akşam için yer yoktu, bunun yerine şehirdeki Mercure'de 80 Euro'ya oda önerdi. İzin isteyip lobideki bilgisayardan internet sitelerine girdim ve Erlangen'deki Novotel'de 30 Euro'ya oda tuttum. Bilmediğim şey Erlangen'in yakın bir semt değil, 20 KM ötede başka bir şehir olduğuydu... (dimağı aydınlatan bilgiler: Siemens'in merkezi buradaymış. Beşiktaş ile de kardeşmiş.)
Herif arabanın içinde bekliyordu. Uzun mesafe müşterisini kaçırmak istemedi tabi. Selamlaşıp yola koyulduk.
2000 model ve 1 milyon kilometrede (sayaç 999999'da durmuş) bir Mercedes içinde, ülkeler, müzik ve futbol (Bu sırada Türkiye - Portekiz maçı oynanıyordu ve maçı veren radyo kanalını bulamadığı için, arkadaşını arayıp, skoru ondan öğrenip bana bildirdi) geyikleriyle bezeli, kötü İngilizce'yle yapılmış sohbetle geçen 15 dakikalık bir seyahatten sonra, kendisine 40 Euro ödedim ve Novotel Erlangen'e girdim.
3 gündür sadece ellerime ve yüzüme su deyiyordu sadece; duşa atladım.
Çıkıp, lobideki bilgisayardan Novotel Messezentrum'da ertesi gün için rezervasyon yaptım. Bu sefer fiyat daha da uygundu! Hah!
Odama çıkıp, MTV'de kardeş festival Rock-Am-Ring'de ortalığı şenlendiren müstakbel moralim Metallica'yı seyrettim. Hhaahh!!
Keyif içinde sızdım.
Sabah kalkıp kahvaltımı ettim ve 12'den önce check-out yapmam gerektiğini anımsadım.
Novotel Messezentrum'a ise en erken 15'te girebilirdim. Otelden tren istasyonuna, trenle de önce Nürnberg Hauptbahnhof'a, ordan da Langwasser Nord'a ulaşmam ve en son da otele yürümem toplam 1 saat kadar sürdü. Hatta fırsatı değerlendirip, Hauptbahnhof'ta yukarı çıkıp, Western Union'la Yasemin'e para bile gönderdim. (Binlerce sağol harika Yasemin! Bunca tantana arasında, öyle büyük oldu ki yardımın. Sağol!)
Metallica'yı seyretmeye gelenler ve ıslak kamplarından, çadırlarından benim gibi kaçanlar oteli doldurmuşlardı. Ortalıkta yarı çıplak ellerinde birayla gezen İngilizler komikti.
Bana geçen akşam yardımcı olmaya çalışan Cristina'ya "Erken geldim biliyorum, pardon" dedim. Odamın hazır olup olmadığını kontrol ederken 2 dakika oturmamı rica etti. Hiç sorun değildi, karşısında oturmak güzeldi.
1 dakika sonra, odamın hazır olduğunu söyledi.
Çıktım 426'ya...
Eşyalarımı bırakıp tekrar aşağı indim ve yine taksi çağırttım. Çadırımı toplayıp otele getirmem gerekiyordu. Tabii ki sağlam duruyorsa.
Bu sefer taksiciyle beni beklemesi için anlaşmaya çalışmadım. Çadırımı ne kadar sürede toplayabileceğimi bilmiyordum çünkü.
Yanına vardığımda gördüğüm kadarıyla gayet sağlam duruyordu. Fermuarlarını açtığımda ufak bir gölle karşılaşmaktan korkuyordum artık sadece. Bu da olmadı neyse ki. Girişe toplanmış 2 - 3 litre suyu yanımda getirdiğim havluyla boşalttım. İçini bile sildim hatta...
Yine yağmur başladı!
Hemen yandaki demirlere bağladığım ipleri, boşaltmam gereken suyu, çamura saplanan köşeleri halletmem ve ıslakken daha fazla yer kaplamaları nedeniyle, çadırı ve matları toplayıp çantaya tıkmam yarım saat kadar sürdü.
Önce, otele dönmeyip çantayı festivalin bagaj odasına bırakmayı düşündüm. Raflar ıslak çantalar, uyku tulumları ve çadırlarla dolmuştu ve taksiden daha pahalı bir seçimdi.
Oteli aradım, Cristina'ya tekrar taksi istediğimi söyledim. Nerede durduğumu tam olarak bilmesi gerekiyordu. Grosse Strasse'de, fuar kompleksinin "Service Partner Center"ının tam önünde olduğumu söyledim ama bina numarası gerekiyordu. Yoktu. Deneyeceğini söyledi.
Ben de 20 metre ilerdeki güvenlik kulübesine yürüdüm.
Bekçi amcaya bina numarası sordum. O da bana kapının numarasını söyledi.
15 dakika kadar bekledim. Cristina'yı tekrar aradım. Taksi firmasının numarasını aldım. Aradığımda, Almanca bilmediğimi ve otel çalışanları dışında karşılaştığım çok az kişinin İngilizce konuştuğunu hatırladım. Bekçi amcaya koştum, telefonu verdim. Derdimi hemen anladı ve "ein Taxi zum Tor fünf bitte" dediğini anladım.
5 dakika sonra, 2 günde bineceğim 6. Mercedes gelip önümde durdu.
Islak çadırı ve matları odama attım. Çıkarken Cristina'ya içten teşekkür ettim.
In Flames, Nightwish, The Offspring ve Metaliklaklok için hazırdım. Bu sefer kameramı, montumu, şemsiyemi ve sigara paketimi otelde bıraktım. Sadece sahneye, sadece benim algılarım odaklanacaktı! Hah!
In Flames'i kaçırmıştım. Nightwish fena halde eriyik gotikti; ortalıkta dolandım, bungee atlayanları seyrettim. Bungee vinçleri için boş alanı konser alanından ayıran tel örgülerin arasından çimlere işeyen sarhoşlarla başa çıkmaya çalışan 2 güvenlik görevlisinin parodilerini izledim. Çamurda slip donuyla kalıp kendinden geçen herifin, kendisine yaklaşanlara sarılmasına güldüm.
Rockfield'a gidip bira içtim, rock dinledim.
The Offspring için geri döndüğümde Center Stage alanının (Zeppelin Tribüne'ün önündeki devasa boş alan) tıka basa dolduğunu gördüm. Metallica kara deliği büyüyordu. Fena patlayacaktı!
Dexter Holland fena hayal kırdı. 3 sene önce İstanbul'da daha bi efendi söylemişti... Galiba betone de olmamıştı.
Yine de 1994'ten Smash'i hatırlamak iyi oldu.
Sakinleştim sonra.
The Ecstasy Of Gold'un duyulduğu anı ve gecenin devamını nasıl anlatsam? Metallica!
Fade To Black başladığında sigara paketimi özledim. Arkamda duran L&M promosyon balonumsu çadırına koştum. Merdivenlerde duran güzeller güzeli L&M hatununa sigaraya ihtiyacım olduğunu söyledim. Dikkatini sahneden çekmem zor oldu ama beni içeri yönlendirmesini sağladım. Çadırın önündeki masaya vardığımda başka bir afete sigara ihtiyacımı anlattım. "I need to see your ID" dedi! Çıkardım Türkiye Cumhuriyeti Nüfus Cüzdanı'mı. Baktı, baktı, baktı ve "Hmm Ok, fill out this form please" dedi! "All I want is a damn cigarette, bitte!" dedim. "Fill out please" dedi.
Tamam. Doldurdum... Verdim.
Bana bir bileklik verdi!
Hayır! Hayır! "A cigarette, a cigarette please!"
Acıdı sonunda ve "Which one?" dedi... "Any light one!"
Ateş?
Zahmet oldu ve yaktı...
İlk nefesimi çektiğimde şarkı yarılanmıştı!
Olsun...
One'da ortalığı (sahnenin içi dahil) torpil içinde bıraktılar. İşaret fişekleri attılar.
Four Horsemen'de ekranları 4'e bölüp her birini ayrı ayrı izlettiler.
Bisten sonra, hepsi teker teker mikrofona gelip kısa konuşmalar yaptılar. Lars gevşeği, sadece, futbolla (soccer demedi aslan Avrupalı) ilgilenen kimse olup olmadığını sorduktan sonra "Germany two, Poland nil!" diye bağırdı ve sırıtarak kaçtı!
Grosse Strasse'nin sonuna kadar, Karl Schönleben Strasse'ye yürüdüm.
Telefonla çağırdığım Mercedes'e atlayıp otele döndüm.
Duş alıp sızdım.
Sabah kahvaltımı büyük bir keyifle ettim; kahvaltı salonu Rock-im-Park ve Metallica tişörtlü insan kaynıyordu. Çayımı makinadan doldururken arayan Nuray Hanım da iyi haber verdi, TK1506'da 30 boş koltuk vardı ve uçmam gayet mümkündü.
Check-out'dan önce, odamdaki değerlendirme formunu doldurdum. Çıkarken kendisine ettiğim teşekkürü, formun arkasındaki boşluğa da yazdım.
Otelden çıkıp havalimanına çufçufladım.
Islak çadırımın ve matlarımın fazla ağırlaşmış olmasından ve fazla bagaj ücreti ödemekten korktum biraz. Sağolsun, check-in ajanı pek ilgilenmedi ağırlıkla ve bana 19A'yı verdi. Tamam.
Havalimanının terasına çıkıp biraz uçak fotoğrafı çektim.
Terminalin geliş katının önündeki taksileri ve taksi keşmekeşini görünce, moralim bozuldu. Gidiş katına çıkmaya çalıştım. Otoparkın içindeki asansöre bindim ve 4. kat butonuna bastım. Benden sonra binip, beni asansörün köşesine sıkıştıran 5 ayı ve devasa bagajları ise metro katına gidecekleri için, 1. kat butonuna bastılar. Doğal olarak asansör önce 4. kata çıktı. Ayılar yol vermediği ve inmek istediğimi, açıkça ve yüksek sesle söylememe rağmen anlamadıkları ve kapıyı tutmaya yeltenmedikleri için onlarla beraber metro katına indim. Sayılarına ve ayılıklarına hiç aldırış etmeden doğalarını azarlamaya başladım.
Neden sinirlendiğimi anlamamalarına daha da sinirlendim. Heriflere resmen hakaret etmeye başladım ama bunu da anlamadılar. 1. katta "yav bu da neden sinirlendi ki böyle?!" diye beni ayıplaya ayıplaya çıktılar asansörden.
Aklım herhalde yorgunluktan yavaşlamıştı. Ülkemde sakin olmalıydım. Her saçmalık mümkün, her aksilik aslında komikti. Sinirlenmemeliydim.
Beni evime götüren taksinin, devlet memuru emeklisi ve güvercin aşığı şoförüyle yaptığım sohbet zaten sinirlerimi gevşetti. Üstüne, evde bir de müzik cilası çekince, asansör cahillerinin hayatıma renk katan yaratıklar olduğunu düşünmeye başladım. Tıpkı kalabalığa aldırmadan çimlere işeyen Alman sarhoşlar gibi, ama onlardan çok daha naif yöntemlerle...
uzaklaşacaksın
ne yudumladığını daha iyi anlamak için, sofrandan;
neyi alkışladığını görmek istersen, sahneden;
hangi insanların senden korkmadığını merak ediyorsan, birincil çevrenden;
ne demek istediğinin iyi anlaşıldığından şüphen varsa, mesajından;
ne kadar tutucu olduğunu bilmiyorsan, alışkanlıklarından;
zayıflığınla yüzleşmek için, öfkenden ve kibirinden;
güçlenmek için, sevenlerinden;
insan ruhunun güzelliğini kavramak için, uygarlıktan;
etinin ve ruhunun ne kadar dayanıklı olduğunu sınamaksa derdin, teknolojiden;
bet sesinle şarkı söylemek için, müzikten;
olmayacak duaya amin diyerek avunmak istersen, sorumluluklarından uzaklaşacaksın.
Mesafeyi sen belirle...
Karar verebiliyorsan; dönmeye gücün yetecek ve izlemeye ve işlemeye devam edebilecek kadar uzağa ilerle. Gerileme.
Kafanı çevireceksin belli aralıklarla.
Aralıkları da sen belirleyeceksin.
Kontrol etmekten korkmamalısın deneylerini.
Denemeye çekiniyorsan, en başta, adım atma; sadece gözlerini kapatarak sına cesaretini.
Aç sonra aklının dört kanatlı iki panjurunu.
Sonra, akıl evinin yönünü değiştir, yavaşça.
Uzaklaşmakta huzur bulursan, yaklaşma bir daha rahatsızlığa.
Zorla elde edilmiş bir sigaranın dumanını ye.
Şarkı bitse de sinirlenme, yenisi başlar.
Sonra bir tane daha...
Kanatlı kurtarıcın senle beraber yaratıldı, bırakmaz peşini.
En iyisi, senden daha güçlü O!
Uzaklaş!
Korkma...
MilyonlarcA farklı renkte tüyü var.
Mutlaka beğenirsin.
Rahatla...
26 Mayıs 2008 Pazartesi
ateşe atla
23 Mayıs 2008 Cuma
kumar
Sanırım, cevap, yakınlık kurabilmekle ilgili...
Sanırım, anlam çıkarma takıntımın zevklerimi de belirlediğini yeni farkediyorum.
Metafor, anafor...
Seçimlerimizin ve eylemlerimizin sonuçları, birikip birikip, buharlı tren kütlesine ulaşıp, sonraki seçimlerimizi de önüne katıp, önüne katamadığı eylemlerimizi ezip geçip, bizi de kendi içinde yerden yere vurup, geri dönme fırsatı vermeyip, nereye kadar yol alırlar?
Bu trene dışardan bakanlar, içindeki insanların gözlerinin olmadığını görmeden, Train Of Consequences'i hatırlamazlar mı?
26.05.1993
Bazı sabahlar, Beşiktaş'ta üstgeçite çıkar, kulağımda müzikle, servis otobüsümün altımdan geçmesini beklerdim. Kendimi güçlü ve iyilik dolu hissederdim böylece...
Hangi parçam olduğunu bilmiyorum; bir yerlerimden biri, salaklık yaptığımı söylerdi. Ölü bir atı topukladığımı bilirdim. Yine de, ayaklar bana aitti ve aklımın peşinden gidebilmem için lazımdılar.
Şimdi, bana adam diyorlar.
Mutluluktan bihaber insanların arasında, mutlu olmaya çalışıyorum.
Kaç dakikalık adamım ben?
22 Mayıs 2008 Perşembe
dön bebeğim

22 Nisan 2008 Salı
jet bezi

Daha sonra, Battle Of Evermore'a ve Stairway To Heaven'a tahammülsüzlük
Suicidegirls için bana poz verecek dövmeli hatun var mı?
Yaklaşan doğumgünümden korkuyorum!
Havalar da ısındı...
Terliyorum...
18 Nisan 2008 Cuma
penguen
Yaşadığım zaman ve dünya ile, eski sevgilisinden nükteyle ama nahoş anıların baskısıyla bahseden adam havasında, dalga geçebilen; kafalarının içindeki cevherlere ve ellerindeki hünerlere hayran ve muhtaç olduğum bu bir avuç adamın değerini bilenler artsın istiyorum. Sabah Sabah Asap Bozan'ları, Zırtlar Vadisi'ni, Var mısın Mok musun'ları, Bindir Gece'leri takip edenler kadar, şu düzgün ve akıl ürünü rafine mizahı da takip edenler olsun istiyorum. Karikatürlerini de değil. Uzun yazı (kitap, araştırma, gerçek gazete) okuyamayan insansıların, bu dergilerdeki kısa yazıları okuyup, gerçek insan hayatının tadına bakabilmelerini istiyorum. Çelişik ifadeleriyle, acıyı mizah makyajıyla sunanlar var aralarında. Akıllarının en keskin virajlarından sağ salim kurtulabilen cümlelerini, okuyucularıyla paylaşan bu insanların emekleri için haftada sadece 3 lira veriyorum ama herhangi bir derbi maçtan alabileceğim zevkin kaç kat fazlasını aldığımı ölçemiyorum. 10 ile 10 bin arası bir sayı olabilir...
Kendilerinden izin almadan aktardığım için sorun olacağını sanmıyorum: Seyit Ali Aral rümuzuyla yazılan "İçli Köfte" köşesinde bu hafta, benim eski bir hayalimdan bahsedilmiş mesela. Dünyanın tüm sanat eserlerine duyduğum açlıkla ilgili olan hani... Farklı bir önerme kullanılmış ama eminim benimkiyle aynı dürtüyle filizlenmiştir. Bilme, tatma isteği...
"İçli Köfte" köşesinde yer alan, servis araçları ve belediye otobüslerindeki mutsuz insan yüzleriyle ilgili düşüncenin ve ilk sayfadaki "muşmula" köşesinde gördüğüm mevsimlik tarla işçilerinin trafik kazalarında ölmesiyle ilgili haberin desteğiyle aklıma gelenler:
Çölde trafik kazasında ölen ve Jim Morrison'u hayatı boyunca etkileyen kızılderililer ve yeryüzünden gerçek anlamıyla hala silinmemiş olan "Kölelik sistemi"oldu. Detaylandırsam okur musun?
Tamam o zaman, sağol.
Aslında Memo Tembelçizer'in "İddia ediyorum"u gibi olacak ama... Neyse... Zamanında iddia edenler, kallavi yapıtlarıyla ve benimkinden kilometrelerce daha derin fikirleri, araştırma, gözlem ve dayanaklarıyla iddia etmişlerdir zaten ya...
Servis araçlarında veya diğer toplu taşıma araçlarında istiflenerek işleri ve evleri arasında mekik dokuyan; adına enerjisini, yaratıcılığını, zamanını, mutluluğunu (hepsi birden emek oluyor galiba...) feda edip; karşılığında bu mekiği dokumaya devam etmesine yetecek kadar kazanan hepimiz, köle değil miyiz?
İddia edemedim işte.
Pardon, nankörlük de etmemeliyim...
Böyle olmasaydı, evim, arabam, televizyonum, neyim varsa, hiç biri bana ait olamazdı. Kendi mülküme ve hür irademe sahibim.
Hayatım ve günümün saatleri bana ait olmayabilir ama, en azından, seçimlerde aralarından seçim yapıp, değerli oyumu verebileceğim, bir sürü değerli insandan oluşan ve mevcut hemen her dünya görüşünü özgürce yansıtabilen bir sürü parti, beni benim adıma yönetmeye talip. Seçme özgürlüğüm var.
Köleler alınıp satılır. Kimse beni ve benim fikirlerimi satın alamaz. Pazarlık yaparım ama bu sadece özgür iradem sayesinde dalga geçme isteğim ve cesaretimden kaynaklanır. Zaten polis çağırırım hemen, onlar beni kurtarır.
(köleler, nankörlükle suçlanır mıydı ki?)
Köleler "mal"dır. Yazık. Bana kimse mal diyemez.
Ben, emeğimi en iyi fiyatı verene sunuyorum. Alıcıyı (işveren de diyorlar) seçmek tümüyle benim elimde. İstersem o firmada, istersem bu firmada çalışırım. Köle değilim ben.
Kral olduğumu sandığım anlardan birindeyim şu anda...
Az durup, çıkıcam.
Azdırıp çıkıcam.
Azdın mı?
Çok ayıp...
Otur yerine.
Bak, arıyorum polisi...
Beni karikatüristler böyle yaptı!
Onları da şikayet etmek lazım aslında...
Çölde devrilen kamyonda ölen kızılderililerin ruhları, Jim Morrison yolun o noktasından geçerken hala havada dolaşıyordur. Bazıları, küçük Jim'in yumurta kabuğu gibi narin dimağını doldururlar (kendi tasviridir). Şarkı sözü olarak da kullandığı bazı şiirlerinde, bu etkiyi yoğunca kullanmıştır rahmetli James.
Benzer bir darbeyi 2 gece önce yaşayan bir arkadaşım var.
Yeşilköy'de yediğimiz bir iş yemeğinden (hangi köle, sahibiyle içkili yemek yiyebilir ki?) dönerken Ataköy Konakları'nın (boklu derenin dibinde bok gibi dip dibebok gibi pahalı binalar... orda yaşayan varsa pardon...) önünde bir trafik kazası gördük. Kaç araba hasar görmüştü anlamadık ama bir arabanın takla atmış olduğundan, ciddi yaralanmış en az bir kişi olduğundan benim şüphem olmadı. Ortamdaki acil yardım ekiplerinin çokluğundan ve düzeltilen arabanın görüntüsünden hayli etkilendik. Sarsıldık.
Bu sabah annemim telefonuyla uyandım. Hayır, annemin cep telefonuna sarılarak uyumamıştım. Annemin beni araması sonucu çalan kendi cep telefonumun sesiyle uyandım demek istedim. Evet.
Yaklaşık bir haftadır ağır durumda olan teyzemiz (annemin öz teyzesi) vefat etmişti. Cenazesi Ataköy 5. Kısım Camii'nden kalkacaktı.
Kendimi çok yalnız hissettiğim dedemin cenazesinden beri, o caminin önünden geçmemeye çalışırken, bugün tekrar avlusuna girmem gerektiğini anladım.
Melahat Teyze'nin evlatlarının ve 63 senedir bir tek günü bile ayrı geçirmediği kocası Kerim Amca'nın ne hissettiklerini merak ettim.
Vakti yaklaşınca camideydim.
Bir cenaze daha vardı. Melahat Teyze'nin oğullarından Mesut Abi'nin eski arkadaşı bir Bakırköy esnafıymış.
Yani o camiden bugün kalkan iki cenaze de Mesut Abi'nin -derece farklarıyla tabii ki- yakınıydı.
Benim açımdan ilginç ve kafa yorucu ve üzüntü çoğaltıcı olan yanı ise, diğer merhumun, iki gece önce gördüğüm kazada kaybedilmiş bir insan olmasıydı.
Kafam karıştı.
Etki alanımız dışında olduğundan hiç şüphe duymadığımız tek şey ölümken, kendisini ilgi alanımızdan çıkarmakta neden bu kadar zorlanıyoruz?
Hayatımızın nesidir ölüm? Komşusu? Tersi? Sonu? Başı? Rengi? Kabı? Işığı? Sınırı?
Nesidir?
17 Nisan 2008 Perşembe
gerçek iş
İş buldum sana...
Fransa'da 13. yüzyıl teknikleriyle, 13. yüzyıl şatosu inşa ediliyor. 1997'de başlamışlar. 25 senede bitirmeyi amaçlıyorlar.

http://www.guedelon.fr/
Bence bir bak.
O zamanın teknikleriyle yapılmış yemekleri yiyerek yaşamak; o zamanın teknik ve aletlerini kullanarak Avrupa'da bir şatonun inşasına katkıda bulunmak çok heyecan verici bir fikir.
Ya da boşver sen. Evinde TV karşısında oturup, sentetik şeyleri yemeye devam et. Olmayan sorunlarla boğuşurken, "air-conditioning" havası soluyarak güç toplarsın.
Ben gitmeye çalışayım.
Gidersem, oralardan güvercinle mektup gönderirim sana...
13 Nisan 2008 Pazar
Pinotage
-------------------------------------
Bir tek ilişki bilmiyorum ki, eşlerden biri uzunca bir süre için fiziksel olarak uzaklaştığında, hatun, ilişkiyi yok etmemiş olsun... Kimi insanca, kimi kahpece yapıyor bunu. Aldatıp yakalanan da oluyor, "sevgilim ben başkasını buldum" diye mesaj atan da; telefonlara çıkmayarak "halleden"i de gördüm, mektup yazıp materyalist yaklaşanı da... Erkekler duygusuz ya, ondan hakediyorlar bu ilkellikleri. Beni bu önyargılara sürükleyen tüm hatunlara, GGG videolarında parlak kariyerler diliyorum. Değerinizi arkadaşlarım bilememiştir herhalde, onlar bilsin inşallah.
-------------------------------------
Ölüme çok yakın bir insanın en yakınında olmaktan korkmakta haklı mıyım?
Açık denizde, dev bir dalganın dibine kadar gidip, altından geçmesine izin verip, kıyıda yarattığı yıkımı çok sonra görmek ve evsiz, ailesiz kaldığını çok sonra idrak etmek mi iyidir; yoksa o dev dalgayı kıyıda karşılamak mı? Dağın tepesine yerleşsem, depremlerle başedebilir miyim?
-------------------------------------
PHTFQ ve PHTCB modellerimle gurur duyuyorum.
8 Nisan 2008 Salı
nöronlararası seyahat
Geçen hafta okuduğum "Aynı evde yaşayan 2 devlet memurunun maceraları" köşesinde kullanılan "enivicivokke" yi dilime pelesenk ettim ve "pelesenkle mutlu olmanın yolları" başlıklı kitap yazmak istiyorum.
Az önce uyandım. Gece çalışmıştım yine.
Sanırım son 12 yıldır, sadece MNG'de çalıştığım 8 ay boyunca geceleri düzenli uyudum. Evet. Eminim.
MNG'ye ilk girdiğimde, askerlik sonrası ilk işim olduğu içindi sanırım, afallamıştım. Daha önceki işlerimden ve işyerlerimden çok farklı bir yapılanması vardı. Daha rahattı. O kadar rahattı ki, internetten indirdiğimiz bazı oyunları oynamaya zaman bile kalıyordu.
(Dallarda seke seke Jane seven Tarzan oyunu...)
Uyanmadan önce rüya ile düşünce arası bir hayaldeydim. Evimde küçük bir çocuk dolaşıyordu. Bana benziyordu. DVD'lerimin durduğu dolaba baktı. Eski manyetik kasetlerimin durduğu saçma rafa gözlerini dikti sonra. Annesinin nerede olduğunu soracak diye korktum. Kolay rüyalar görmez miyim ben yahu?
4 Nisan 2008 Cuma
Heineken
Şimdi, konu şu:
Senle paylaşarak zevk alabileceğimi düşündüğüm bir konu bulamıyorum artık.
Sunarak veya hakkında soru işaretli gözlerle yüzüne bakarak tatmin olabileceğim şeyler tükendi sanırım.
Bu yazı son kurşunum olabilir.
Yine de iyi hissediyorum.
Sanırım, bu klavyenin tuşlarına dokunmak, sana dokunmaktan daha zevkli hale geldi.
Üzülmemek elde ve mümkün değil. Eldeyse mümkün müdür zaten?
Sarhoşken birini öpmek gibi hissetiriyor bunları yazmak.
Ayık bünyenin tepkisini, iki taraf için de getireceklerini ve götüreceklerini, saniyeler sonrasının hazzını veya elemini bilememek önemsizdir ya... Öyle rahat bir seyahat, şu anda parmaklarımınki...
Severek sırtında dolaşıyorlar sanki...
Hissetmedin hiç.
Merakından hemen kurtul, senle ilgili değil ki!
İlk nefesimizde savrulmuştun zaten.
Ben özgürlüğümün tadını çıkarıp, şımarıyorum.
5 Mart 2008 Çarşamba
502
Bazı batıl inançlarım var lakin...
Benim için iyi ve önemli bir değişiklik bekliyorsam; bunu ne kadar çok kişi bilirse, o kadar muhtemellikle iptal olur.
Kötü hislerimin hemen hepsinden, Megadeth dinleyip bira içerek kurtulabilirim.
Bu sabah uyandığımda da üstümde bir kamyon toprak vardı. Silkeleyip ve silkelenip kalktıktan ancak bir saat sonra, kendimi evin dışına atabildim.
Hava güzel kokuyordu, Arctic Monkeys yine havasındaydı. Adımlarım sağlam, yüzüm güleçti. Ensemde biraz toprak kalmıştı ama çok da ağırlık yapmıyordu. (Yumuşak bir masajla, hissedilmekten vazgeçirilebilecek bir ağırlıktaki ağrıdan söz ediyorum anlayanlara... Anlamayanlara, kozmetik ürünü önermek isterdim ama birikimim kısıtlı...)
Çakma İtalyan kafesinin kapısı kapanmadan önce Uykusuz Penguen'leri okşadım.
Venedik resimlerinden, bazı arkadaşlarımın teferonlarıyla çıktım. Hoşnut değildim, halimden memnun olamamaktan.
Ödedim ve eve döndüm.
Uzandım.
Alçaklara uzanıp, yukarı eğilmelerine yardım etmek için uğraştığım bir rüyadan yine teferon sesiyle uyandırıldım.
Müdahale zamanı gelmişti de geçiyordu bile. (Bağlaçlara aşığım galiba...)
Habil ve Kabil'den beri kardeş olduğumuzu unutanlara yakınlığımızı sinsice hatırlatmak isteyip, en yumuşak tavrımı takınıp, cinsel dürtülere tövbe etmeye çalıştım. Bir Efes Dark açıp, sayısal teknoloji harikası sabun şekilli aletten Dave Mustaine'e Good Mourning, Black Friday'i bağırtmaya başlayana kadar, Yoda yobazlığının en yoğun güzelliklerinde 10 dakikalık bir işkenceye maruz bıraktım kendimi. Sonra, kanatlı kurtarıcım arz-ı endam etti salonumun duvarlarından. Kucaklaştık ve irtifa kazandık.
Burda, yukarda, çok iyiyim şimdi...
Buyrun: (Good Mourning, Black Friday - Megadeth)
Hey, I don't feel so good.
Something's not right,
Something's coming over me
What the fuck is this?
Killer, intruder, homicidal man.
If you see me coming, run as fast as you can.
A blood thirsty demon who's stalking the street.
I hack up my victims like pieces of meat.
Blood thirsty demon, sinister fiend,
Bludgeonous slaughters, my evil deeds.
My hammer's a cold piece of blood-lethal steel.
I grin while you writhe with the pain that I deal.
Swinging the hammer, I hack through their heads,
Deviant defilers, you're next to be dead.
I unleash my hammer with sadistic intent.
Pounding, surrounding, slamming through your head.
Yeah! Their bodies convulse, in agony, and, pain.
I mangle their faces, till no features remain.
A blade for the butchering, I cut them to shreds.
First take out the organs, then cut off the head.
The remains of flesh now sop under my feet.
One more bloody massacre, the murders' complete.
I seek to dismember, a sadist fiend.
And, blood baths are my way of getting clean.
I lurk in the alleys, wait for the kill.
I have no remorse for the blood that I spill
A merciless butcher who lives underground.
I'm out to destroy you and ,
I will, cut you down.
I see you, and,
I'm waiting , for Black Friday.
Killer, intruder, homicidal man.
If you see me coming, run as fast as you can.
A blood thirsty demon who's stalking the street.
I hack up my victims like pieces of meat.
I lurk in the alleys, wait for the kill.
I have no remorse for the blood that I spill
A merciless butcher who lives underground.
I'm out to destroy you and ,
I will, cut you down.
It's Black Friday, paint the devil on the wall.
Şimdi ne iyi var, ne kötü; ne güzel var, ne çirkin; ne haz var, ne elem; ne doğru var, ne yanlış...
Ben varım ve benim kokum var!
Anlamadın mı?
Sağlık olsun, yak bir sigara veya beni durdurmaya çalış.
28 Şubat 2008 Perşembe
popo çayı
Bir bankanın çevreci (çevre üreten veya satan?) müşterilerini hedefleyen bir kredi kartı var. Reklamı ise, dünyanın uzaydan çekilmiş görüntüsünün üzerine, kalın sesiyle İngilizce sözcükler söyleyerek Hollywood filmi fragmanı havası veren adamın kükremesiyle başlıyor. Sonunda "Bi' şey yapalım" bağlantısıyla, bu çevreci kartın, çevreci özellikleri sıralanıyor: Kart gönderim zarfları dönüşümlü kağıttan mamul; ekstreler e-posta olarak iletiliyor; en can alıcı özelliği ise, biriken puanların bir kısmı çevreci aktivitelere bağışlanıyor.
Aynı bankanın bir de esnek mi esnek bir kartı var.
O kadar esnek ki, müşteriler bu kartın üzerine kendi tercihlerine göre resim, desen, tasarım koydurabiliyorlar. Sanırım bu esnek karta başvuracağım ve üzerine popomun resmini basmalarını isteyeceğim.
Demek ki neymiş, bankalar sadece kar etmek amacıyla çalışmazlarmış; hayırlı eylemleri de oluyormuş.
Dünyada pazarlanmayacak şey var mı?
-------------------------
Fırsat ve güç verilse, şu andaki halin için kimlere teşekkür ederdin?
Kimleri öfkeyle suçlardın? Kimlerin hatalarını affederdin?
Durumundan ne kadar memnunsun?
Hayatına, her sabah yeni bir gülümsemeyle mi devam ediyorsun; yoksa, nefeslerinden usandın mı?
Hep gülümseyen yüzün, bana yine bir şarkıyı hatırlattı. Hangisi olduğunu boşver. Vaktin olsaydı, sen zaten mırıldanıyor olurdun.
En iyisi, sen gül ve canlı gözükmeye devam et.
Ben de ayaklarımı uzatıp, şarabımdan yudumlayarak Simpson'ları seyredeyim.
-------------------------
Doğadan da artık tercih etmediğim markalardan biri. Bu takıntılarımın temelindeki tepkiler (veya, bu tepkiselliğimin temelindeki takıntılar), akıldan ve mantıktan uzak. Yine de, seçimlerimi etkileyen bu hislerime bağlı kalmak istiyorum. Kişisel tercihlerimde, daha az kısıtlanmış hissetmek istiyorum sanırım.
Titreyin zayıflar!
----------------------------
VH1'da gördüğüm bir jenerikten bahsetmek istiyorum. Bir barda, sağda solda oturan herkes bir anda müzik (Listen To The Music) geğirmeye, kusmaya, öksürmeye başlıyor. Bar taburesinde oturan bir kız da müzik osurunca, eliyle arkasındaki havayı dağıtmaya çalışıyor. İşte, bütün jeneriğin en güzel anları! Kız çok tatlı çünkü...
İnsan vücudundan pis eylemlerle müzik çıkması da güzel fikir ayrıca.
Bir de bu şölene katılan fareler var.
----------------------------
İlkokul ve ortaokul günlerimizde bize öğretilmekten çok ezberletilen andımızı ve Atatürk'ün seslenişlerini, o zamanlar gösterdiğimiz kadar benimsememiş ve hatta önemsememişiz sanırım. İçimizden kimsenin vazifeye atıldığı yok.
----------------------------
Ebru Gündeş "Allah bana şehit anası olmayı nasip eder inşallah!" demiş. İnşallah Ebru'cuğum, inşallah!
----------------------------
Bir ürünün veya hizmetin bedelini toplamakta aracı kılınan kurumların, bedeli ödeyenlerden ayrıca bir ücret daha almasından nefret ediyorum. Hizmeti/ürünü asıl üreten/sunan kurumla anlaşan bu aracı kurumun yükünün, kullanıcı/tüketiciye bindirilmesi haksızlıktır. Ne yazık ki bunlardan dünyada çok var. Bu aracılara legal haracınızı vermeden konsere, sergiye gidemez, vize alamazsınız. Bu, gelişmiş uygarlığın bir düzenlemesidir.
----------------------------

Ne zaman bir spor ayakkabı alsam, üretiminde çalışan uzakdoğulu çocukların haklarının havaya karışmasında ne kadar payım olduğunu merak ederim. Adı Yunan zafer tanrıçasıyla aynı olan markanın eski haberleri sayesinde, aklıma kazınmış bir kere...
Facebook'da "TEKTAŞ AĞAÇLARI" isimli bir grup var. Tam da Cape Town'dan döndükten sonraki günlerde dikkatimi çekti.
Yukarıdaki gibi çocukların sağlıklarına, mutluluklarına, hayatlarına malolan taşlarla, aşk dile getiriyoruz. Bağlılık nişanı olarak, masum insanların canlarını kullanıyoruz aslında...
Neredeyse bütün dayanıklı tüketim malları, tekstil ürünleri, kimyasallar, az gelişmiş ülkelerde üretiliyor. Bunları kullanan hepimiz, taleplerimiz nedeniyle, yüzlerini hiç görmeyeceğimiz insancıkların hayatlarından mı çalıyoruz?
DVD oynatıcımda film seyrederken, Hollandalı firmanın kimlerin hakkını yediğini ne kadar düşünüyorum ve bunu nasıl belirleyebilirim?
Hayvanlar vahşice katlediliyor diye kürk giymeyenler, hatta et yemeyenler var. Bu tepkilerinin haklılığı, algı ve yargı sahiplerine göre değişkendir.
Altın madenleri için yok edilen doğal bölgelerde de hayvanlar yok oluyor, insanların yaşam şekilleri berbat ediliyor. Aynı şekilde, değerli taşların elde edilmesi sırasında özgürlüklerinden, hayatlarından olan çok fazla insan ve insan yavrusu var. Vejetaryenliğiyle övünen bir insanın, tek taş bir yüzüğü arkadaşlarına gösterirken duyduğu heyecan, ironi oluşturmuyor mu?
Tıpkı saçını erkeklerden gizleyip, makyajlı yüzünü ve biçimli poposunu göstermeyi uygun bulan hanımların ironisi gibi...
Yukarıdaki resme tıklarsanız, Birleşmiş Milletler'in Afrika'yla ilgili (bana biraz da UN'i övüyor gibi gözüken) güncel bir raporunu (İngilizce) okuyabilirsiniz.
3 Şubat 2008 Pazar
Blood of heroes

31 Ocak 2008 Perşembe
yastığa hasret
21 Ocak 2008 Pazartesi
Snowblind

