9 Ocak 2009 Cuma

0114 işu


Efervesan bir insan olur mu?
"Ne kadar az suya koyarsan o kadar az zamanda içersin ve acı tattan duyduğun rahatsızlık o kadar kısa sürer..." gibi bir açıklama yapmıştı Ayça zamanında.
Olmaz bir damlayla da canım!
Yılan balıklarıyla dolu bir havuza atarsın, ağzının tadına düşmansan ve maceracıysan!
Teşhis neydi bu arada, pardon?

5 Ocak 2009 Pazartesi

Çıngırock (yapma be abi!)


Sanırım 1 hafta kadar önceydi. Havalimanında, personel kapısından kara tarafına geri dönerken, Şener Yıldız'ı gördüm. Çok uzun zamandır TRT'de Rock Market'i hazırlayan ve sunan adamı yani. Tişörtlerine kurban olduğum; bazı grupların isimlerini yanlış telaffuz etse de, özel kanallardan önce, programına mecbur olduğum adam. Durdurup konuşmak geçti içimden ama üşendim...
Daha sonra öğrendim ki, Rock Market kurulmuyormuş artık.

Sonra, dün gece TRT2'ye rastladım televizyonumda. Ekranın şimdi hatırlayamadığım köşelerinden birinde "Çıngırock" yazıyordu. Önce Funda'yla harcadığımız o sosyoloji dersi ve o dersin değerli ürünü sarı sayfa geldi aklıma. Nerdeydi ki? Çıngırock var mıydı içinde?
Sunucuya dikkat ettim; daha doğrusu, sunucunun konuşmasına...
Cenk Durmazel'di kendisi.
Yine Rock Market zamanlarında, yine aynı müziğin zevkini paylaştığım insanlarla, hakkında bolca hafif muhabbet yaptığımız ama tadından dinlemeye kıyamadığımız (nasıl yaa?) Müebbet Muhabbetçi Cenk!
Rockla alakadar ve rock icracısı olduğu, zaten yıllardır malumdu.

"Dur bakalım, nasıl şarkılar ve nasıl yorumlar verecek acaba?" dürtüsünü sözcüksüzce aklımdan geçirip, kumandayı sehpada dinlendirdim.

Güzel seçimler vardı, Stone Temple Pilots'ın Wicked Garden'ını anons etmeden önce abuk hareketler yapmaya başladı. "Bu nedir arkadaşlar?" dedi. "Bu bir dans. Bu, Scott Weiland'ın dans tarzı..." diye devam etti. Eski Stone Temple Pilots ve eski Velvet Revolver vokalistini azıcık anımsattıktan sonra, şarkıyı anons etti.

Programın bir de seyirci yarışması varmış.
Önce, yarışma hakkında duyduklarıma pek dikkat etmedim. Yarışmanın ödülü, kuralları ve bu haftakinin kazananı hakkında konuşurken şaşırıverdim.
Hangi rock şarkısının sözleri senin için en anlamlı, en etkileyiciyse, bunu, nedenlerini kısaca anlatarak yazıyorsun. Değerlendirmeyi kim yapıyor bilmiyorum. Bu hafta, Metallica'nın Sad But True'sunu, dünyayı (veya dünyadaki insan hayatını) uzaylılara anlatmaya yetebilecek kapasitede olduğu için etkileyici bulan biri kazandı. Ne kazandığını hatırlamıyorum. Aklımdan bu kadar kısa sürede bu kadar çok şarkı sözü geçmemişti!
Ben ne derdim?
Hangisini anlatırdım? Kısa anlatabilir miydim?
Her nefesim, her ağrım, her sevgi derecem ve belki de her damla çişim için bile (niye kan veya ter değil?) şarkı sözü var!
Cenk'e geyik yazıp gönderebilmek ve bunu şarkı sözleri üstünden yapabilmek? Doyurur mu acaba?

sıcak yükle geri dönmek

29.12.2008

Sanki, aşkla ve sevişmek için, romantik bakışlar eşliğinde kurulmuş ama, sakinlerinin yorgunluğu yüzünden öpüşmeler görülmüyor, sesler duyulmuyor.

TK1723/28DEC - Bunca uçuşum içinde, inişi en rahat, en yumuşak; tekerlerin yerle teması en zor hissedileniydi. Yani, inişin, yolcular ve kabin ekibi için rahat gerçekleştiğini söylemek istiyorum; kokpittekilerin yaşadıkları hakkında yorum yapamam. Rüzgar konilerine baktım, piste paralel şekilde, havayla doluydular. Ereksiyonlarının ne kadar süreceğini merak ettim...

Berlin'e 2. gelişim ama, ilk kez Tegel Havalimanı'na iniyorum. Daha az trafik için tasarlanmış gibi bir izlenim verdi bana. Uçaktan çıkıp, yolcu körüğünden geçtikten hemen sonra, birkaç tane pasaport kontrol bankosu var. Her körüğün kendi pasaport kontrolü var galiba. Bagaj teslim bantı da, hemen pasaport kontrolün arkasında.
Dolayısıyla, yolcular uçaktan çıktıktan sonra, uçuş boyunca katlı tuttukları bacaklarını fazla çalıştıramıyorlar ve yeterince vakit kaybedemiyorlar ama, bu kadar kısa mesafeyle yerleştirilmiş pasaport kontrol noktaları ve bagaj teslim bantı önünde dikilerek beklemeye doyabiliyorlar.
Benim payıma, soru sormayan polis ve LHR'dan gelen BA uçağının bagajlarının toplanmasını beklemek düştü.

Bu bekleme sırasında, İstanbul'dayken arayıp ulaşamadığım babam aradı. Dağa gitmişler, dönmüşler. Özlemişiz!
Sonra, Turkcell ve Ece, kısa mesajlarını yığdılar ekranıma.
Anneme vardığımı haber verdim ve en sonunda, henüz TK bagajlarının atılmadığından ve bir süre daha atılmayacağından emin olup Yasemin'i aradım. Çıkışta bekliyordu ve ben kendisini tanıyacağıma dair garanti verdim.

İncecik, zarif bir kız. Sahici bir gülümsemesi var. İki senedir bana yaptığı yardımlar için teşekkür etmek, doğum gününü kutlamak, kendisini sıkmamak, ilk aklıma gelen niyetlerim.
Ben bir ATM'den para çekerken, Yasemin küçük bir alışveriş yaptı.
Terminalden çıkıp taksiye bindik. Şoförün yüzüne dikkat etme gereği duymadan "iyi akşamlar" dedim. Aynısını şoförden geri duydum. İçimden "budur!" dedim.

Urban Str'ye giderken, geçtiğimiz yollarda dikkat kesildiğim görüntülerden kurtulmaya çalışıyordum. Nedenini bilmiyorum.

Funda'yı aradım. Telefonu, cevaplanmadan önce Yasemin'e verdim. Sevindiler sanırım. Çatısında Dakota (C47) duran bina da ne? Teknoloji müzesiymiş! Geleceğiz!

Eve varmak, biraz rahatlamak, kafa işgalcilerini yastığa dökmek, firara alışmak ve tanışmanın ilk adımlarını atmak toplam iki saat kadar sürdü. Uykuya bulanık merak ve meraka bulanık rahat, önümde kolkola oturdular. Huzurlarından çekildiğimde, yemek yemeye gittiğimizi anlamak, onlar hakkında düşünmemi engelledi. Uykuyu saatler sonra bulabilir, merakımı herhangi bir zaman giderebilir, portatif rahatımın her yerde tadına varabilirdim.

Saskia, hemen hemen aynıydı. Gözleri, son gördüğümden beri daha sağlıklı bakıyordu. Yanında, beni derin derin süzen sevgilisi Thomas vardı. Zeki bakan, az konuşan ("öz konuşma" eylemini sevmiyorum galiba), düzgün ve doktor bir Alman adam. İlk on dakika bana diktiği gözlerine çarpa çarpa, yaklaşmak ve uzak durmak arasında bocaladım. Bu rahatsızlığımı bir kadeh merlot ile zevke çevirdiğim anda da sohbet başladı. Başlarda, Saskia, Thomas ve Yasemin, "Almanca konuşmayalım" dediler. Ben de, "Harikasınız ama benim için kasmayın" dedim. Kafamın içinde de "Birazdan Nilgün gelince görürsünüz Almanca'yı Türkçe'yi!" tümcesi sinsice süründü. Kafasına vurdum, diğer pis arkadaşlarının yanına süzüldü...

İngilizce devam eden sohbetimize, önce İngilizce bir son, Nino'nun teşrifiyle de Türkçe bir gaz verdik. Nilgün, tam bizi bıraktığı zamanki gibi. Hala heyecanlı ama kontrollü. Kırmızı beyzbol kasketi ve turuncu, çiçek desenli yelpazesiyle, hala ufak bir kız çocuğu gibi. Eğitimi ve yarı zamanlı işlerinin üstüne, dans ve DJ'lik de koymuş. Yılbaşı gecesi için hazırladığı programın son şarkısı Bohemian Rhapsody'ymiş. Sevgilisi de bir Queen fanatiğiymiş. Aferin Nino! Queen seven adamdan fenalık gelmez (ne?)!

Bütün Berlin'de Silvester patlamaları başlamış bile. Deneme atışları her yerde! Gayet sık aralıklarla büyük patlamalar dikkatimi dağıtıyor. Yerliler alışık. Konuşmaya, bu gürültü yüzünden ara vermiyorlar. 1 Ocak sabahı kaldırımları görmemi tavsiye ediyorlar.

Yemekler yenip, 3 dilde hasret giderildikten sonra, ödeme için, Alman usulünce hesap yapıldı ve Saskia ve Thomas lokantadan ayrıldılar.

Queen, üzerinde Freddie kazılı sıra ve tuvalet sigaraları muhabbetlerinin dümen suyunda, Nino'nun liseli saflığında ama duyarlı vatandaş hevesi ve hevesli arkadaş duyarlılığında Ebru canlandı 5 dakikalığına... Ne kadar uğraştıysak da, Yavuz'un ölü beynini çalıştıramadık. Hatırladığımız kadarıyla canlı kalbini yere geri bıraktık.

En komik anları, Almanya'da üç Türk olarak, durmadan İngilizce konuştuğumuz son 1 - 2 saatte yaşadık. Lokantadan çıkınca, havanın soğuğu, burnumdaki bir haftalık güzel kokuyu sümüğe dönüştürdü ve kaldırıma bırakasım geldi. Eve kadar sabrettim.

Evde, Yasemin'in doğum günü için İstanbul'dan getirdiğim şampanyayı açtık ve bitene kadar sohbete devam ettik. Nilgün'ün doğru tavsiyesiyle, Yasemin'in en sevdiği içkiyi almışım. Aldığım şişe, iki hatunun da en sevdikleri tasarımcılardan birinin ürünüymüş. Mutlu oldum. Funda'yı fotoğrafla kıskandırdık! Nino evine gitti ve uyuduk.

31.12.2008

31.12.1996'yı saymazsak, ülke dışında geçirdiğim ilk yılbaşı olacak. Önce, mide kaynatan sıcak şarap!

Unter den Linden ve Brandenburg Kapısı'ndan Siegessäule'ye kadar olan yol festival alanına çevrilmiş. Izgara sosis, sıcak şarap ve yeni yakılan barbegüllerden kömür kokuları! 67 metre yükseğe sabitlenmiş altın meleğin eteğinin altından festival hazırlığına sıkışık bakışlar ve rahatsızca hapsedilen görüntüler...

Bir türlü dikilmeyen güneş, erimeyen buz öbekleri. Bir türlü kurumayan delikler ve bitmek bilmeyen yorgunluk! Alkol kokan U8 vagonu.

İngilizce bilmeyen Türk bakkala "Türk müsünüz?" diyen ben ve Euro ile Cent'i Lira ve Kuruş olarak zikreden bakkal. 4 şişe bira. Esrar kokusu, Bob Dylan ve kalem. Yastıksız kanepe. Ooooooo!

Esnaf bu! Ama, ne üretir veya alır, satar bilmiyorum. Kaç dükkanı veya tezgahı var onu da bilmiyorum. Allah işini açık etsin.

Artık eminim, yazmakla işim kalmadı. Çünkü içim kalmadı. Dokunaksız içim, okunaksız yazım, korunaksız aklım... Uykuyla çökecek. Kalbim attıkça, vibrasyonumla, çökenlerin seviyeleri eşitlenecek ve üstünde yürümeye elverişli zemin oluşacak. Bir de şu veletler patlamasa! Ortalık, derbi maç sonrası Mecidiyeköy'den beter burada!

Uzun süredir ilk kez, üzerindeki "içindekiler" açıklaması İngilizce yazılmamış bir paket görüyorum. Clarky's Tortillas (peynirli mısır cipsi) paketinde, 9 dilde "içindekiler" var ama bu dillere İngilizce dahil değil! Hahha!

Bir adamın gitar çalabilmesi, müzik yapabilmesi, sözlerine de ritmi eski karısından alabilmesi ne kadar da güzel. Emin miyim? White Stripes - Elephant - Seven Nation Army!

Web sitelerinden şarkı sözü okumakla olmuyor! Alacaksın albümün kitapçığını veya kapağını eline, bir de soğuk birayı yanına (hava sıcaksa apış arana); duyduklarını azar azar gözlerine yedireceksin. Açıklamalara, teşekkürlere atlamak isteyeceksin ama, şarkıyla ilgili fotoğraf veya ilüstrasyona saygından bekleyeceksin. O küvetteki o adamın o şapkası neyle alakalı? Kızın elbisesiyle adamın kıyafeti uyumsuz mu? Merak edeceksin. Sanatçıyla ayrı gayrı olmayacak! Ne sunduysa, hakkını vererek alacaksın. Yavaş yavaş sokacaksın içine! Dinlemen ve okuman ve seyretmen bitince hemen kalkmayacaksın! Sönene kadar içinde kalacak! Disk soğuyacak önce! Hah! Böylece, diyebilirz ki, 1996'ya kadar dinlediklerimle, bu yüzden abi kardeş gibiyiz. Sonrakiler, daha çok her kıvrımını, her hareketini bildiğim ama geçmişleri, huyları hakkında fikirsiz olduğum ve kendilerini bana makyajsız göstermekten çekinen kadınlar gibi. Hepsi güzel. Abartmak da rahatlatır bazen...

02.01.2009



Sabahın 6'sında Yasemin kalktı ve hazırlandı ve ebeveynlerinin yanına gitti. Canım, 3 gün yalnız kalacak. Alışık.

Biraz daha uyudum. Uyanınca, yatağımı tekrar koltuk haline getirdim, evi biraz toparladım, müzik dinledim, bulaşık makinasına bulaşık koydum, Tegel'e en rahat nasıl ulaşacağımı araştırdım...
Evden 100 - 200 metre ötedeki Hermannplatz'dan U8'e binip, 19 istasyon ötedeki Jakob-Kaiser-Platz'a gidip, oradan da Tegel otobüsü X9 veya 109'a geçmek en mantıklısıydı. Neyse ki bu sefer yüküm hafifti.
Radyatörlerin ayarlarını 2'ye indirmeyi ve çıkarken şemsiyemi almayı unutmadım.
Kaldırımlar incecik ama dirençli karla kaplıydı. Ayak izlerim oluşmuyordu. "Zemin buzdu" da denebilir tabii ki.
Möckernbrücke'den sonra tren boşaldı.

Yakup Meydanı istasyonunda inince, tam kendimden beklediğim gibi, işaretleri çok rahatça belirleyip takip ettim ve tam otobüs durağına çıktım. Durakta bekleyen bavullu ve sırt çantalı Tötonlar'ın halinden, hazır bekleyen otobüsün Tegel'le ilgisi olmadığını anladım.
2 dakika sonra geldi X9. 10 dakika sonra da terminalin önünde silkeledi beni ve diğerlerini...

Önce Swiss, AF-KLM, Lufthansa, Qatar ofislerinin önünden geçtim. KLM çalışanlarına sataşmaya değer mi diye göz attım. Gözüm değmedi.

THY check-in bankolarında Germania check-in yapıyordu. TK1724'ün tarifesine henüz 2,5 saat vardı ve dolayısıyla rahatlığıma miskinlik, bira, sandviç ve dilim dilim ahkam ekleyebilirdim. Adımlarımı hissetmemenin şükürlerini ederken, "terrace" tabelasını gördüm!
Şimdi, check-in'i hızla beklemeye başlamıştım!

Bilet satış ofislerine yaklaştım. Elemana detaylı ve bıkkın şekilde bir şey anlatan hanım görevliye baktım. Hanımdı. İşlerinin bitmesini veya azalmasını beklemeyi düşündüm önce. Sonra hanımla göz göze geldik ve gülümseyince rahatça yaklaştım.
Bankoların açılmasına yarım saat varmış ve liste olmama gerek yokmuş. Doğrudan check-in'e gidebilirmişim. Standartsızlık nimet midir? Hala bilemiyorum. Sorumun kaynağı, değişken durumlar değil mi zaten?

Sırada, benden önce birbirlerine ilgisiz genç bir çift, herkesle şevkle sohbet etmek için biraz geçkince ama bunun farkında olmayan bir adam, bu adamın muhabbetinden yavaş yavaş keyif almaya başlayan orta yaşlı bir kadın ve kızı ve annesi vardı.
Küçük kız, kumral küt saçlıydı. Gözleri, beyaz yüzüne itinayla yerleştirilmişti. Haşarı bir havası yoktu ama saf da değildi. Elindeki bebeği bırakmadan oradan oraya koşuyor, elleyebildiği her nesnenin ne olduğunu "ane"sine yüksek sesle soruyordu. Meraktan yapılmıştı sanki! Annesi de cevapları doğrudan vermek yerine, kızını düşünmeye teşvik edecek sorulardan oluşan cevapları, gururla ve yüksek sesle veriyordu. Sohbet konusu portfolyosunu hep açık tutan adam arada bir kaybolup, sonra yeniden ortaya çıkıyordu. Suratından anlayış ve kabul akıyordu, iğrendim.
Hemen önümdeki bıkkın çiftin hatun yarısı, sıranın berisindeki metal masaya gitti; üstüne çıkıp bağdaş kurdu. Erkek yarının ayakkabıları benim botlarımla aynı markaydı. Bir kitap çıkardı ve çantasına oturup okumaya başladı.

Yeterince alanım ve uçakta boş koltuk olduğunu düşünüp, çantamın etrafına sarı kılıfını geçirdim. Sarılınca sararan çantamı, sağ ayağımla, okur erkek yarının arkasına doğru itekledim. Kaçak hatun geri geldiğinde, adamın arkasında duramayacak, yüzünün önüne geçmek zorunda kalacaktı.

Check-in başladı.
Muhabbetsiz sohbet adamı, hanımların çantalarını ve bebek arabasını masalara yaklaştırmalarına yardım etti. Centilmenleri Business Sınıfı'na ücretsiz aktarmıyorlar be adam!
Sıra bana geldiğinde, kendimden (yerimden) emin bir hareketle, önce çantamı teraziye koydum. Biletimi ve pasaportumu görevliye bagajımdan sonra vermenin rahatını, kendi istasyonumdan çıkışlarım ve görevli seyahatlerimden dönüşler dışında, ilk kez yaşıyordum. Biletimdeki ismi, ekranında göremeyişini, önce yorumsuzca, sonra insafa gelip, "kendimi listeye aldırmadığımı" nedeniyle anlatarak seyrettim. Şaşırdı. Alman'dı. Hala öyledir umarım. "Bizde de aynıdır, mutlaka listede olmak gerekir. Bilet satıştaki şef hanıma sordum ve liste işlemiyle uğraşmaya gerek olmadığını, doğrudan buraya başvurmamın uygun olacağını söyledi. Kusura bakma..." gibi bir balya söz bıraktım önüne. Afiyet oldu ve "sorun değil, ben de çözerim" dedi. Bir süre sonra bir detaya takıldı ve önce notlarını çıkardı, sonra da yanındaki arkadaşına danıştı. İsim etiketi doldurdum ve bagajıma takması için kendisine teslim ettim. Nazikti. Yer tercihimi sordu. Abartıp, önlerde koridor istedim ve 9C'yi aldım. Teşekkürümü Almanca etmek kadar yavan, basit, ucuz, işe yarar bir kapanış tam bugünüme uygundu. Sıradaki diğer yolcuları süzüp, terasa yöneldim. Önce, küçük bir sandviç tezgahının önünde durdum ve sandviç aldım.

Terasa giden yolu işaret eden tabelalar, ilk katta British Airways Terrace Lounge tabelalarına dönüştü. Hadi ama! Arada bir de Starbucks var! İçinden mi geçmek lazım acaba? Geçelim. Geçtik. Orası değil. Geri dön. Merdivenler devam ediyor. Bariyer veya girilmez işareti de yok. Devam!
Ettim.
İkinci katta "Ofisler, aman yaklaşma..." gibisinden yazılarla süslenmiş kapılar var.
Kapılara bakan cam kaplı merdiven sahanlığı, yavaş yavaş apronu görmeye başladı.

Montumun içindeki hırkayı çıkarıp, çantamdaki kameramla yer değiştirdim. Kamerayı boynuma asınca, giymiş olmuyor muyum allasen?
Bir kat daha tırmandım ve önce bir TUI 737'sinin birkaç pozunu hapsettim. Sonra üstünde kocaman bir Star Alliance yazan SEDMB geldi. Bu MD hangi firmanın kardeşim? Neyse...

Takside TUI'yi takip eden Lufthansa A321'inden sonra, piste odaklanmaya karar verdim. Bir kat daha çıktım ve en tepeden, hem Tegel'in eski terminalinin yukardan bir görüntüsüyle yüzümü ekşittim; hem de pistte koşacak olan uçakların heyecanıyla yerimi ve duruşumu düzelttim. Ayaklarımı sağlamlaştırdım. Makina mümkün olduğunca sabit durabilmeliydi ve tripodla uğraşmak istemiyordum. Lufthansa'nın başka bir A319'unun gayet kötü "airborne" pozlarından sonra, kameramı çantama itekledim ve aşağı indim.


Terminalde bir tur daha atıp tuvalete girdim.
Güvenlikten ve pasaporttan (evet, sıra böyle) geçtikten sonra, bir şişe Southern Comfort satın aldım. 6 numaralı kapının yanındaki bardan bir bira ve bir su edinip; körüğün hemen solunda, yeni terkedilmiş, üstünde tabaklar ve bardaklar olan bir masaya kuruldum. Bulaşıkları bir noktaya toplayıp, hafifçe kendimden öteye ittim. Tam önümde bir British Airways Airbus'ına hizmet veriliyordu. İlginç bir açıda değildim. Bardaki İngilizler'i incelemek geçti içimden ama, bu yönde de açımdan memnun olmama imkan yoktu.

Çarem yine kameramdaydı. Ayaklarımı pencereye çevirip, çantamı ve içki şişesini yanıma çektim. Dikkatle operasyonu seyretmeye başladım. İşçilerin iletişimini, temizliğin uçağa giriş aşamalarını, tuvalet aracını yanaştırmalarını, bagaj ve kargo konteynerlerini dizişlerini seyrederken, deklanşöre basmamı gerektirecek bir an umuyordum. Dolileri çeken aracın bir cip olması ilginçti. Kokpitin içi, ekibin milliyetinden bağımsız nedenlerle mi bilmiyorum, sıkıcı gözüküyordu. Adamların dansöz oynatacak hali yok ya! Ne ilginçlik bekliyorsun?

Kısa bir süre (15 - 20 poz kadar) sonra, biri omzuma dokunup "sör! sör!" dedi. "Efendim"li ve edepli bakışlarımla geriye dönüp, "yeees" dedim. Göğsünde Securitas yazısı, boynunda görev kimlik kartıyla, bu beton Töton bana:
"is that your camera?" dedi.
"yes, mine"
"you're not allowed take pictures of aircraft here sir..." (Gayet mülayim ama kendinden emin ve pazarlık şansı bırakmayan bu ince ses, bu kütleden mi çıkıyordu?)
"ok, didn't know... you like me to delete them?"
"yes, please"
"you like to witness me delete them?"
"yes, please"
"take a seat..."
...
...
...
"these ones, taken at the terrace, can I keep them?"
"they're ok"
"this one's a jeep, can I keep that too?"
"that's ok too, but that worker, not ok..."
...
...
...
"thank you sir, you're not allowed to take photos here"
"now I know. I'm shutting it off now..."
"thank you sir"
Afallayınca babamı bile tanımadığım günlerim ne kadar da geride kalmış!
Önce uçağa, sonra da taksiye binip evime geldim.

Şimdi, sırtım dertli.

26 Aralık 2008 Cuma

memesiz (notitlet)

"There's an angel on my shoulder, in my hand a sword of gold..." diye başladı akşamım. Bilmediğim yollardan geçerek gelmiştim evime. Üstümde aralıksız aralık soğunu taşımaktan bunalmıştım. Sevgilisini, hissedebildiği her noktasına bulaştırarak tatmak isteyen; seyahatlerini anlatan; ölümünde sezdiklerini ve istediklerini bağıran; aşkını, hayatına, sorgulayarak davet eden; araba tutkusunu ve hasretten muaf yaşadığı şehvetini benzeştiren adamlar karşıladı beni. Selam vermeyi bitirebilirsem, anneme yemek de ısıtabileceğim...

---------------------------------------------

1988'de, Peggy Noonan tarafından yazılıp, George H. W. Bush'un ağzından, Cumhuriyetçiler'in bir toplantısında duyulan bir söz, Selçuk Erez'in bir çalışmasına gönderme yaparak, zihnimi bulandırdı. Aklımdaki, ambargo karşıtı kongre "daha fazlası!" diye diretecek ve ben "hayır" diyeceğim! Bunu Foreclosure Of A Dream seyrederken ve muhallebiye aklımı karıştırırken farkettim.

---------------------------------------------

Antrikot ağrısından ziyade, kafamı tükettiğim alkol ve tütün miktarının zararlı etkilerine mi takmalıyım? Yoksa, Almanlar'ın bu yaşıma kadar hayatıma yapamadıkları bütün etkinin acısını, son bir ayda çıkarmalarında benim ne kadar pay sahibi olduğumu mu bulmalıyım? Antrikotun yarısını annemin avuçlarına bıraktım. Diğer yarısı benim içimde. "Almanlar kaybedince biz de kaybetmiş sayıldık" safsatasına yan gözle bakıyorum şimdi. Bir Rock-Im-Park olsun, bir Kaiserburg olsun, bir Lufthansa hostesinin ilkyardımı olsun, bir Saskia'nın misafirperverliği olsun, bir Kaiserburg bahçesindeki çiçeklerin fotoğrafı olsun, bir Elisabeth'in memnuniyeti olsun; hepsi gözüme dizime dursun. Böyle miydi? Göz ve diz miydi? Elime yüzüme mi bulaştırdım? Yıkasana...

---------------------------------------------

Annem ilk kez bir yazımı okudu bu akşam. Nasıl da "pekiyi" verdi canım, canıma! Ben anneme ne zaman ve nasıl takdir belgesi sunabileceğim? Şu ana kadar ettiğim teşekkürleri nerede saklıyor?

---------------------------------------------

Bir günümü, herhangi bir günümü, ilgi çekici veya sıradan bir günümü, heyecanlı bir günümü, mutlu bir günümü, vajinasına penisimi soktuğum bir günümü başlıklandıramıyorum artık! Başlıklandırsam da, başlığın altı boş kalıyor. Sanırım, her kurtarıcımın bakıcılarında gözlediğim döneme girdim. Çelişik ve keskin, bütün dürtülerim, teker teker, rahatça oturacak yer bulabiliyorlar. Onlardan, ayakta koro veya amigo takımı oluşturamıyorum artık. Her algıladığımı, kaşarlanmış ama enerjisinden hiç kaybetmemiş bir kalecinin bütün verimliliğiyle, rahatlığıyla yakaladığı şutlardan sonra takındığı ve artırdığı bir özgüvenle algılıyorum. Ne yapacağıma, hala, o kalecinin, oyun sistemi geliştirememiş takım arkadaşlarından bir ipucu bekler bakışlarıyla bakıyorum. Evet, burda, ellerimin içinde; gol olmadı ama, nereye göndereceğim? Nerde bekleniyor? Sağır eden çanları duyan yok mu?

15 Aralık 2008 Pazartesi

Makinaya Zeytinyağı!

Ben bu sabah tuvalette otururken, "Çince öğrenmenin faideleri" başlıklı fikirler düşmeye başladı. Onlar düşünce...
Ben tuvaletten kalkınca, düşmeyi kestiler.
Geride bıraktığım kalıncaya bakıp, Çince'den vazgeçtim.
Ben, tuvaletteki geçkince, Çince'den geçince, kendi üretkenliğime ve üreyebilirliğime düştüm.
Ürettiğim ne öğrenecek?

-----------------------------------

Dün akşam, canım hatunlarımı, yoğun şüphe altında, söz ve sayı altına aldım. Jenna'yı ıskaladım yine. Kaçak oldu hep. Yine kaçtı sarışın kaltak!

-----------------------------------



Montreux'nun ne kadar sıkıcı (neden "ne kadar eğlenceli" diyemedim şimdi?) olduğunu bile bu ağdan öğrenmeye çalışıyorum ya, neremle şaşırsam kendime bilemedim. Irena Sedlecká'nın ellerinden çıkan 3 metrelik Freddie Mercury heykeli ve Deep Purple - Machine Head'in büyük bölümünün kaydedildiği Grand Hotel için durmadan güçlenen bir açlığım var. Önümdeki boş günlerin bazılarını bunları görmek için mi değerlendirsem? Önümdekilerin hepsi bitecek!

Sadece, çeşitli tatil tavsiye ve pazarlama sitelerinde sunulan, hakkında bahsedilen Montreux Grand Hotel, 1972'de stüdyoya dönüştürülen Grand Hotel mi, emin olamıyorum.

Bir Deep Purple seven kul da "Ian'ların kullandığı Grand Hotel, ne yazık ki 1990'da yıkıldı, şimdi yerinde Ibis yukseliyor..." veya "O hotel, hala aynı isimle misafirlerini ağırlamaya devam etmektedir..." diye yazmamış! Adamların ilk istasyonu olan gazinonun yanmasını, adamların bundan etkilenmesini, Pavillon'dan kovulmalarını, Claude Nobs'un etkisini falan bil, ilgilenenlere yayınla; ama, Machine Head'in büyük bölümünün bir kerede kaydedildiği kutsal koridorların hala adımlanası olup olmadığından bahsetme! Sizin gibilere, benim gibiler lazım! Veya şu 1683 gitaristin bir kısmı da olabilir.

Hac isteği de böyle mi acaba?
Yaşam şekillerini belirleyen kuralların, kendilerine iletildiği toprakları görmek mi istiyor insanlar? Kendileri gibi olan binlercesiyle, aynı anda, aynı yüksek hisleri mi tatmak istiyorlar? Ülkülerini beraberce kutlamak mı motivleri?
Benim festivalize olmamda ve bazı mezarları, doğum yerlerini, kayıt mekanlarını görmek, ellemek istememde aynı dürtü mü etkin?

O Grand Hotel, Ian'ların kaldığı Grand Hotel mi, öğreneceğim. Tren rotaları ve biletleri belirleyeceğim. Panik yapmayacağım. Mo Beer!

-----------------------------------

Yasemin, döndün mü Hindeller'den?



Burada zeytin ve masumiyet diz boyu. Ilık sevgi gövdeyi götürecek!

14 Aralık 2008 Pazar

Ölüm Korkusu

Sanırım, günlerin, mevsimlerin, saatlerin, durumların veya duyguların renklendirildiği cümlelerden sadece "I found my own true love was on a Blue Sunday." i seviyorum. Benim de yeşerttiğim beklemeler, kızarttığım pazarlar var; yine de, farklı ırklardan insanlarla beraber, deniz seviyesinden bin metre kadar yüksekte geçen bir günde, duyularımın hemen hepsinde renk taşkınları yaşayınca, şımarmışım. Utanmayıp, büyümekten özenle kaçınan bir çocuğun coşkusuyla söylüyorum. Şımarmışım resmen.

--------------------------------

İkiniz 32 sene önce güzel bir şekilde tanışmışsınız. Tanışmanız yetmemiş, bir de koklaşmışsınız. Beni bunların ilgilendirmesi ve memnun etmesi yerine; nasıl hırlaştığınız ve birbirinizden uzaklaştığınız meşgul etti yıllarca. İtekledim güzelce. Çektiniz üstünüze.

Ateş tüküren uçaklarla dolu gökyüzümde, arada sırada havai fişekler patlattınız.
Teşekkürler.

Kuş ne?

--------------------------------

Tıpkı Charlie'nin, biz dotobüsten indiğimiz anda aramıza katılması ve bizi benimsemesi gibi, tutsaklığımdan kurtulduğum gün, burada kendimi içinde bulduğum evi benimsemişim. Senin veya seninkinin evini değil, bizim evimizi işaretlemişim.
Tıpkı, yıllarca içinde bulunduğum ve huzur bulduğum ev gibi, bu evi sıcak bulmuşum. Rivayet tabi, pinotage fısıldıyor bunları.

Gitmek istediğimde gidebilmişim (to), gitmek istediğimde de gidebilmişim (from).

--------------------------------

Bir müzik (rock tabii ki) grubu kurmak, en az, bir aile kurmak kadar çekici, eğlenceli, riskli, sorunlu, onurlu ve aynı anda kolay ve zor değil mi?

Virgülsüz anlatım mı olur? Yapma allasen!

D'ya think he wants me dead?

Biliyorum, kitabın yok. Yine de okutacağım sana ve herkesin kitabına uyacak bu seyahat!

8 Aralık 2008 Pazartesi

Fırat

Tanıdığım bütün Fırat'lar, ilk tanıdığımda gerçek çocuktular. İki tanesini ben de çocukken tanımıştım zaten. Sonra üç tane daha tanıdım ve yetişmeyi ağırdan alıyorlardı. Bu sözcüklerin nedeni, son üç tane içinde de sonuncu tanıdığım Fırat'tır.

Uykusuz'un muhteşemi Fırat'ı her okuduğumda veya hatırladığımda; ilkokulda hoca ciddi ciddi konuşurken, aniden kalkıp saçma sapan bağırmama, o yaşın en kirli küfürleriyle zamanı durdurmama neyin engel olduğunu merak ederim.
Uykusuz'un zavallısı Fırat'ı her gördüğümde, büyüdüğünde bana benzeme ihtimalinin ne kadar olduğunu merak ederim.

Yüklemini rivayet kipiyle oluşturduğum her cümlemden sonra, aklımdan "hangisinden yemiş? kırmızıdan mı yemiş?" geçmeye başladı.

Mutluyum. Ufacık güneş ve azıcık mürekkep.
Çok mutluyum.

Ölü At



"Söylenecek şeyler zaten söylenmiş!" demiştim değil mi daha önce?
Beton kamyonları olur ya; genellikle beton ünitesini sabit görürüz...
Şimdi, ben de, kafamın içinde donmuş olan harcı tekrar nasıl akışkan kılabilirim diye düşünüyorum. Neyle düşünüyorum? Harçla değil. Olmadı bu...
Söylenecekler söylenmiş, söylenmeyecekler de donmuş işte!
Neyle yapıştı kafamın içine?
Donmamış mı?

"Kamyonu devirmek" ne demek bilir misin?

Barbaros Bulvarı'nda devrilen bir beton kamyonu yüzünden okula geç kalmıştık bir keresinde.
Yıldız Üniversitesi'nin içinden yürümüştük. O adımlar ne kadar da kaçamak ve neşeliydi.
Bir keresinde de (şimdiki iç hatlar terminali, uluslararasıyken), beni terminalden alıp uçağa götürmesi için çağırdığımız araba çok gecikmişti de; apronu, üstünde uçak trafiği varken koşarak geçmiştim. O adımlar ne kadar da safça ve heyecanlıydı.

Kulağımdan içeri müzik akıtarak seyreltirim bazen içindekileri. Akan müziğin her çatlağa sızabilmesi için, düzenli bir titreşim gerekir. O titreşimi veren adımlarım ne kadar da rahatlatıcıdır.

Zaten daha önce ifade etmiştim; yürüme mesafelerini şarkılarla ölçmeyi severim. Benim fikrim değildir bu uygulama. Gayet severek kullanmakta ve burada kalın sözcüklerle anlatmakta da sakınca görmüyorum.

-------------------------------------

Bana "geçmişine bağlısın" , "geçmişte yaşıyorsun" , "geçmişinin, geçmiş olduğunu anla" gibi laflar ederler. Ben de "geçmişimle neden bu kadar ilgiliyim?" diye sorardım, kulağıma eğilip.
Şimdi farkına varıyorum; geçmişimde ve/veya geçmişimle yaşamıyorum. Geçmişimden büyük keyif alıyorum ve bu keyfi paylaşmaktan da keyif alıyorum. Geçmişimden ağlak ifadelerle bahsettiğimi hiç hatırlamıyorum.
Dile getirebileceğim, hakkında sohbet edebileceğim, değer verebileceğim bütün deneyimlerim, şimdiden öncede oluşmuştur. 1992'den veya geçen haftadan çıkarıp önüme koyduğum deneyimin önemi, çok nadiren ne zaman diğerlerine katıldığına bağlıdır.
Gülmeme, bazen de güldürmeme yarayan geçmişimin harcı, sadece benim eylemlerim de değil.
Siz, bir avuç, geniş (kalın) ve rahat görüşlü eleştiriciler, hepinizin yüz ve ses izi var geçmişimde! Siz, bütün geleceğe adım atanlar, Vera Lynn için ağlayan adamın dürtülerinden bihabersiniz. Benim, geçmişimizde neleri ne kadar değerli bulduğumdan da, "biz"in kimlerden oluştuğundan da, şimdimiz ve geleceğimiz için ne kadar rahat olduğumdan da size ne ki?

Geçmişini bırakmayı düşünemeyen, geçmişini elleyemeyenlerle dolu ortalık. Değiştirmekten ölesiye korktukları kocaman çantalarıyla, ansızın kapınızdan giriveriyorlar, farketmiyorsunuz. Tüm gelecekçiliğinizle ve hatta tüm rock'n roll felsefenizle ne kadar da yıkılmazsınız!

Hanenizde ölü at var, haberiniz yok!

7 Aralık 2008 Pazar

Dream On

Son iki günüm, güneş altında (Nasıl ve neden "alt" oluyor burası? Güneş Dünya'nın üstünde mi duruyor kardeşler?), sırtımda eşyayla yürüdüğüm günlerdeki rahatlığımı özletti bana. "Birazdan" hakkındaki tatmin edici fikirlerimi, ısınan beynimin içinde, akıl sağlığım için kullanabiliyordum. Adalet, açlık, tutku, merak, iyelik, sükunet gibi dertlerim yoktu. Biranın soğuk, kızların güzel, müziğin sert olduğunu bilmek, rahatlamama yetiyordu.

Özledim! Özümden pay verdim.

Ne demiş James; "Summer's Almost Gone".
Kışı sevenlere doğal müjde, ancak...

...Dün, ne dediği anlaşılmayan, altındakileri tereddütte bırakan, bulutlu bir hava geldi şehrimin üstüne.
Sürünceme kurbanı oldu halk.
Akan kurban kanlarını temizlemek için bira yağdıracak!
Ben de elimde bu kirli küçük şeyle şirincemede kaldım.

Arkadaşlarım çok.
Arkadaşlarım çok etkililer.
Arkadaşlarım çok iyi etkililer.
Arkadaşlarım genellikle çok iyi etkililer.
Arkadaşlarım genellikle çok iyiler.

----------------------------------------------

Şehrin iyi bir semtinde, kullanışsız ve önemsenmeyen bir arazide, kereste iskelet üzerinde büyük kontraplak parçalardan inşa, karikatür dekoru gibi bir apartmanda, içinde durulmayası bir daire tutmuşum. Üçüncü (son) katta.

Apartmanın girişine ulaşmak için, 1 metre genişliğindeki yan bahçede, bir süre yürümek gerekiyor. Giriş kapısı beyaz bir levhadan teşkil.

Apartmana, benden önce girmeye hamle eden hanıma yol veriyorum. Gördüğüm manzaraya tepkim, "bina berbat, komşular zombi gibi ama benim evimin içi çok güzel" diye düşünmek. Önde, gömülmeden çözülmeye başlamış hanım, arkada ben, daracık ve özensiz merdivenleri çıkıyoruz.

Binanın içi de, dışı gibi, estetik farkıyla, Escher tasarımlarından bazılarını andırıyor...

İkinci kata geldiğimde, senin kapının önünde duruyorum. Elimdeki alışveriş torbalarını yere bırakıyorum ve kapıyı itiyorum. Evinin her köşesinde rengarenk deri parçaları var. Kafanda, kendi yaptığın kırmızı deri bir şapkayla bana gülümsüyorsun.

Yaşlanmışsın. Etkinde değişiklik yok.

Çay (veya kahve) teklif ettiğinde, ben ortalıkta gezinmeyi daha çekici buluyorum. Daha önce ziyaret edip etmediğimi hatırlamadığım evini dolaşırken, kapı tekrar açılıyor ve benim alışveriş torbalarımla içeri giren adamı ikimiz de tanımıyoruz. Sen, beni şaşırtarak "oraya bırak öyle" diyorsun. Oturduğun köşenin hemen karşısındaki tek kişilik koltuğa bırakıyor torbalarımı. Yüzünü göstermeden ama bana gülümseyerek izin istiyor ve evin derinliklerine doğru yürüyor. Sırtındaki uzun gömlek devamlı renk değiştirirken, tümüyle gözden ve kulaktan kayboluyor. Diğer odaları görmek istemiyorum artık.

Tek ses değiş tokuş etmeden, bakışıyoruz senle. Anladığını umuyorum ve sanıyorum ve mutlu oluyorum.

Torbalarımı sende bırakıp evime çıkmaya karar veriyorum.

Yaptığın deri işlerinden bahsetmeye başlıyorsun. Çok samimi övgüler duyuyorum senden, kendi işlerin hakkında. Haklısın. Evinin girişinin duvarları, gerçekten ustaca güzelleştirilmiş.

Kapından çıktığımda, yine daracık ve düzensiz merdivenlerdeyim. Önümde, kokuşmuş hanımlar mırıldanmaya ve güçlükle benim katıma çıkmaya devam ediyorlar. Aşağıdan da gelen gölgeleri görüyorum. Apartmanın otomatik ışığı yok. Apartmanda elektriğe dair ne var?
Saygı duymadan ama saygı göstererek, yanlarından sıyrılıp öne geçiyorum. Gölgeler hakkında endişeye gerek yok.

Evimin katına geldiğimde, 40 - 50 santimetre yüksekliğinde, koyu kahverengi bir kapaktan geçmem gerekiyor. O kapağı açmama yardım etmek isteyen iyi niyetli zombi kadını nazikçe reddediyorum. Kapağın bulunduğu tahta duvarın üstünden evimi görebildiğimi farkediyorum. Kapakla ilgilenmeyi bırakıp, ayaklarımın uçlarında yükseliyorum ve görüyorum! İşte orda! Siyah yatak kutum. Siyah tahtam (masam), siyah kumaş (yorgan mı?)...

Hepsi bu! Hepsi benim!

Senin renkli evine özeniyorum ama burayı renklendirmek için ne yapmam gerektiğini bilmiyorum; çaresiz, kabul ediyorum siyahın sıcaklığını.

Çürük kadın uyandırıyor beni!

----------------------------------------------

Rüyamın devamından kim sorumlu kardeşim?!
Gelsin buraya, konuşalım!

Rüyaya devam!

5 Aralık 2008 Cuma

this was my life

Bu akşam Funda ve Koray ve Ece'yle bira içtim. Teknolojiye dua ettim biraz da...
Muhabbettimiz, yıllar önce Taksim barlarında yaptığım muhabbetleri andırmasa da; çalan müziğin ve değerli uykusuzluğumun etkisiyle o barların tahta masalarının yumuşaklığını hissettim dirseklerimde...
Uykumdan en büyük parçayı da şu parça çaldı:

Megadeth - Countdown To Extinction - This Was My Life:

It was just another day (diğerlerinden gerçekten farkı yoktu)
It was just another fight (her kavgalı günüm gibi yani)
It was words strung into sentences (yazacaktım, ne var?)
It was doomed to not be right (ben yanlıştım zaten, yazdıklarım mı doğru olacaktı?)
There is something wrong with me (for sure!)
There is something wrong with you (for another sure!)
There is nothing left of us (us?)
There is one thing I can do (ne o peki?)
Lying on your bed, (yatağım yatağındır dişi limon)
Examining my head (kokudan sıyrılabilirsek, hep yaptığımız gibi)
This is the part of me that hates (sonuca yaklaştıkça, kasılarak tepkisel nefret boşalmak?)
Paybacks are a bitch (almayayım)
I throw the switch (en rahatı)
Somewhere an electric chair awaits (mahkeme çok uzun sürer yalnız, aman adalete dokunma)
Hey!
This was my life (olan)
Hey!
This was my fate (olagelen)
This was the wrong thing to do (neresi?)
This was the wrong one to be doing (kim?)
This was the road to destiny (tatlı, pürüzsüz ten rengi asfalt)
This was the road to my ruin (yıpranacağız elbet!)
Now there's motives for the suspect (olmaz mı? gırla!)
Now there's nothing left to say (sarkastik seni! bu da gırla var aslında)
Now there's method to the madness (hem de çok çekici metodlar var, çok zevkli...)
Now there's society to pay (estağfurullah! ben öderim!)
In our life there's if (anlamayana : life)
In our beliefs there's lie (anlamayana : beliefs)
In our business there's sin (anlamayana : business)
In our bodies there's die (anlamayana : bodies)
This was my life (olagiden)
This was my fate (zevkini merak ettiğim)

4 Aralık 2008 Perşembe

Teyze, anne yarısı mıdır?


Zavallı bir Pink Floyd - Time özenmesiyle başlıyor benim ensemden senin kuyruk sokumuna uzanan tüy isyanı! Çok basitçe, tek düze ve günlük hayattan, tik taklayan bir saat ve rahatsız edici ama bilinçle kısa ve ani kesilen zilinin sesi. Bas gitar, elektrik davul, elektrik piyano ve Barış Manço nefesi. İlk kıtadan sonra flüt...
Yeni Bir Gün Doğdu, Merhaba
Mütevazı bekar evi kahvaltısı tadında, kısa bir şarkı. Arkasından gelecek bolca çayı veya kahveyi kolayca tahmin edebildiğin, eğreti oturuş hissiyle dinliyorum.
Sırtımın yarısına ulaştı bile tüy kökü kasılmaları. Kolay gelmiyor 1981'e avuç içlerimi tutup ısınmak. Benle yaşıt bu albümün, 4. senemin bitişinde ellerime bırakıldığı anı hatırlıyorum. Siyah kırmızı manyetik kaset ve turuncu siyah kaset çaları avuçlarımda hissediyorum. O günkü kadar pembe değil parmak uçlarım. Patiye benzemiyorlar artık. Kulaklarımsa binlerce orjiye katıldı.
Dört senelik dimağımda "gelecek" yoktu. Sadece "birazdan", "bu gece", ufuğun berisindeyse "yarın" vardı... Ne "birazdan" var artık, ne de 1465 günlük teslimiyet.
Yeni bir gün doğdu, merhaba ve umut yüklü vücut yataktan kalkıyor, belli.
Bu doğallık ve insanlıkla başlanan günün, çocuk neşesiyle yaşanması beklenmez mi?
İşte! Anlıyorsun Değil mi?
Çocuklar için yapılmış gibi bir neşe, bir tempo, bir sadelik! Teeeyyy!!
O da ne?
Hava ayaz mı ayazmış, elleri ceplerindeymiş.
Bir türkü tutturmuşmuş; duyuyormuşsun, değil mi?
Çalacak bir kapısı yokmuş, mutluluğa hasretmiş; artık, sokaklar onunmuş.
Görüyormuşsun, değil mi?
Zaman akmıyormuş sanki, saatler durmuşmuş o gün.
Sonsuz yalnızlığında bir tek sen varmışsın o gün.
Ya dönecekmişsin O'na artık, duyuyor muymuşsun?
Ya çıkıp gidecekmişsin dünyasından, anlıyormuşsun değil mi?
Bir resmin kalmışmış O'nda, tam ortadan yırtılmışmış; hani siyah kazaklı, biliyormuşsun... Gözlerinden süzülen bir kaç damlada senin sıcaklığın varmış!

Sen kimsin lan? Niye üzüyorsun rahmetliyi?
Niye çocukluğumun neşesini yaşatmıyorsun bana şimdi tekrar!
Neden kafasını bulandırıyorsun güne merhaba diyebilen bir adamın?
Çok şanslısın, güne merhaba diyebildiği sürece, gözlerinden damlalar süzülebilecek ve belki de senin sıcaklığın ayazı kırabilecek. O değil! Sen şanslısın! O rahmetli çünkü!

Hi-hat ve elektro bas oyunuyla Ne Köy Olur Benden Ne De Kasaba başlayınca, ufak ufak anımsadım, bu üç şarkının birbirine bağlı olduğunu. En temiz haliyle Pink Floyd albümlerinden aşina olduğum bağlantılardan kullanmışlar. Yeni bir güne kurşun gibi ağır gözlerini (göz kapaklarını) ağır ağır açan adam, şimdi, o gece kurşun gibi ağır gözlerini ağır ağır kapattığını anlatıyor. Öldükten sonra duyulan, Pink Floyd - One Of These Days ve The Doors - Unknown Soldier kırması bir davul ve klavye düğünü... Ancak, melodiyi çok özgün ve özenle döllemişler! Türk gerdeği, belli.

Bütün albüm boyunca, tepemdeki buluttan kurtulmama yarayabilecek bir kaçış aradım. 27 sene önce önünden geçtiğim bütün küçük tahta kapıları otlar örtmüştü. Ellemeden önce, hepsine uzun uzun baktım. Bütün şarkılarda, şu anda salonumun büyük bölümünü kaplayan çirkin halının üstünde pijamalarım içinde, Topak ve Kermit'le oturup; teybin tuşlarına annemi kızdırmayacak şekilde basmaya çalışmamı hatırladım. Şimdi lazerli, kablosuz fare yordamıyla "media player" ın üstünde işaretçi gezdiriyorum. 27 senede değişenler neyi geliştirdi?

Ne zaman ulaştı ürperti kuyruk sokumuna?

Kara Sevda dinleyen okurum, insafa gel.
Kanatlı kurtarıcımı bana bırak lütfen. Sal, dönsün bana...
Bende istediğin kadar resmin kalabilir. Ayazda da kalmam, çalacak kapım da olur. Sadece o kanatlar olmadan beni taşıyamaz ve ben kendisi olmadan onun kanatlarını kullanamam. Yalvarırım kıyma ona!
Barış Manço ilk vücuduydu onun. Yapma bir daha!

Veya, beraber binelim sırtına; bulutsuz yeni günlerde, sokaklarımızdaki gölgemize merhaba diyelim yukardan.
Saat zili sesi yerine müzik kullanalım uyanmaya. O çalsın, söylesin bize.

1 Aralık 2008 Pazartesi

17 Aralık 2008 için

Şşşşş!
Millet!
17 Aralık son virajda yine...
Ben, 10 sene önceki tutumumu tekrar benimsiyorum ve kayalıklarda cinsiyet ayrımcılığı yapılmasına karşı çıkıyorum!
Aylık çalışma programımı hazırlayan hanım insan bile, her Kasım ortası ben söylemeden hatırlar da, en çok katılması istenen beyefendiler ya unutur ya önemsemez!
Dolayısıyla, katılımcılar hafif bir burukluk yaşar. Dünya Sarı Votka Günü'nün kurucularının anısına yapılan sohbetler ve hareketlerin daha da neşe vermesini istiyorum. En başta rahatça dile getirebiliyorken, sonradan içime attığım üzere; kayalıklarda kadeh tokuşturanlardan bazılarının hoş sohbet kadınlar olmasının faydaları, zararlarından çoktur! Ayırca, 17 Aralık 1994'te maço hiç bir temel atılmamıştı; sadece dürtüsel bazı azgınlıklar yaşandı. Emin olun sevgili müdavimler, 25.05.2008'de bahçede gördüğüm kız, telefon kulübesine tıkışmamıza nasıl neden olmuştu, şimdi anlamıyorum... (anlıyorum tabii ki aslında ama, böyle anlatmam gerek!)
Dolayısıyla, sözüm, sohbetinden zevk alındığından emin olan tüm hanım arkadaşlarımıza...
Adı "Dünya Sarı Votka Günü" olan bu kutlamanın, adını koyan Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi mezunu erkeklerin tekelinde kalmasına ve cılızlaşmasına mani olun!

Bir de, lütfen yeterince kalabalık gelin ve beni soğuk Marmara Denizi'ne atmalarına da engel oluverin...

Audio CD



Metafor 1:
Duramayan arabayım. Lastiklerimin altından ne zaman geçeceği belli olmayan tümsekler ve çukurlar en büyük eğlencem! Bu metaforun yakıt, sürücü, ışık, konfor, kaza, trafik ve yedek parça gibi öğelerini sen yerleştir.

Metafor 2:
Elmas mermisin. Menzil tanımı yapılamayan silahın, kısa, yivli namlusundan, boşluğa gönderileli 29 ışık yılı olmuş. Deldiğin her kütleden sonra, delikten geçip seni takip eden ışıktan yılmışsın.

Kafam kafa gibi değil. Parmaklarımın ellerime, ellerimin kollarıma, kollarımın gövdeme bağlantıları yok gibi. Hareketlerime bulduğum enerjinin kaynağını merak etmekten, hareketlerimin ortaya çıkardığı işlerden bihaber oldum.
Alain de Botton’dan Kiss & Tell duruyor pufun üstünde. Bu kadar yorgunken okuyamıyorum. Öptüklerimi anlatmak istesem de yazamıyorum. Bu ara, pek okur-yazar değilim yani…
Sert Rock dinlemekten başka hevesim var mı şimdi?
Varmış: Tokan, bütün kapasitesini kullanmış; seni polyesterden koklamak!

İnsanların “gerçek” hakkındaki tartışmaları ne kadar uzun zamandır mevcut ve anlatılası, dinlenesi değil mi? Savunulanların ezeli rekabetini, yıllardır, sıkça saf değiştirerek ama hiç fanatik davranmadan, izlemekten büyük keyif aldım. En başlarda, “Yuh bee! Öyle mi kontrol edilir lan?! Ben bile atardım bunu lan!” gibisinden ahkam dilimlerimi tek başıma yediğim de oldu, yakınımdakilere ikram ettiğim de. İkramlarımı zevkle kabul edenler de oldu, nazikçe geri çevirenler de… Ahkam ikramlarına gerek duymayan, “gerçek” üstüne karşılaşan tarafların tüm donanımlarını ve savlarını ezbere bilen fanatiklerle karşılaştığımda, maç histerilerinden daha da uzaklaştım.
Uzaklaşmam, fanatiklerin motivlerinin benim için gerçek olmamasındandır sanırım.
Üzerine bu kadar düşünülen, tanımında mutabakat kurulamamış “gerçek” ne kadar da eski! Bazıları için, sorgulanması, algılanmasından çok sonraya bırakılmış bir sürü olgudan çok daha önemli; bazıları içinse, sorgulanması, algılanmasından çok daha zor veya çok daha gereksiz veya çok daha zevkli… çok daha çekici?

Anladığını söylediğin, ortak kabul gören gerçek. Bunu tartışmıyoruz.
Ne anladığını tartışamayız. Anladıklarını, “gerçek”leştirmek fikri çekici ama bunun için yeterince umursamaz veya dayanıklı değiliz.
“Gerçek”ten anlayıp anlamadığını tartışmamız için, nedenleri sorgulamak isteyebilirsin. Bildiğim kadarıyla, sadece benim nedenlerim var ve bencil değilim. Sanırım, sanıların var ve tanılarınla karışıyorlar. Nesnelliğin kime göre? Bana uygun mu?
Benim sunduklarımın bağıntılı olduğu her veriyi nerden biliyorsun?

Zıvanadan çıkmak, azıtmak mıdır? Zıvanadan duman çıkmaz mı?

Metafor 3:
O, senin delip geçtiğin; altıma serdiğin bir tay. Sen çarptığın sırada, doğduğu yayladan çok uzakta, otoyolun karşısına geçiyordu. Arabaların çoğunun duramadığını zaten biliyordu, temkinliydi.
Teşekkür ederim.

Metafor 4:
O, seni namludan iten basıncın nedeni olan patlamanın ışığı. Yavaşlayıp, dikiz aynamın ardına saklanabilirsin. Bir gün durabilirsem, ön camıma katılırsın.

25 Kasım 2008 Salı

yirmikisi

Sabah, Bakırköy sokaklarından 4'ünde yalnız, 5'inde Koray'la yürüdüm. Önce Koray'ın evinde, 2 ayrı koltukta oturup, 2 ardışık saat boyunca, aklımızda ayrı 2 kadın varken, 2 avuç müzik dinleyerek, 2 kitap hakkında sohbet ettik. Kadınlardan biri, hışmını o sabah evde bırakmayı unutup; bizi, benim evime acele ettirdi. Ustura, ütü, kravat derken, Bakırköy sokaklarında sıkça vites değiştiren arabanın içine tasnif olduk. Önce Çınar, sonra Başak ve en son da Hakan yerleşti içine. Daha çok yakıt, daha sık değişen vites, daha gergin dakikalar, ama neyse ki daha yüksek sesli kahkahalar sonra, tamamında olmasa da, tam anında büyük olayın seyrinde yerimizi aldık. Hemen hemen bir ay öncesinden beri belliydi bu tarih. Yener ve Gökçe'nin imza töreni yapılacak, ikisinin özel mutluluğuna verilen genel onayın kutlaması da, gece Taksim'de Box'ta yapılacaktı.

Bu sefer, Antalya'dan gelip kutlamaya katılanların sayısı, tam bir hafta önce katıldığımdakinden bir kişi fazlaydı. Özellikle, en az altı yıldır görmediğim Burkay'ı özlediğimi hissettim. Kendisi de lokal masalarındaki anlamsız badminton maçlarımızın değerini teslim etti sağolsun. (Laflarımızın tasarımları, hafiflikleri ve onları kendimizden çıkarıp birbirimize iletmek için harcadığımız enerji ve seyredenlerin kısa süre gerçek ilgi göstermesi nedeniyle, hafif sohbetlerimiz kesinlikle badminton maçlarına benziyordu...)

Tam bir hafta önce katıldığım kutlamada, benliğimin kendi kutlamamın nedenine ayırdığım parçası başka renkte ve hızlı saatlerin tadı bambaşkaydı.

Onaylamalar, alkışlar, fotoğraflar, sıra ve öpüşmelerden sonra, aynı vites kutusunun etrafına bu sefer Hakan olmadan dizildik. Evlerimizde soluklanmak, kıyafet değiştirmek ve belki de biraz yemek yemekti niyetlerimiz.

Bakırköy sokaklarından birine atılan ama kabul ettirilemeyen bir izmarit nedeniyle, kısa bir gecikme, sitcom tadında yaşandı:

B: Hayır, dikkat! Yaaa hayır yaa!!
Ç: Attım! Attım! Yok!
B: Hayır! Geri döndü!
Ç: Yok kızım! Nerde?
B: Araya girdi işte! Yanıyoruz!
K: Ne?
Ben: Ne?
B: Hayır yaa!! Dursana abi, sağa çek, yanıyoruz!
F: Burda çekemem.
Ç: Gitti abi dışarı! Emin misin?
B: Yanık kokuyo! Hah! Burda dur!
K: Sakin olun arkadaşlar.
B: Hah! Sucuda dur!
F: Sucu?! Ha sucu!
B: Abi!
Ben: Koltuk nerden açılıyo? Bi de bagajı aç.
F: Orda bi düğme var, onla aç.
B: Pardon, araba yanıyo da su alabilir miyim?
Sucu kız: He? Tabi... Eh.. Ne?
Ben: Abi şunları çeker misin?
B: Su getirdim!
Ç: Nerde abi? Orda mı? Görüyo musun?
Ben: Yok galiba hakikaten. Nereye düştü?
B: Şuraya araya...
Ben: Aha! Gördüm, kırmızı kırmızı yanıyo şerefsiz! Ver suyu.
İzmarit: ıss!
Ben: Terminatörün gözü gibi söndü!
F: Hadi abi!

Benim evimde bırakılan üniformalardan sonra, Çınarlar'dan alınan Çınar ve Başak'la beraber aynı şanzımanın etrafında dizilip Bakırköy'e acele ettik. Merkezi park sorun oldu ve Funda ve Koray'la yollarımızı üzülmeyerek ayırdık.

Yağmur ve fırtına ve ışıksızlık hesapta yoktu. Hesaba itiraz ettik ve kuru terkettiğimiz San Marco's sonrası yeterince ıslandık. Mutluluk bu kadar paylaşılabilirdi!

Kapüşonum kafamı ve görüşümün büyük bölümünü kapatırken, attığım adımları uzatıp hızlandırdım. Amaçladığım gibi, taksiyle buluşma noktasına katlanılabilir bir nem oranıyla ulaştım. Honda kuzu gibi yatıyordu ve içine süzüldüm. Arkamdan bakıp son gördüğümde 50 metre gerimde olduğunu hatırladığım arkadaşlarım fazla ıslanmasınlar diye; şoförden geri dönmesini ve çıktığım sokağın başında durmasını rica ettim. Hızlanıp, aradaki farkı 3 boya indiren arkadaşlarımın, bu hareketim yüzünden daha da ıslanabileceğini düşünemedim. Islanmışlardı! Benim yüzümden küçük bir çember çizen 3 ciğer, benden beter ıslanmışlardı.

20 dakikalık bir kötü otoyol seyahatinden ve Çınar'ın, Ali Usta'dan tanıdığı şoförün motosiklet kazası sohbetinden sonra, Taksim Meydanı'na ulaştık. Damlasavarım olmadığı için, yine hızlı adımlarla kutuya seyirttim.

Yeterince bira, fazlasıyla sigara otlanmama neden oldu. Killing In The Name Of ile yaşımı hatırladıysam da kendimden çok Serhat için endişe ettim. Karısıyla ayakta güreşip, Menekşe'den acı bir burgu yedim! Kürşat'ın acayip taleplerini bertaraf etmek için susmayı seçtim. Dilara'nın tepkisinin hangi kadına doğru olduğunu bir türlü anlayamadım.

Ertesi sabah başına geçeceğim iş bilgisayarımdan gerektiği kadar verim alabilmek amacıyla, gece yarısını az geçe, balkabağına atlayıp eve döndüm. Kutunun içindekiler güzeldi ve Yener ile Gökçe mutlu gözüküyorlardı. Bu akşam ve bu gece önemsediklerim içinde ertesi günlere aktarılabilecek ikinci ilgi, bu ikisinin mutluluğu olduğu için, rahattım.

21 Kasım 2008 Cuma

Bakırköy Sıkıntısı (kaçıncı bölüm?)



Gıcır gıcır akıl cenderesi buldum, hemen uyguladım!
Yoğunlaşma zorluğu çektiğim tüm anların acısını çıkarmaya niyetliymişcesine... Hiç de değilken!

Kafamın sıkışıklığı, zonklamaları her zaman hoşuma gitmiştir. Yine sürpriz yapmadım kendime.

Patlayacak dediler.

-----------------------------------

Duvarları ve pencereleri plastik örtülerle yalıtırken Serhat aradı. Kafamı dışarda dağıtmaya niyetliydim zaten. "King oynayacağız, acelemiz var" dedi. Dediğini aceleyle duydum ve sakince anladım. Atladım botlarıma ve bir Holy Wars/The Punishment Due ile Hangar 18 süresinde Lokal'deydim. ("they killed my wife and baby, with hopes to enslave me"... Sure they did!)

Horrible ve Serhat masaya kurulmuştu. Koray'ın tosttan gelmesini beklemeye başladık. Beklememiz 2 dakika sonra bitti. Batmaktan başka yolum olmadığına kaniydim. Kanaatimi zikrettim. Kumar oynamıyorduk. Cendereden çektiğim kafamın ilk antremanıydı. Hamdı. Terliydi. Kiloluydu.

20 tur sonunda, televizyon kanallarına vakur açıklamalarda bulunan, galip futbol oyuncusu gibi durdum kapıda, tabelayı hesaplarkan başka bir aile geldi, kulağıma "dağıttın mı kafanı?" diye fısıldadı. Fısıltıya baktım ama farkedemedim.

Dönüş adımlarımı attığım karanlık yolumu, önce Take No Prisoners sonra da Poison Was The Cure ile aydınlattım.

Megadeth : Rust In Peace : Poison Was The Cure :
I miss the warm embrace I felt
First time you touched me
Secure and safe in open arms
I should have known you'd crush me
A snake you were when we met
I loved you anyway
Pulling out your poisoned fangs
The venom never goes away
Serpent swims free in my blood
Dragons sleeping in my veins
Jackyl speaking with tongue
Roach egg laying in my brain
Once stalked beneath your shadow
Sleepwalking to the gallows
I'm the sun that beats your brow in
Til I finally threw the towel in
Never knowing if I'd wake up in a
Whirlpool got redundant
My brain was just some driftwood
In a cesspool I became dead
From a rock star to a desk fool
Was my destiny someone said
Loves a tidepool
Taste the waters life's abundant
Taste me

Evime yaklaştığımda, kaslı köpeğini sadece karanlıkta dolaştıran, temastan uzak tutan gerizekalılardan birini ve zavallı köpeğini uzaktan gördüm. Caddede, uyumsuzluklarından ve hızlı arabaların tehdidinden bihaber, kaldırımdan uzak yürüyorlardı. Kaldırımda ise, kim bilir ne zamandır okşanmamış zayıf bir sokak köpeği salınıyordu. Aptal ve aptalın kaslı köpeğine paralel; onlarla aynı yönde ve hizada...
"Tamam!" dedim. "Aptal herif, kendi egosunu bu masuma saldırtacak şimdi!"
Yetiştim, sağ elimi açıp sokak köpeğinin kafasına sürttüm. Kıçımı aptalın köpeği kokladı. Tek derdim masumun benle gelmesiydi. Geldi. Apartmanın girişine kadar, içimi rahatlatarak ve safça sırıtarak geldi. Apartmanın girişinde, masumu, aptalın niyetinden kurtarmanın rahatlığını ve yine aynı masumu, arabaların tehdidine geri göndermenin tedirginliğini Tornado Of Souls bastırdı.

Megadeth : Rust In Peace : Tornado Of Souls :
This morning I made the call
The one that ends it all
Hanging up, I wanted to cry
But dammit, this well's gone dry
Not for the money, not for the fame
Not for the power, just no more games
But now I'm safe in the eye of the tornado
I can't replace the lies, that let a 1000 days go
No more living trapped inside
In her way I'll surely die
In the eye of the tornado, blow me away
You'll grow to loathe my name
You'll hate me just the same
You won't need your breath
And soon you'll meet your death
Not from the years, not from the use
Not from the tears, just self abuse
But now I'm safe in the eye of the tornado
I can't replace the lies, that let a 1000 days go
No more living trapped inside
In her way I'll surely die
In the eye of the tornado, blow me away
Who's to say, what's for me to say
Who's to say, what's for me to be
Who's to say, what's for me to do
Cause a big nothing it'll be for me
The land of opportunity
The golden chance for me
My future looks so bright
Now I think I've seen the light
Can't say what's on my mind
Can't do what I really feel
In this bed I made for me
Is where I sleep, I really feel
I warn you of the fate
Proven true to late
Your tongue twist perverse
Come drink now of this curse
And now I fill your brain
I spin you round again
My poison fills your head
As I tuck you into bed
You feel my fingertips
You won't forget my lips
You'll feel my cold breath
It's the kiss of death

Al bunu götür yerine koy...
Aferin!

19 Kasım 2008 Çarşamba

yaralı uydu ve akıllı ilaç



Bu akşam çalmak istiyorum!

Kurtarılmaya ihtiyacım olduğunu hissettiğim kaldırımda yürürken, kafama değen bir damla yağmurun ıslaklığını çalmaktı ilk niyetim.
O damlanın soydaşlarının etkisiyle kayganlaşan kaldırımdan inerken indirdiğim başıma, bu bilgisayarı çalmak, daha sonra gelen niyet oldu. Sırasına razı.

Yeterince adım sonra, ilk niyetim gerçekleşmişti.

Şimdi sırada, "Islanan başıma, bu bilgisayar çalına" !

İkinci niyetimin haklılığından emin, emin adımlarla evime yürürken çaldığım Light Grenades'ten ifade çalmak da, üçüncü niyetim olarak, sakin sakin bekliyor.

Bilgisayarın ekranından gözüme ve arkasına vuran koyu beyaz ışık, ilk kez bu tuşlara dokunurken işimi zorlaştırıyor. Tuşların altından çıkan fiskelerle ölmeyen ama güçlenen akıllı sineklerin icabına sonra bakacağım. Bu ışığa toplanıyorlar zaten.
Başım zonkluyor... İşte bilgisayar başıma geçti! Sonrasında gördüğüm öncesini oku bak:

Kum muydu kullandığım, gevşek toprak mı, un mu, tezek mi, çöp mü, bilemedim hiç.
Derinliği, kalınlığı, sıcaklığı gayet doğru algılayan ben, kullandığım materyalin ortalama tanımını yapamıyordum. Tanımlamak da derdim değildi zaten.
Belki sen, bilmek, daha iyi canlandırmak istersin diye uğraşmaya kalktım. Yapamadım... Bilmiyorum işte, en çok neyle gömdüğümü kendimi. Uğraşamıyorum.
Örtümü ufalanmış isimlerden yapmış da olabilirim; sesler ve sözler de eklenmiştir belki...

Sen ne görüyorsan odur üstümü yarım yamalak örttüğüm.

Ayağını sürttün önce ve gevşekliği hissedip eğildin. Dengeni kaybedip düşmekti ilk tedirginliğinin nedeni. Sonra, sana cazip, bana sabit kokuya dikkat kesildin.
Eğildiğin andan sonra ikinci kez dizlerini kırdığında, ayaklarını ayaklarımda hissettim.
Kokuyu incelemek niyetiyle, sincap çabasıyla, elindeki kaşıkla, kurcaladın biraz ilk katmanı.
Biraz toz kaldırıp havayı koklamış olmalısın.
Korktuğum şey başıma çok çabuk geliyordu: Uzun zamandır çaldığım müzikten kulaklarımı alıp kaşığının hareketine dikkat kesiliyordum.
Neden burdaydın? Neden kazdığını biliyordum ama bu noktaya neden ve nasıl geldiğini bilmiyordum. Merak etmek istemiyordum.
Hızla daha da ağırlaşmak tek çözümdü! Daha ağır ve daha yoğun bir beden hızla arzın merkezine ulaşabilirdi. Ağırlaşmak için, üzerimdekileri ve etrafımdakileri yemeyi, solumayı düşündüm önce.
Bu düşüncemi ve o ana kadar yediklerimi, altımdakilerin de aynı yöntemi kullanarak, yolumu tıkadıklarını farkettiğim anda, gözlerimden dışarı bıraktım. Gözlerimden çıkanlar, senin kaşığına yaradı; kazışını hızlandırdı.

Artık, her kaldırdığın öbekte, müziğim de azalıyor, hızlanan nefesini daha da rahat duyuyorum.
Yanıma yatacak ve üstümüze aynı şeyleri örtebileceksen devam etmen güzel olur; ama, kazın bitince nefesinle, terli vücudumu kurutmayı düşünüyorsan, hemen durmalısın.
Ne yazık ki bunu, sana, yattığım yerden anlatamıyorum.
Kalkamıyorum.

Huzurumu ört üstüme!

--------------------------------------------

Güçten düşmem ilk anomaliydi.
Aslında, başkalarının anomalilerine çözüm bulmak için harcadıklarımı anımsatan şey, incelmiş ve rengi açılmış gölgem oldu. Koca bir bulut geçiyordu ve ben çok zayıftım.
Burdan yedi veya sekiz adım gerideydim o an.
Gerimden gelen, öteleyen bir sesin şokuyla ileri baktım.
Gördüklerim, başkasıyla kıyaslanamayacak kadar hatırlanasıydılar.
Yüzlerini, göz kapaklarımın arkasına dövme yaptırmak değil; beynimi gözleriyle dağlamak istedim.
Ses onlara ulaştığında, ufalandılar.
Az önce durdukları yere gittim. Kalıntılarına basmaktan çekindiysem de, rüzgar çıktı ve her yerime bulaştırdı onları. Biraz salya kullandım, kolumda ve alnımda parmağımla kimlik belirtmek için. Yetmedi. Kimdim?

Tozlarıyla izole olan derim, tepki gösterdi ve terlemeye başladım. Kısa süre sonra, tozları, ayaklarımda çamur oldu.
Rüzgarla gelen, gölge düşmanı bulut tepemizde asılı kaldı ve çözücü sesi kendine çekti.
Çok bekledim o sesin yağmasını.
O günler, hiç yağmadığı ama döküldüğü günlerdi. Hayatımın günleriydi.
Onlar, nelerden mamuldü bilmiyorum.
Ayaklarımdaki çamura ikna oldum ve oraya, ona gömdüm kendimi.

Toz ol!
Buraya!

14 Kasım 2008 Cuma

1984 (wiki bağlantı manyağı)


1984'te yaz olimpiyat oyunları Los Angeles'ta yapılmıştı. Kapanışında, Lionel Ricihe'nin All Night Long'unun fıkırtısına ve dans gösterisinin 80'lere özgü zayıf ihtişamına kapılmıştı 7 yıllık algım! Ne The Commodores bilinesiydi benim için, ne de Commodore 64 veya Amiga!
Philips televizyonun cılız rakipleri bir ITT Schaub Lorenz kaset çalar ve Nordmende radyoydu. Lionel Richie'yi kasetten dinleme imkanım yoktu; annem o senelerin en Radyo Eksen'i olan Polis Radyosu'nu açardı benim için. 3 - 4 günde bir, çoğunlukla da geceleri 9'dan sonra duyabilirdim All Night Long'u. Annem "bütün gece eğlence"nin bulanık resmini zihnimde canlandırmama yardımcı bile olmuştu bir sofra kuruluşunda... Kavgasız, müzikli günlerim çok güzeldi.

Sonra,1984'ün son gecesinde, annemin sofrada başıboş bıraktığı bir kadeh kırmızı şarabı vücudumda gezmeye çıkardım ve Opus'un Live Is Life'ıyla, Laura Branigan'ın (2004'de beyin kanamasından ölmüş, külleri Long Island üzerine serpilmiştir...) Self Control'üyle (İtalyan Gloria'sı olduğu henüz bende meçhulken) ve Rick Springfield'ın Celebrate Youth'uyla kafamı yuvarladım. Üzerimde Belgin Abla'nın yılbaşı hediyesi koyu gri kazağımla ısındım. Avustralya televizyonundan Countdown adlı müzik programlarını niye alırdı TRT bilmiyorum... Anzak kardeşliğine kurban olabilirdim...

Mecra fakiri algımda bunlar güzel localar kurdu, yüzlerce konuğa!

Eric'in 1984'ünden de, Barış Manço'nun 1984'ünden de, Roger Taylor'ın 1984'ünden de bihaberdim (yet!).

Sonra teyzem Paul Simon'la, dayım Bob Marley'le ve bir minibüste acayip devinik betimlemeli hakaretlerime rağmen, Paul ve Bob referanslı kuluçkam sonucu, Doğan Abi Queen'le tanıştırdı beni...

Kanatlı kurtarıcımın yuvasının çalı çırpısı bu insanlardır.

Sonra, güneşin her dakikadaki konumuna göre rengi değişen kabuk kırıldı ve ben ergendim.

Anlamaktan ve anlaşılmaktan çok, anlam kurmaya, anlam vermeyi önemsemeye yöneldim. Kaçak!
Hesap ve madde eksenli kültürü, kültür manyetiğiyle beslediğim kurtarıcımla tepeden seyrettim yıllarca.

Kanatlı kurtarıcımın zırhını, kafamın üstünde vızıldayan şarapnelleri avcumda ezerek bir araya getirdim. Hiç boyun eğmedi bana ve kafası çıplak kaldı. Hep benim istediğim yerden, fakat nereye isterse oraya, kurtardı beni.

Onun sırtında Kuzey Denizi kıyısına da gittim, Pendik'te tren de bekledim, Nazi kalıntısında yağmur da içtim, uçak dengesi de hesapladım...

Şimdi, beni Marmara Denizi'nin sığ eşiğinden alıp, Akdeniz'in şirince ılığına götürmek istiyor.

Çok palazlandı.

Yine de, kıçımı kaşımam, kendisini hareketlendirmemden daha zor.

İyi tanışıyoruz, çok sevişiyoruz.

Beraber fazla güçlü ve umursamaz oluyoruz.

Kesinlikle şımarmadık, kesinlikle yüzsüz değiliz.

Kanatları gücünü kaybetse bile, son nefesimi duyana kadar beni kurtaracağından, 1984'ün büyüsünden emin olduğum kadar eminim!

----------------------------------------------------------

2 yıldır, kurtarıcıma, gecenin çökmesini beklemeden musallat olan iblisin akıl hocasını, gözünüze sokarcasına, bir kez daha (tanımayanlara) tanıtmak isterim:

Brandon Boyd der ki:

Güneyli gız! Maymun ettin beni len!

13 Kasım 2008 Perşembe

"alo" ya vara



Sırtımda, kolumu omzuma sabitleyen plakanın vidalarının somunlarının gevşeyip dışa doğru çıkıntı yaptıklarını hissediyorum. Kulunç diyenler de var. Benim bildiğim, yıllardır bakıma gitmediğim gibi; son zamanlarda çok ihtiyaç duyduğum tamirin gereğinin baskısı!

Yüzümü hiç ekşitmeden, elimi omzumun arkasına koyup, somunları sıkıyorum ama bileğimde yeterince tork yok.

Mavi ışıklı şehirde tamirci yoktu. Yüzeye çıkana kadar da, omzum binlerce kere aynı hareketi yaptı. Normaldir bu ağrılar, sızılar...

---------------------------------------------------

Salonumun penceresinde dolu dolu dolunay duruyor. Dolunayla dolduruşa gelen arkadaşlarım var. Dolunayla boşalan uykularım oldu.
Bu dolunaydan önce, aklımın yüzlerce kilometre öteden etkilenmesini istedim.

Seyrettiğim bir Amerikan filminden sonra, günlerce, dolunayda Ay'a gitmek istemiştim.

Muhsin Bey'in zor bela yaşadığı Doğan Apartmanı'nın bahçesine defalarca rahatlamak için gittikten yıllar sonra, romantizm için girmeme izin verilmemişti.

Muhsin Bey'den övgüyle bahsedip, kendisini bulmayı umduğum hemen her yerden eli boş döndükten sonra; televizyonda rastladığım zaman, keyif çatmaya ne kadar da uygundu.

Dolunayla hareketlenen nöronlarımın arasına sızmaya başlayan idrarımdan kurtulmak için gittiğim tuvaletten döndüğüm anda, elektronik muhatabımın da çişini rapor etmesine şaşırdım. Bu kadar maddeci bir algıyla yaşamasaydım, kuyruk sokumumdaki kıllar dikilebilir, olmayan kuyruğumun telafisine beyhude hareketlenebilirlerdi... belki... ve haklısın... keşke...

---------------------------------------------------

Nefesinin kontrolünü kaybederek tepki veren, yorum yapan, kafalara oturan insanlar vardır. Dinleyeni veya sözü kesileni nefessiz bırakır, yorarlar. Bazılarınızın, onlardan olmaya yatkınlığını gözden geçirebilmesi için; insan vücudundaki kılların seyrek olduğu bazı yerlerde sık, sık olduğu bazı yerlerde de seyrek olmasının aslında daha iyi olabileceği önermesini detaylandırmak istedim az önce... sonra vazgeçtim. Çünkü, o ukalalığa olan yatkınlığımla mücadele etmekten, detaylara enerjim kalmadı.

Kemal Sunal saflığına, Şener Şen mazlumluğu ve Tarık Akan dirayeti eklemek istiyorum. Bir de bazen basınç atmama yarayan Şahin K. ilkelliğinden kurtulsam...

Yine de, son nefes öncesi kendi kanıyla katilin adını yazan karikatür karakteri gibi, son çabamı, yok veya görünmez etmeye çalıştığımız keratin miktarıyla, var etmeye veya daha çok görünür kılmaya çalıştığımız keratin miktarının dengesizliğine dikkat çekerek sunayım.

---------------------------------------------------





10 Kasım 2008 Pazartesi

vaşak



Evde sadece biraz rakı ve Southern Comfort vardı. Rakının sosyal bir içki olduğunu içtenlik ve iyi niyetle dikte eden ciğerlerimin hatırına, Southern Comfort'a yöneldim. İlk iki bardağımı sadece buz ve Massive Attack klipleriyle tükettim. Bir de Funda'yla elektronik geyik yaparak... emesen!
Ne pis bi emir oldu bu "emesen"!

Sonra, son boş bardağıma bakarak, onun ağzından "I'm your source of self destruction" dedim kendim kendim kendime... Alkolsüz bir mide diledim biraz da...

Sonra gözüm tezgahta duran elma suyu kutusuna, aklım da Alper'in lise yıllığında yazdığı ortak zevklerimizden birine takıldılar. Şeftalili Nestea ve votka!

Southern Comfort ve elma suyunu denemeye karar verdim. Hayatımda verdiğim onca yanlış karardan sonra, aldığım bunca doğru karardan biri oldu.

Alper'e ilettim bu kıvılcımı. Ne yandı Cihangir'de bilemem.

İstemsizce Disposable Heroes ve Damage Inc.'ye sallandım.


Az önce geçtiği kontrolde emanet bıraktığı nüfus cüzdanını şimdi polise göstermesi gereken bir ergen gibi, blogger'a girdim. Yani, bunları yazmam gerekiyordu ama zaten yaşamıştım ve yazıyla bir anlam ifade etmeyeceklerdi bana.

Girdiğim anda da onay bekleyen yorumları gördüm.

Nerde, ne zaman, neden "vaşak" tanımladığımı hatırlamaya çalıştım. Biraz aşağı yukarı okudum. Bulamadım. Hatırlayamadım. Vaşak yok bende... Hatırladıklarım kediler, köpekler, bir iki de koyun... Bunalıverdim yetersizliğimden.
Ne oteli? Neden okuyorsun bunları? Neden yazıyorsun?
Sen bana hitap edebiliyorsun ama, ben sana hitap edemiyorum...

Şimdi o beyaz bankta oturmadığım için pişmanım. Sanitarium!

5 Kasım 2008 Çarşamba

ayıkent

29 Ekim sabah saat 10:30'daki trenim 45 dakika gecikmeyle kalktı Praha-Holešovice'den.
Önce 2. sınıf biletimle, üzerinde 1 yazan vagonda oturmam gerektiğini öğrendim. Hollanda'da durum hep tam tersiydi...
İstasyonda tanıştığım Amerikalı kız inat edip 6 kişilik bir kompartmana kuruldu. Ben de Çek köylerinin manzarasına verdim dikkatimi.
4,5 - 5 saat sürmesi gerekti bu seyahatin.
1. ve 1,5. saatlerde biletim kontrol edildi.
2. saatte omzuma bir el dokundu. Üniformaları şehirdeki polislerinkilere benzemeyen 3 polis benden pasaportumu istedi. "Bu nasıl Schengen lan?" diye geçirdim içimden. Pasaportlarımı ve vizelerimi üstlerindeki bir sürü farklı resimle görünce, şu anda geçerli bir kimlik istediler. Bu sefer de "etme bulma dünyası oğlum!" diye geçirdim içimden ve şirket kimliğimi ve T.C. kimliğimi çıkardım. Teşekkür edip, özür dileyip yanımdan ayrıldılar.
10 dakika sonra da Almanya'ya girdi tren.
Bu arada, geçen seneden beri ulaşmaya çalıştığım Yasemin'in, benim Berlin'de geçireceğim sürede Hindistan gezisinin 10'da birini yapması yüzünden bel bağladığım kardeşi Nilgün'ün de Londra'ya gitmesi sonucu, Yasemin'in arkadaşı Saskia'yla irtibat kurmaya çalışıyordum. Doğanın güzellikleri ruhumu doyururken, mikrodalga iletişimime engel oluyordu. Sonunda, Saskia ile ertesi gün sabah 10'da buluşmaya karar verdik.
Berlin Hauptbahnhof'da trenden inince, biraz algı şoku yaşadım. İstanbul arkası Prag rahat gelmişti. Şimdi ise iş yerimden daha büyük bir tren istasyonundaydım. Almanya'ya bu gelişimde iletişim kurduğum ilk insan bir Türk kızıydı ama Türkçe bilmiyordu. İngilizce anlaştık ve bana raylı sistem farklarını anlattı...

Yazmaktan sıkıldım...