Bundan çok yıllar önce, İngilizce'deki "chemical" sözcüğü de bana "kemiksel, kemikle ilgili olan" anlamını çağrıştırmıştı. Sözcük ve ben, beraberce, "kemiğe dair bir anlam" çağırmıştık. Gelmemişti. Anlamlı gelmişti oysa... Yanlışmış...

(BAZI BAŞLIKLARIN BAĞLANTILARI VAR.)








Baharat:
İfade ettiklerinin, kim olduğunu hiç bilmediğin insanlar tarafından, tam da amaçladığın şekilde ve tam da amaçladığın etkiyi yaratarak anlaşıldığını bilerek neler yaşadın? Bunu politikacılara sormak ve gerçek cevaplar almak isterdim. Sanatçılardan bu merakı gidermelerini beklemek çok bencilce ve gafilce olur sanırım.
Tavuk:
Elvira belki de ilk sanal karşı cins takıntımdı. 1988'de James Signorelli tarafından çekilen Elvira, Mistress Of The Dark adlı komedi filminde Cassandra Peterson tarafından canlandırılan bu karakter, daha sonra aynı isimli korku dizilerinde ve bilgisayar oyunlarında da aynı miktar ve güzellikte ete bürünmüştü. Bu bilgisayar oyunu sayesinde, karanlık Amiga ergenliği gecelerim, ten rengi ışıkla aydınlanmıştı. Hiç ışık vermeyen geleceğimin, sanal nelerle şekilleneceğini bana söyleyebilseydi keşke bu cadı... 7 disket yükü oyunda 1 arpa boyu yol alamayan ben, Elvira'nın görüntüsüne mest olurdum. Kaan Sezyum anlar beni. Gerisi yalan anlar...
Sarımsak:
Ayık tutacak ama sıcak yatağı özletecek kadar serin bir gün olduğunu, dışarı çıkmadan da anlamak mümkündü; umursamadılar. Isısı, kokusu ve rahatlığı sıkça değişen odalardaki farklı ısı, koku ve rahatlıktaki yataklardan usanmış adamın aklı, kaldırımlarda ve çimlerde atılacak denk adımlardaydı.
Soru sormayı çoktan bırakmış olsa da; sözleri, merakla zorlanan aklından ağzına ulaşıp, dudaklarından çıkarken yumuşamakta zorlanıyordu. Su yerine içtiklerini düşündü.
Ceviz:
Çok küçükken, Çanakkale'de askeri bir kampın sahilinde, kumda oynadığımı hatırlıyorum. Yaşım 2 veya 3 olmalı. Şimdi bambaşka bir insan olan babaannem, beni rızam olmadan denize alıştırmaya çalışıyordu. Niyeti gayet iyiydi ama deniz kötüydü. Anlatamıyordum. Annem anlıyordu, biliyorum. Çünkü sadece annemin kucağındayken ağlamıyordum. Bir de babamın yaptığı güneşliğin (gölgelik olmasın?) altında, sakin sakin kendi halime bırakılınca, sessizce kumla harikalar yaratıyordum. Şehir planlamacı veya mimar olacağımı sanabilmem için kültürüm yetersizdi. Kendime en güvendiğim anlar o gölgeliğin (güneşlik olmadığına emin miyiz?) altında ve kıçımın üstünde durduğum anlardı. Tuzlu ve soğuk ve ne yapacağı belirsiz deniz suyundan uzak, anne ve/veya baba kucağına ve/veya avuçlarına yakın olduğum anlar... Bazı hayvanların çiftleşirken veya dışkılarken, diğerlerinden soyutlanmasının değerine ve işlevine denk bir şekilde, ama ne yazık ki kendi kontrolüm dışında (yine de, iyi ki), buraya yerleştirildiğim zamanlarda, sahilin tadını çıkarabiliyordum. Kakam veya çişim gelince, bir şekilde mesajımı iletiyordum ve en yakın tuvalete (tuvalet?) annem ve babam tarafından götürülüyordum. Öğlenin bir anında, dayanılmaz bir susuzluk, hiç aman vermeden, ciğerlerimden bir ordu yola çıkardı. Birlikleri damağıma karargah kurduğunda, tüm vücut vatanımın ele geçirilmeden önce son bir şansı olduğunu önümdeki kovaya bakınca anladım. Annem veya babamdan su istememe de gerek olmadan, kendi güçlerimle bu düşmanı savacaktım! İçi su dolu kovayı ağzıma dayadım ve susuzluk ordusuna karşı büyük taarruzu başlattım. Ağzıma dolan tuzlu suyun büyük bölümünü yuttum ve işgal kuvvetlerine denizi dökmüş oldum. Ağladım sanırım. Bağırmış da olabilirim. Zafer çığlığı beklerken, anne himayesi için inleyen bir nesil çıkmıştı kovadan! Yardıma koşan diğer büyüklerin (gelişmiş medeniyetler!) gülüşmeleri arasında, tatlı suyla kendime gelmişimdir büyük ihtimalle.
Soğan:
O günden beri tuz sevmem. Yalan! Tuzu sevmemeye başladığım günü bilmiyorum.


-----------------------------------------------
Bir sözün söylendiği andaki hareketi, sen onu her hatırladığın anda, nasıl tekrar aynı şekilde gerçekleşiyor olabilir? Bu soruyu açıklamak gereğinden korktuğumu itiraf ederken, yarınki cesaretimden bihabersem; ümidin, acıyı uzattığı savına da burun kıvırabilirim.


Urban Str'ye giderken, geçtiğimiz yollarda dikkat kesildiğim görüntülerden kurtulmaya çalışıyordum. Nedenini bilmiyorum.
Funda'yı aradım. Telefonu, cevaplanmadan önce Yasemin'e verdim. Sevindiler sanırım. Çatısında Dakota (C47) duran bina da ne? Teknoloji müzesiymiş! Geleceğiz!
Eve varmak, biraz rahatlamak, kafa işgalcilerini yastığa dökmek, firara alışmak ve tanışmanın ilk adımlarını atmak toplam iki saat kadar sürdü. Uykuya bulanık merak ve meraka bulanık rahat, önümde kolkola oturdular. Huzurlarından çekildiğimde, yemek yemeye gittiğimizi anlamak, onlar hakkında düşünmemi engelledi. Uykuyu saatler sonra bulabilir, merakımı herhangi bir zaman giderebilir, portatif rahatımın her yerde tadına varabilirdim.
Saskia, hemen hemen aynıydı. Gözleri, son gördüğümden beri daha sağlıklı bakıyordu. Yanında, beni derin derin süzen sevgilisi Thomas vardı. Zeki bakan, az konuşan ("öz konuşma" eylemini sevmiyorum galiba), düzgün ve doktor bir Alman adam. İlk on dakika bana diktiği gözlerine çarpa çarpa, yaklaşmak ve uzak durmak arasında bocaladım. Bu rahatsızlığımı bir kadeh merlot ile zevke çevirdiğim anda da sohbet başladı. Başlarda, Saskia, Thomas ve Yasemin, "Almanca konuşmayalım" dediler. Ben de, "Harikasınız ama benim için kasmayın" dedim. Kafamın içinde de "Birazdan Nilgün gelince görürsünüz Almanca'yı Türkçe'yi!" tümcesi sinsice süründü. Kafasına vurdum, diğer pis arkadaşlarının yanına süzüldü...
İngilizce devam eden sohbetimize, önce İngilizce bir son, Nino'nun teşrifiyle de Türkçe bir gaz verdik. Nilgün, tam bizi bıraktığı zamanki gibi. Hala heyecanlı ama kontrollü. Kırmızı beyzbol kasketi ve turuncu, çiçek desenli yelpazesiyle, hala ufak bir kız çocuğu gibi. Eğitimi ve yarı zamanlı işlerinin üstüne, dans ve DJ'lik de koymuş. Yılbaşı gecesi için hazırladığı programın son şarkısı Bohemian Rhapsody'ymiş. Sevgilisi de bir Queen fanatiğiymiş. Aferin Nino! Queen seven adamdan fenalık gelmez (ne?)!
Bütün Berlin'de Silvester patlamaları başlamış bile. Deneme atışları her yerde! Gayet sık aralıklarla büyük patlamalar dikkatimi dağıtıyor. Yerliler alışık. Konuşmaya, bu gürültü yüzünden ara vermiyorlar. 1 Ocak sabahı kaldırımları görmemi tavsiye ediyorlar.
Yemekler yenip, 3 dilde hasret giderildikten sonra, ödeme için, Alman usulünce hesap yapıldı ve Saskia ve Thomas lokantadan ayrıldılar.
Queen, üzerinde Freddie kazılı sıra ve tuvalet sigaraları muhabbetlerinin dümen suyunda, Nino'nun liseli saflığında ama duyarlı vatandaş hevesi ve hevesli arkadaş duyarlılığında Ebru canlandı 5 dakikalığına... Ne kadar uğraştıysak da, Yavuz'un ölü beynini çalıştıramadık. Hatırladığımız kadarıyla canlı kalbini yere geri bıraktık.
En komik anları, Almanya'da üç Türk olarak, durmadan İngilizce konuştuğumuz son 1 - 2 saatte yaşadık. Lokantadan çıkınca, havanın soğuğu, burnumdaki bir haftalık güzel kokuyu sümüğe dönüştürdü ve kaldırıma bırakasım geldi. Eve kadar sabrettim.
Evde, Yasemin'in doğum günü için İstanbul'dan getirdiğim şampanyayı açtık ve bitene kadar sohbete devam ettik. Nilgün'ün doğru tavsiyesiyle, Yasemin'in en sevdiği içkiyi almışım. Aldığım şişe, iki hatunun da en sevdikleri tasarımcılardan birinin ürünüymüş. Mutlu oldum. Funda'yı fotoğrafla kıskandırdık! Nino evine gitti ve uyuduk.
31.12.2008
31.12.1996'yı saymazsak, ülke dışında geçirdiğim ilk yılbaşı olacak. Önce, mide kaynatan sıcak şarap!
Unter den Linden ve Brandenburg Kapısı'ndan Siegessäule'ye kadar olan yol festival alanına çevrilmiş. Izgara sosis, sıcak şarap ve yeni yakılan barbegüllerden kömür kokuları! 67 metre yükseğe sabitlenmiş altın meleğin eteğinin altından festival hazırlığına sıkışık bakışlar ve rahatsızca hapsedilen görüntüler...
Bir türlü dikilmeyen güneş, erimeyen buz öbekleri. Bir türlü kurumayan delikler ve bitmek bilmeyen yorgunluk! Alkol kokan U8 vagonu.
İngilizce bilmeyen Türk bakkala "Türk müsünüz?" diyen ben ve Euro ile Cent'i Lira ve Kuruş olarak zikreden bakkal. 4 şişe bira. Esrar kokusu, Bob Dylan ve kalem. Yastıksız kanepe. Ooooooo!
Esnaf bu! Ama, ne üretir veya alır, satar bilmiyorum. Kaç dükkanı veya tezgahı var onu da bilmiyorum. Allah işini açık etsin.
Artık eminim, yazmakla işim kalmadı. Çünkü içim kalmadı. Dokunaksız içim, okunaksız yazım, korunaksız aklım... Uykuyla çökecek. Kalbim attıkça, vibrasyonumla, çökenlerin seviyeleri eşitlenecek ve üstünde yürümeye elverişli zemin oluşacak. Bir de şu veletler patlamasa! Ortalık, derbi maç sonrası Mecidiyeköy'den beter burada!
Uzun süredir ilk kez, üzerindeki "içindekiler" açıklaması İngilizce yazılmamış bir paket görüyorum. Clarky's Tortillas (peynirli mısır cipsi) paketinde, 9 dilde "içindekiler" var ama bu dillere İngilizce dahil değil! Hahha!
Bir adamın gitar çalabilmesi, müzik yapabilmesi, sözlerine de ritmi eski karısından alabilmesi ne kadar da güzel. Emin miyim? White Stripes - Elephant - Seven Nation Army!
Web sitelerinden şarkı sözü okumakla olmuyor! Alacaksın albümün kitapçığını veya kapağını eline, bir de soğuk birayı yanına (hava sıcaksa apış arana); duyduklarını azar azar gözlerine yedireceksin. Açıklamalara, teşekkürlere atlamak isteyeceksin ama, şarkıyla ilgili fotoğraf veya ilüstrasyona saygından bekleyeceksin. O küvetteki o adamın o şapkası neyle alakalı? Kızın elbisesiyle adamın kıyafeti uyumsuz mu? Merak edeceksin. Sanatçıyla ayrı gayrı olmayacak! Ne sunduysa, hakkını vererek alacaksın. Yavaş yavaş sokacaksın içine! Dinlemen ve okuman ve seyretmen bitince hemen kalkmayacaksın! Sönene kadar içinde kalacak! Disk soğuyacak önce! Hah! Böylece, diyebilirz ki, 1996'ya kadar dinlediklerimle, bu yüzden abi kardeş gibiyiz. Sonrakiler, daha çok her kıvrımını, her hareketini bildiğim ama geçmişleri, huyları hakkında fikirsiz olduğum ve kendilerini bana makyajsız göstermekten çekinen kadınlar gibi. Hepsi güzel. Abartmak da rahatlatır bazen...
02.01.2009
Sabahın 6'sında Yasemin kalktı ve hazırlandı ve ebeveynlerinin yanına gitti. Canım, 3 gün yalnız kalacak. Alışık.
