28 Şubat 2009 Cumartesi

Ezogelinler



Yumurcaklığımdan beri, batıl inanışlara yaklaşıp yaklaşıp uzaklaştım. Şimdi, şu oduncak halimle, gayet uzak olduğumu düşünüyorum batıl inanışlardan ve uygulamalarından. Aslında, bir batında onlarca takıntı doğurabilirim ama, günlük hayatımı materyalistçe yaşadığım avuntusu da son derece somut ve sağlam; meşe odunu gibi...

Batıl inançların ve geleneksel uygulamaların, toplumsal zihne ve standartlara, dolayısıyla güvenceye harika hizmet ettiğini savunanlardan olmama ramak var. Bilimsel dayanaklar sayesinde odunlu dayaktan kurtulmam içinse, kırk odun fırını ekmek yemem gerek; böyle hissediyorum, denemedim, bilemem.

Benimsiyor gibiyim bu tutumu. Bırakası geldi mi "tutum, gözlem, dayanak, ihtiyaç" dinlemeden sırt dönebilen bendenizin, takıntılarını ciltletip "inanç" rafına kaldırası var artık...

"Bendeniz" ve "kaldırası" sözcükleri aynı cümlede kullanılmaya!

Mutsuz birini mutlu etmek için çok uğraşmak ve uğraşın sonucunda, bir kaç dakikalık da olsa gülümsemeye şahit olmak, çokça tattığım eylemler değiller. Meziyetlerim azdır. Fırsatım olursa, çevremdekileri (yakın veya uzak) memnun etmek için yaptıklarımdan bahsetmiyorum. Fırsat yokken fırsatlanıp, fırlamaktan bahis ediyorum. Sıkıcı bir bahis yapıyorum. Bilhassa ediyorum. Gülümsemeler saçmak, aslında, gülümseyenlerin değil de gülümsetenlerin eylemi değil mi? İnsanları mutlu ederek yaşayanların, adak adamaları gerekmez, değil mi?

Karma, batıl bir inanç mıdır? Sistem midir?

Başı veya kıçı çok sıkışınca, bir fakir sevindirmeye söz veren insanın duymaya çalıştığı güvence, batıl değil midir? Hepi topu, peşin edinilecek bir rahatlamanın karşılığını vadeye bağlamak değil midir adak?

Böyle bir karşılıklılığın özünde, elemden haza geçiş yapacak kişinin, kendisine (kim tarafından?) sunulan iyiliğin bedelini, denk değerde bir iyilik için çaba ile ödemeyi taahhüt etmesi yok mudur?

Böyle bir karşılıklılık ilkesinin işleyişini en iyi kullananlar ama en az bilenler, "eğlendirici"ler değil midir? Çoğu aynı zamanda sanatçı da olan bu eğlendiriciler, genellikle, sundukları eğlence ve dağıttıkları gülümsemeler için maddi karşılık alırlar. Akıllı olanları, aldıkları bu maddi karşılık sayesinde haz dolu ömür sürerler gibi gözükürler. Kiminin parası, kiminin duası diyen kim orda? Karmalandı burası yine...

Ben de internet vasıtasıyla edinip, maddi karşılığını ödemediğim sanat eserleri sayesinde mutlu olurken bol bol dua ediyorum. Karmadan veya başka bir sistemden çekindiğim ve karşılık vermek zorunda hissettiğim için değil; gülümsemelerimin, bir yerlerde, kurumuş olabilseler de, kaynaklarını çok sevdiğim için... Çok sıkıldım şimdi... Kafam fena karıştı... Anlatamıyorum...

Gülümserliğimin değerinin bilinmesine takıldığım zamanların pişmanlığını atmak istiyorum. Karman çorman adamı kim ne yapsın kardeşim?
Uyuyayım mı ben biraz?

24 Şubat 2009 Salı

Çerkez Tavuğu

Yağ:

İddialarım beni genellikle utandırmazlar. Çoğu, bilgilerime dayanır. Yakın çevremde, hafızamla eğlenen korkunç adamlar olsa da; iddia ederken, kendimden gayet eminimdir. Sebebinin de, yıllarca kurtulmaya çalıştığım, faydaya çevirmeyi yeni yeni öğrendiğim sağlamcı tutumum olduğunu açık seçik ifade edeyim.

Baharat:

İfade ettiklerinin, kim olduğunu hiç bilmediğin insanlar tarafından, tam da amaçladığın şekilde ve tam da amaçladığın etkiyi yaratarak anlaşıldığını bilerek neler yaşadın? Bunu politikacılara sormak ve gerçek cevaplar almak isterdim. Sanatçılardan bu merakı gidermelerini beklemek çok bencilce ve gafilce olur sanırım.

Tavuk:

Elvira belki de ilk sanal karşı cins takıntımdı. 1988'de James Signorelli tarafından çekilen Elvira, Mistress Of The Dark adlı komedi filminde Cassandra Peterson tarafından canlandırılan bu karakter, daha sonra aynı isimli korku dizilerinde ve bilgisayar oyunlarında da aynı miktar ve güzellikte ete bürünmüştü. Bu bilgisayar oyunu sayesinde, karanlık Amiga ergenliği gecelerim, ten rengi ışıkla aydınlanmıştı. Hiç ışık vermeyen geleceğimin, sanal nelerle şekilleneceğini bana söyleyebilseydi keşke bu cadı... 7 disket yükü oyunda 1 arpa boyu yol alamayan ben, Elvira'nın görüntüsüne mest olurdum. Kaan Sezyum anlar beni. Gerisi yalan anlar...

Sarımsak:

Ayık tutacak ama sıcak yatağı özletecek kadar serin bir gün olduğunu, dışarı çıkmadan da anlamak mümkündü; umursamadılar. Isısı, kokusu ve rahatlığı sıkça değişen odalardaki farklı ısı, koku ve rahatlıktaki yataklardan usanmış adamın aklı, kaldırımlarda ve çimlerde atılacak denk adımlardaydı.
Soru sormayı çoktan bırakmış olsa da; sözleri, merakla zorlanan aklından ağzına ulaşıp, dudaklarından çıkarken yumuşamakta zorlanıyordu. Su yerine içtiklerini düşündü.

Ceviz:

Çok küçükken, Çanakkale'de askeri bir kampın sahilinde, kumda oynadığımı hatırlıyorum. Yaşım 2 veya 3 olmalı. Şimdi bambaşka bir insan olan babaannem, beni rızam olmadan denize alıştırmaya çalışıyordu. Niyeti gayet iyiydi ama deniz kötüydü. Anlatamıyordum. Annem anlıyordu, biliyorum. Çünkü sadece annemin kucağındayken ağlamıyordum. Bir de babamın yaptığı güneşliğin (gölgelik olmasın?) altında, sakin sakin kendi halime bırakılınca, sessizce kumla harikalar yaratıyordum. Şehir planlamacı veya mimar olacağımı sanabilmem için kültürüm yetersizdi. Kendime en güvendiğim anlar o gölgeliğin (güneşlik olmadığına emin miyiz?) altında ve kıçımın üstünde durduğum anlardı. Tuzlu ve soğuk ve ne yapacağı belirsiz deniz suyundan uzak, anne ve/veya baba kucağına ve/veya avuçlarına yakın olduğum anlar... Bazı hayvanların çiftleşirken veya dışkılarken, diğerlerinden soyutlanmasının değerine ve işlevine denk bir şekilde, ama ne yazık ki kendi kontrolüm dışında (yine de, iyi ki), buraya yerleştirildiğim zamanlarda, sahilin tadını çıkarabiliyordum. Kakam veya çişim gelince, bir şekilde mesajımı iletiyordum ve en yakın tuvalete (tuvalet?) annem ve babam tarafından götürülüyordum. Öğlenin bir anında, dayanılmaz bir susuzluk, hiç aman vermeden, ciğerlerimden bir ordu yola çıkardı. Birlikleri damağıma karargah kurduğunda, tüm vücut vatanımın ele geçirilmeden önce son bir şansı olduğunu önümdeki kovaya bakınca anladım. Annem veya babamdan su istememe de gerek olmadan, kendi güçlerimle bu düşmanı savacaktım! İçi su dolu kovayı ağzıma dayadım ve susuzluk ordusuna karşı büyük taarruzu başlattım. Ağzıma dolan tuzlu suyun büyük bölümünü yuttum ve işgal kuvvetlerine denizi dökmüş oldum. Ağladım sanırım. Bağırmış da olabilirim. Zafer çığlığı beklerken, anne himayesi için inleyen bir nesil çıkmıştı kovadan! Yardıma koşan diğer büyüklerin (gelişmiş medeniyetler!) gülüşmeleri arasında, tatlı suyla kendime gelmişimdir büyük ihtimalle.

Soğan:

O günden beri tuz sevmem. Yalan! Tuzu sevmemeye başladığım günü bilmiyorum.

8 Şubat 2009 Pazar

Bulaşık İstanbul


Belli bir sırayla kullanılırsa, şiirsel etki yaratabilecek sözcüklerin, yerlerinin değiştirilip, ortak harfleri sayesinde birleştirilerek kullanılmasından keyif almıyoruz. "İstanbulaşım" aslında, başlıktaki gibi de doğmuş olabilirdi.

------------------------------------------

Yapacak şeylerim var. Olmadığını söylemeyin.
Ben de başkalarının yaşayışları hakkında ahkam kesmeyi ve tepki oluşturmayı bıraksam mı?
Pulp Fiction film müzikleri diskini başkalaştırdım ve dinledim. Özellikle The Statler Brothers'ın Flowers On The Wall'u, yıllardır her dinlediğimde olduğu gibi, bana yalın beni benimsetici geldi. Geldirici yakınlaşmalardan uzak geceleri hatırlattı.
İstedikleri kadar uyusunlar. Ben onları görmek istiyorum ve göremiyorum diye bozulmayayım. Yaşamayı en iyi ben mi biliyorum? Neden bu şımarıklığım?

------------------------------------------

"Şarkı sözleriyle dalga geçmek" eylemini, ilk kez gördüğümde, Japon'un "eğlencelik hareketler kataloğu" na şaşırmayı çoktan bırakmıştım. En başta takındığım, kendimi fiziksel tehditlerden koruma dürtüsüyle geliştirilmiş, zayıf soyutlama hareketleriydi. İşe yaradı herhalde ki, Japon'umuz testislerime saldırılar düzenlemekten ve koşup koşup omuz atmaktan bir kaç haftada vazgeçti. Soyutlama vanasını, sonuç aldığımı bilinçsizce hissedip kıstıktan sonra muhabbetinden keyif almaya başladığım bu Japon'un, sevdiğim şarkılarla dalga geçmesi, hala da anlam veremediğim ilk gençlik sorunlarımdandır. Sorun mertebesinde algılamamın nedenlerini biliyorum, doğal olarak. Değerlerimin önemsenmemesi; dahası, onlarla alay edilmesi kalbime ve mideme zararlıydı. Midem, söz konusu zararları bana yıllar sonra anlatacak; kulak misafiri olanlar, beni nadiren hoş göreceklerdi...
Japon tarafından itinayla, bazen gece mesailerinde, votka ve sigarayla desteklenen enerjiyle dejenere edilen güzelim şarkı sözleri, hala güzellerimdirler ve güzellerim olarak kalacaklarını hissediyorum.
Japon, hep Türk'tü aslında.
How Bizarre da "havuza"ydı!

------------------------------------------

Askerliğimden sonra çalıştığım kargo havayolu firmasının, personel servisinin beni her sabah aldığı noktaya yürürken geçtiğim bir köprü vardı. Ataköy ve Şirinevler arasında, otoyolun üstüne kurulmuş bu köprü hakkında, beni hiç neden göstermeden katılımcılıktan kovalayan bir sitede okuduklarımın doğruluğuna hem şaşırmış hem de üzülmüştüm. Hepi topu 30 - 40 adımlık bir köprünün bir tarafındaki hayatın ve o hayatı, karşı taraftakilerinkinden çok az farklı dertlerle yaşayan insanların (görüntülerinin), diğer taraftakilerden üstünlüğü ve/veya aşalığı üzerine yazılmış onlarca yorum okumuştum. Bunların çoğu, içlerinden geçtikleri akılların kirlerine bulanmış da olsalar; özlerinde, nesnel verilere dayanıyorlardı. Algılanan bariz farkların altlarının çizilmesiyle yetinilmemişti o kadar.
Ne kadar?
"O kadar" deyip geçmek bana yakışıyor mu?
Ne yapayım? Gidip, duyarsızlıkları veya kolayca saldırganlaşmaları veya empatiyi antipatik bulmaları veya düşünmeyi yarıda bırakmaları yüzünden, ekşi beyinleri tokatlayayım mı? Kaldı ki, dediğim gibi, algılananlar kaçınılmaz. Farklar tokat değil, tekme!
Okuduğum zaman zikrettiğim gibi: "Hakikaten yahu!"
Dün sabah da aynı çelişik kaynaşmanın ayrışmasına şahit oldum. Zeytinburnu'dan bindiğim tramvay, ilk 6 durağında kabul ettiği yolcularla, daha sonraki duraklarından binenlerin çok farklı gözükmelerine aldırmadan ilerlerken; ben, Teddy Picker senin, Balaclava benim, müzikal aşk filmi soslu yolculuğumun tadını çıkarıyorduysam da, içim içim MNG servisine yaptığım ilkbahar sabahı yürüyüşlerimi hatırlamaktan da hoşnuttum.
Tramvay hattının, Zeytinburnu'dan Atatürk Öğrenci Yurdu'na kadar olan duraklarında binip inen, vagonu dolduran insanların genel görüntüsü, geri kalan duraklarda binenlerle hayli değişti. Cumartesi sabahına özgü bir istisna mıydı? Olabilir. Olmayabilir. Bilmem. Gördüğüm farkı bilirim. İyiyi ve kötüyü ayırmam için kullanmam gereken kriterler, güzel ve çirkini ayırabilmem için gerekenlerden çok daha fazlayken, bildiklerimin de pek değeri yok galiba.
Niye yazdım bunları o zaman?
Biliyorum.
İstediğiniz bu değil.
Aslında, utanarak, içime doğru çökerek, yıllarca beni kovalayacak bir itirafı klavyeye bırakarak; Japon'un, şarkı sözlerini bozması konusunu nereye bağlayacağımı unuttuğumu söyleyeyim ve iskambil kartlarıma döneyim.

1 Şubat 2009 Pazar

Teklifsi Hayvan


Bağırmanın, haykırmanın, daha kolay kabul görse de, yüksek sesle ifadenin, ötelendiği bir çocukluğum olmadı. Çocukluğumda algıladığım dünya, reşit olduğumda yok olmuştu.
Uyuşmazlıkların, çatışmaya uğrayıp, kavgaya vardığı dönemlerimi; şu üç (3) desimetrekarelik endüstriyel tasarımda parmaklarımı gezdirirken, sükunetle hatırlıyorum.
Sükunetim, şimdidir.
Sükunetim, bağıran şarkıcıların salyalarıyla beslenir.
Cemal Abi'ye de dediğim gibi: "Bu müzik, insanı insan yapar..."

Bağırırken çıktıkları yürüyüş...
Bağırıp terkettikleri sevgililer...
Bağırarak cezalandırmaları...
Bağırlarındaki bağırma istekleri...
Bağırmadan özür dileyememeleri...
Bağıra bağıra özlemeleri...
Bağırtılarıyla itiraflarını gizlemeleri...
Hep bağırsalar da susacakları anı çok iyi bilmeleri...
Bağırmadan önceki nefesleri...
Bana (sana da) bağırmalarını bekletmeleri...
Bağıra çağıra sevişmeleri...

Niye üç virgül kullanılmaz?

-----------------------------------------------

Kaç çay istersin? Telif hakkını nasıl ödeyeyim senin? İnsaflı ol!
Dün, İncirli'de emlakçı yakaladık. Geri bırakmadan önce inceledik. "Hermetik" le beslenirmiş. "Hermetik seven adam" dedi Hakan.
İncirli evleri fena sayılmaz ama ben de zengin veya umursamaz sayılmam...

-----------------------------------------------

Hatırlayan varsa, lütfen bana da hatırlatsın. Ben kimseye "Şundan duyduğum şu lafı hiç unutmam..." veya "Şu, bir keresinde demişti ki..." diyerek, bir insanın bir sözünün hareketlerimde (bence, karar, bir harekettir) ne kadar derinden etkili olduğunu dile getirmiş miydim? Böyle bir etkilenmeyi açıklamış mıydım? Bir kaç gündür düşünüyorum, böyle bir söz, nasihat bulamıyorum. Benim bulamamam, duyduğum sözlerin beni hiç etkilemediği, yönlendirmediği anlamına gelmez. Aksine, kendini detaylıca tanımanın en şımarıkça özgüvenini yaşayabilen bir enayi olarak, sözlerin (sözcük güruhları), üstünde, diğer hemen her iletişim araçsısından daha fazla etkili olduğu bir bünyem olduğunu savunabilirim. Yine de, bana en çok yol gösteren sözlerin, yaşayan ve yüz yüze veya telefonda görüşülmüş insanların ağızlarından çok, şarkılardan veya kitap sayfalarından çıktığını bilmek, merak yığıyor etrafıma. Bu merakın kaldırılması çok zor bir ağırlık olduğunu savunan Alex'e inat, yardım istemiyorum. Burun kemiğimin tek parça kalması da daha uygun. Hakaretin veya küfrün bile bazen fazla nazik kaldığına katılıyorum. Sana telif ödeyemem...

Dağılan konu nasıl toplanır?
Genellikle kadınlardan (Evet, kadın vücudu, her iki cins için de güzeldir; ilgi çeker... Konu toplanır!) duyduğum, anne, baba, eski sevgili sözleri ve etkilerinin kulaklardan ziyade akıllarda yarattığı esnemelere şaşırmayı bırakmak istiyorum. Bu akılların, kırılmamalarına ama esnemelerine şaşırmaktan bir kurtulsam, belki teknoloji transferi yapabilirim.
Büyük ihtimalle yanılıyorum. Benim de kulağımdaki konilerden veya kalın halkalarımdan başka küpelerim vardır. Ayna sandığım insanlardan, ortamlardan utanıyorumdur da takmıyorumdur. Değil mi?
Normalimdir, değil mi?

-----------------------------------------------

Farklı lügatlardan hep mi haberdardım?
Bu yüzden mi; bu farkındalığım yüzünden mi detay detay anlatıyorum. Yanlış anlamalarına izin vermekten neden çekiniyorum?
Anlamların nüanslarına kadar ayrılması, bu yüzden mi bu kadar önemli?
Ya annemle ne oldu?
Ya O'nla?
Ya bunla?
Nasıl oluyor?

-----------------------------------------------

Bir sözün söylendiği andaki hareketi, sen onu her hatırladığın anda, nasıl tekrar aynı şekilde gerçekleşiyor olabilir? Bu soruyu açıklamak gereğinden korktuğumu itiraf ederken, yarınki cesaretimden bihabersem; ümidin, acıyı uzattığı savına da burun kıvırabilirim.
Değişkenlere güvenmeden de, sabitlerden duyulan korkudan kurtulmayı kutlamak için bir parti vereceğim!
Alır mısınız?
Yöntem kutlamasına katılır mısınız?

20 Ocak 2009 Salı

Can Kasap aczi


Ortaokuldayken bir köpeğim olmuştu. İlk köpeğimdi. Kötü bir Belçika çoban köpeği meleziydi. Çok sevmiştim. Terasımızda yaşıyordu. Kulübesini geliştirmekle uğraşmak, kendisini topla oynatmak, çamurlu yollarda koşturmak çok keyifliydi. Ara sıra dertleştiğim bile olurdu kahverengiyle...
Bakımıyla bağlantılı sevmediğim tek aktivite, Can Kasap'tan ceset artığı istemekti. Yıllardır müşterisi olduğumuz kasap dükkanında istenmediğimi sezdiğim anlardı onlar. İşlerinin arasında, bir de benim kemik talebimle uğraşmayı sevmiyorlar gibi hissediyordum. Bir keresinde, akşamları gelen artık toplama kamyonunu beklememi; tüm artıkları ona teslim ettikleri sırada istediğim kadar almamı tavsiye etmişlerdi. O anda, bu dükkandan yeteri kadar yüklü alışveriş yapmadığımızdan emin olmuştum.
Ayrıca, kaynayan kemiklerin mutfakta ve mutfağın kapısı kapatılmazsa, bütün evde bıraktığı vahşi kokuya da dayanamıyordum.
Köpeğimin, bu kasap kaynaklı beslenmesi ne kadar devam etti emin değilim. Sonraki köpeklerimi kuru mamalarla besleyebilmemiz ve Can Kasap'ın uzaklarına taşınmamız sayesinde, elimde kemik torbalarıyla eve yürümeye son vermiştim.
Yine de, her alışverişimiz sırasında gösterdikleri ilgi, temizlikleri ve etlerinin lezzeti, aklımdaki mütevazi ama güvenilir "Can Kasap" markasının da sebepleri oldu.

Geçen ay, Kadıköy'deki Tansaş'ın açılmasını 10 dakika beklediğimiz sabah, yanımızdan ayrılmayan köpeğe, her köpeğime sarıldığım gibi sarılmayı ne kadar da istemiştim. Sabah sevgisi gereksiyonumu, hijyen kaygılarımla geçiştirmek zamanı, 31 yaşımın olgunluğuyla nasip olmuştu. Aynı olgunlukla, 20 dakika kadar sonra önünde durduğum kasap reyonundaki "soslu - marine - özel (hatta spesiyel)" antrikota bakarken meraklandım. Beraber Kınalı Ada'ya gittiğim arkadaşlarımdan, bu sosun muhteviyatı hakkında sorusu olan niye yoktu? Merakımın subasmanında (sabbeyzmınt diye çevirmiş lavuk gavurlar...) yaşayan kuzeni, kapının önüne çıkıp bana "Bu sosta ne var?" dedirtti. Tansaşlı kasaptan "Bilmem abi..." cevabını duyunca gidip çürümeye devam etti. Arkadaşlarıma baktım. Umursamamı umursamamalarını umursamamaya karar verdim. Sabah sevgim ufalmıştı. Can Kasap'ı hatırlamaya çekiniyordum. Ayıp etmiştim yıllarca. Yüzüm yoktu. Soslu et görmemiştim hiç vitrinlerinde. Görseydim bile, içeriğini sorduğumda tatmin edici bir cevap alabilirdim. Onaylamazdım belki ama, cevap verebilirlerdi.
Kınalıada'da yediğim, hazır soslu antrikot fena değildi.

Bu ada gezisinden kısa süre sonra, akşam yemeğinde ızgara dana yemek istedim. Yorgundum. Acelem de vardı. Yılların Can Kasap'ının hala aynı insanlar tarafından, aynı yerde işletildiğini biliyordum ama, sanki, bir önceki hayatımdan beri hiç girmemiştim kapısından. Bu akşam bu soğukluğa bir son verilecekti! Barışacaktık... Biz? (Güzel giyinip parfüm sıksa mıydım? Ne kadar da sıskaydım!)

Dükkanda hiç müşteri yoktu. Aynı çalışanları gördüm. Aynı baba, oğullardan aynı biri... Diğeri nerde? İçerdeki çocuk kim? Beni hatırladılar mı? Yine kemik isteyeceğimi mi düşündüler? Selamları hala sıcak. Ortalık hala tertemiz. Aydınlatmayı, dekoru, buzdolaplarını yenilemişler. Et de güzel gözüküyor. Ne salakmışım!
Huzur içinde teşekkür edip dükkandan çıktım. Yine gelecek ben!

Geçen hafta yaşadığım içki rezaletlerinden arta kalan şarabı değerlendirmek fikrine, Can Kasap fobimin zayıflamasıyla gelen medeni cesaret kırıntısını serptim ve bu akşam da, evime gelmeden önce protein merkezine uğradım. Bu sefer dükkan, hınca hınç olmasa da, adam akıllı doluydu. Oturacak sandalye buldum ama oturmadım. Ayakta durdum ki "Abi, bak! Yine geldi. Ne ilginç!" desinler... Önce dükkanın "baba"sıyla gözgöze geldim ve iki efendi gibi selamlaştık. Sonra da oğluyla aynı kaçamak seremoniyi tekrarladık. Benden önce siparişini vermiş olan kelli felli beyaz saçlı müşteri, televizyondaki Obama haberi üzerine, tezgahın da üzerine ama babaya doğru eğilip bir kaç dilim ahkam kesti. Gayet saygılı, paylaşımcı ve mülayım bir tavrı vardı ama; fikrinin doğruluğundan ne kadar emin olduğunu ölçecek bir sistemin, insanlık tarafından geliştirilebileceğini sanmıyorum. Saf bir havayla, sanırım aynı ikramı oğul kasaba da yaptı. Bu arada, ödemeleri alan oğul kasap, babasından ödenecek miktarları duyuyor ve müşterilere son ilgiyi gösteriyordu. Güzel işleyen, gürültüsüz ve zahmetsiz böyle bir sistemi, bu gibi dükkanlarda bulmaya devam edebilmek, aslında ne güzel nimet. Daha erken kurtulmalıydım fobimden. Sonra, benim sol arkamdaki sandalyede oturan hanımefendinin siparişleri tamamlandı ve kendisi ödeme yapmak için kasaya, oğul kasaba yöneldi. Bu anda, bir kez daha göz göze geldiğim oğulun ifadesinde bir hüzün gördüm. Aslında, bu adam eskiden de sessiz ve derin bakışlıydı. Şimdi bu hissimin nedeni, saçlarındaki beyazlar ve eski yerli filmlerden edindiğim, nostaljinin mutlak dokunaklılığı klişesi olabilirdi. Hanımefendiyle konuşmalarını duydum ve dinledim. Oğulun nasıl olduğunu sorduktan sonra aldığı cevaptaki sitemi benim kadar hissetti mi bilmiyorum ama; hanımefendinin bir sonraki sorusu başka bir kadının nasıl olduğuyla ilgiliydi. Oğul kasap, sabit bir durumdan ve ağrılardan bahsetti. Bu noktada kulaklarımın sesleri kısıldı. Konuşanların sesleri aynı seviyedeydi, eminim. Baba kasaba siparişimi verdim ve eline aldığı et öbeğinin ne kadar yağlı olduğunu görmek için kafamı biraz aşağı eğdim. Güzeldi.
Dilimler hazırlandıktan ve paketlendikten sonra, kasadaki oğul kasaba yaklaştım. Hanımefendi gitmişti. Acaba "Beni hatırladınız mı? Haftada bir alışveriş yapar, iki günde bir de kemik istemeye gelirdim..." dese miydim? Sıskalığa gerek yoktu. Selam verip ATM kartımı uzattım. Kısa kenarlarından birindeki yön gösteren ok işareti nedeniyle, oğul kasap da, diğer çok kasiyerin yaptığı gibi, sadece manyetik bantı olan kartımı, POS aletinin çip okuyucusuna soktu. İşte! İletişim kurmak için bulunmaz fırsat bu! Yıllardır adımını atmadığın dükkanla öpüş, barış! "Çipi yok onun. Manyetikli, manyeto... bant..." Ne dedim ben?
Oğul kasabın kafası başka yerdeydi. Eşi mi hastaydı? Annesi mi? Kim ağrıyordu? "Geçmiş olsun..." deseydim, "Kime kardeşim?!" der miydi?
"Şunu girer misin?" deyip, POS aletini bana uzattı. Diğer eline de dükkanın telefonunu aldı ve numaralara bastı. Yıllar sonra geri gelen, gereksiz duygulu, genç müşteri olarak, anlayışımın Annapurna'sındaydım (Everest'i başka durumlar için saklıyorum). Benim ödemem, şebeke vasıtasıyla, bankam tarafından onaylandı ama telefon görüşmesine odaklanmış oğul kasap bunun farkına varmadı. Benzer bir hareketi, kendi işimde kesinlikle yapmayacağımı düşünsem de; bu dükkanın ve bu adamın, benden pürüzsüz hizmet veya katıksız insanlık bekleyen herkesten ayrıcalıklı olması gerekiyordu. Acıklı bir durum söz konusu olabilirdi ve yıllar sonra buraya dönmeye çalışan bendim.
Telefonu kapattığı anda, oğul kasap dükkanın içinde tekrar peydah olmuş gibi hissetti kendini. Kendi beyaz önlüğünü doktorlarınkilerle kıyaslayacağı ortamlardan uzak olmasını temenni ettim. "Kusura bakmayın, uzadı galiba..." dedi. Annapurna'dan aşağı, "önemli değil" diye seslendim. Gülümseştik. Paketimi alıp evime geldim.

Yarın akşam ızgara et yemeyi düşünüyorum.
Şarap içmeyeceğim. Sigara da tüketmeyeceğim.

Çok da fifi! Di mi?!

19 Ocak 2009 Pazartesi

Şarap veya su

Derler ya; "Carpe diem be abi!" diye geçiştirirler ya... Sinirlerimin iletkenliği azalır. Bozulmazlar ama, yavaş çalışmaya başlarlar. Bu söz, bu yaklaşım şekli, beni sahibine bir metre daha fazla mesafeden bakmaya zorlar. Geçiştirmeyi övmek, önemsememeye teşvik gibi gelir bana bu söz. Bendeki bu etkisinin sebebi, genellikle, sözün kullanıldığı andaki kaynağının gözlerindeki boşluktur.
Asıl değer verebileceğim önerme, "Ne olursa olsun, yaptıklarının sonuçlarına katlanabilecek neşen, öngörün, gücün, affediciliğin...vb olsun!" dur. Yarını düşünmeye ne hacet? Üç (sayıyla 3) dakika sonrasında neye yol açtığımızı bilerek yaşamak için zevkimizden, iyiliğimizden, gücümüzden, midemizden olmuyor muyuz?
Öldürmüyor muyuz?
Bu edalar, bu kinayeler, yatırım (ve eninde sonunda batırım) değil mi?
Aptallığımın, dağ olduğunu bilmezdim.
Yetersizliğimin, en büyük gücüm olduğundan bihaber (o kadar okudum, seyrettim, dinledim, nafileymiş), kronik kramp vücudumla gözüktüm hep.
"De get, yalan dünya" diyeceğdim; diyenlere boyun eğdim.
Diyebilmekle ilgilenmedim hiç.
Öldürmüyor muydum?
Kendi çocuklarımın ölümünden sorumlu tuttuklarıma çamur atmasam da; kendimi kendi gözümde temize çıkarmanın en kolay yolu, içinde bolca "ise" , "ama" , "böylece" geçen cümleler düşünmek değil miydi? Cümlelerle düşünmediğimizi savunurken, çelişkimden hiç mi utanmadım? Utanmayınca ölenleri nereye gömdüm veya nerede yaktım? Yoksa bu koku hiç ellemediğim cesetlerden mi geliyor? Hayır, Gaultier değil!
Bu koku havai fişeklerin bıraktığı yanık kokusu!
Ne kutlandığı hakkında olgunlaşmamış fikrim var.
Hamken çok ekşidir fikirlerim; olgunlaşınca acılaşırlar...
Çürümelerini bekle...

--------------------------------------------------

11 Ocak 2009 Pazar

293

Yediğim en kötü Çerkez tavuğu! Ya gerçekten çok kötü yapmışlar, ya da benim pakete tıkıştırdığım zeytinyağlı enginar öbeğinin etkisinde fazla kalmış... Sebebine bakmadan, tadından duyduğum rahatsızlığa dikkat kesiliyorum.

Sonuç, boşa çalışan buzdolabına hediye alma fikriyle rahatlamakta.

Güzel yemekler yapabilen biri değilim ama, doymak ve doyarken de rahatsızlık yaşamamak için elimden gelenler varken, neden israfa yöneleyim?

----------------------------------

Her şey düzgün gidiyordu. Kaptanın teknisyen çağırdığını duydum. "INS dertli" dediler. Kaptan biraz uğraşmış ama düzelmemiş. Kaptanın yüzünde kocaman bir yara izi var, saçları kısa ve kıvırcık. Teknisyen gelemedi. Kokpite bir daha girdim ve teknisyenin yolda olduğunu söyledim. Bütün yolcular ve yükler yerlerini almışlardı. Kötüye dönecek ne vardı? Ne vardı? Kaptana "I pray" dedim; "Me too..." dedi.
Uçaktan çıktığım anda arkamdan seslendi. "Hey! Your pray worked! You're a holy guy!"
Daha başlamamıştım bile...
Ne duasıydı lan?!
İstemek neyi nasıl etkiliyordu ayrıca?
Neyi nasıl istediğimden bihaber yaşamıştım hep. Kaptan geyiğiyle mi şaşıracaktım? Yapma!
Yapmadım.
Yok yok! Yapıyorum.
Haklısın, neyi dilediğimize dikkat etmemiz gerek gerçekten, sanırım...

----------------------------------

Kendi sözlerimize burada ara veriyoruz ve Led Zeppelin'den What Is And What Should Never Be'yi okuyoruz...

And if I say to you tomorrow
Take my hand, child, come with me
It's to a castle I will take you
Where what's to be, they say will be

A-catch the wind, see us spin
Sail away, leave today
Way up high in the sky
It won't, but the wind won't blow, we really shouldn't go
It only goes to show that you will be mine, by takin' our time
Oooh, ho-whoa

And if you say to me tomorrow
Oh, what fun it all would be
then what's to stop us, pretty baby
but what is and what should never be

A-catch the wind, see us spin
Sail away, leave today
Way up high in the sky
It won't, but the wind won't blow, we really shouldn't go
It only goes to show that you will be mine, by takin' our time
Oooh, ohh, oh-ho

So if you wake up with the sunrise
and all your dreams are still as new
and happiness is what you need so bad
Well, girl, the answer lies with you, yeah

A-catch the wind, see us spin
Sail away, leave today
Way up high in the sky
It won't, but the wind won't blow, we really shouldn't go
It only goes to show that you will be mine, by takin' our time
Oooh, ho-whoa
Hey, ho, ma

A-well, the wind won't blow, and we really shouldn't go
and it only goes to show-whoa-whoa-whoa
Catch the wind, we're gonna see us spin
We're gonna sail, little girl
A-do-do-do, ba-ba-n-do, oh
Ma, ma, ma, ma, ma, ma, yeah
Everybody I know seems to know me well
but does anyody know I'm gonna move like hell
A-baby, baby, baby, baby, baby, baby, ho, I love ya
Baby, baby, babe, huh, oh, I love ya
Do, no, no, no, no, no, no, come on, now
I want you

----------------------------------

Olur olmaz bir okazyonda (tamamıyla nörolojik erozyon: "hiç yeri ve zamanı değilken" demek isteyip, Fatih Terim'si özgüvenle sırıtarak, daha beter saçmalamak... gibi...) askerken tuttuğum notları çıkardım ortaya. Ortamın ve zihinlerin ortasına... Zihinler, bir sağa bir sola sallanıp kurtuldular; ortam ufaldı, yine de notları tutuyor. Ortamı tutan ellerimle aldığım notları, şimdi ortam tutuyor. Oramı tutan elimle, kısacık saçlarımı kafamın içine doğru itekleyip yazamaz olsaymışım bazılarını... O bazıları, şimdi bende değiller çünkü! Nerdeler? Neden? Neyse...
Bakınız:
Acemi birliğimdeki koğuşumuza, haşarat ilacı sıkılmış ve akabinde, 56 "okumuş" adam orda uyumuşuz!
Hemen dibimizdeki alaydan gelen askeri ekmekler, yuvarlak, ağır, ufak (yoğun) ve tatsızmış. Önce tok kalmaya, sonra da timsah yavrusu dışkılamaya yararmış. O yavrular çıkarken bizi yararmış!
Güzelim 17 Aralık gecesi, 4 tane vukuat raporu hazırlamışım...
Bir baba, cam çerçeve indirmeli aile kavgası sonrası çıkarıldığı savcının önünde, oğlunu ölümle tehdit etmiş. Şahit bellenmişim. Daha sonra, aynı baba ve aynı oğlu kahve açabilmek için ruhsat başvurusuna gelmişler. (Adalet mekanizması, şahitliğimden yararlanmak istediğini, askerliğim bittikten 2 sene kadar sonra bildirdi bana. "Bigadiç'e gelemem, burada anlatayım hatırladıklarımı..." dedim; onaylamalarına kadar geçen sürede hatırladığım bir şey kalmadı ve buradaki hakime "Çok geçti üstünden, üzgünüm..." kaldı ne yazık ki.)
Su borusundan imal tüfekle, baltayla, et dövme aletiyle, keserle, tırpanla, sopayla ve ağaç dalıyla suçlar işlenmiş; kaydedilmişler.
"Yıldırım düşmesi" olayının "suçu işleyen"i doğal afetmiş.
Muhtemelen alışılacak, sorgulanmayacak ve belki de benimsenip sevilecek kadar uzun süren sessizliğin sonunda, Mustafa, durup duruken, "İsyan etmemek lazım!" demiş.
Durdu'nun morali ağrımış!
Bir asker, yılbaşı gecesi, "Bu gece bacaları açık tutun, Noel Baba gelip cep telefonu veya şişme kadın bırakır!" diye bağırmış.
Bir köy karakoluna giriveren tavşancık, nöbetçi subay tarafından G3'le avlanmış ve parçaları ertesi gün bizim ilçe karakoluna getirilmiş; aşçımız yemek yapsın diye... Aşçımız da "Et kalmamış ki, nesiyle yapıcam a...na koduğumun yemeğini?!" demiş.
Bir aile, başka bir aileye zorla kız vermiş!
Gözlerimizin, kontrol altında tutulmamıza, diğer duyu organlarımızdan daha fazla yardımcı olduklarını düşünmüşüm.
Yıldız Tilbe canımı çok sıkmış.
Kendime, kendi kitabımı yazmayı, tek okuru olmayı düşlemişim.
Sadece bir kadın için hissedebileceğimi sandığım şekilde, geleceğe umut beslemişim. 2004'ün Ocak ayına aşkla bakılır mıymış? "Şöyle olsa, böyle olsa..." diye hayaller kurulurken, kalp tatlı tatlı heyecanla çarpar mıymış?
Arabanın bembeyaz teni olur muymuş?
Evdeki duş naz yapar mıymış?
Askerliğim bitince, saç uzataymışım, sakal uzataymışım, yeşil giymeyeymişim, bot giymeyeymişim, kimseye elle ve başla selam vermeyeymişim, psikoloğa gideymişim...

Aşık ve mutlu olacağımı bilseymişim keşke.
Yanlış! Farkında olan ama bilmeyen yetersiz aklın hiç kontrol edemediği bünye, ya firara meyletseydi? Bünyenin yapamadağı şeylerle aşınabilen gurur, ya daha da sivrilseydi?
Sakince karşılamayı bilseymişim keşke. O zaman, yakın gelecekteki mutluluğun geleceğini bilmek de risk gibi gözüküyor olmazdı. Rix! Fantakalas!

07.12.2003'te "Hükmetmek eğlencesi. Uzaktan kumandanın veya silahın sadece avuç içinde durarak verebildikleri türden bir keyfe duydukları açlıkla, bu çocuklar, gerçek yaşamın gereklerinden uzak nedenlerle, ama gözlerini kırpıştırarak ve heyecanla -çömezlerini- hakimiyet altına alma uğraşı içindeler. Oturulan masa, yatılan yatak ve konumu, sigara içilen yer, yataktan kalkılan (uyanılan değil) zaman, cep telefonunu alenen kullanma hakkı, yemekte konuşma hakkı, banyo yapma önceliği... Bunlar, kimin canının daha uzun süre sıkıldığına bağlı olarak belirlenen güç göstergelerine dönüştürülmüş ve korunuyor. Kıdem ne? Yeni gelenler bazı kuralları zorla kabul ettikçe, kabul ettirenler eğleniyor ve bu işleyişin devam ettirilme hakkı elden ele geçiriliyor.
En son gelen oyuncaklar sadece iki kişi olduğu için, oyunun tadı, daha doğrusu sisteminin işleyebilirliği azaldı. Bu gençlere algıladıklarımızın farklarını ve göreceliliği ve önemlerini anlatabilir miyim acaba?" yazmışım...

----------------------------------

Askerken düşlediğim hayatı; tepedeki varilde her sabah, kırmızı çakmakla evrak yakışımı; o "her sabah"ın sonunda, ısınan varilin başında güneşi doğurmamı; pis vücudumda rahat edemeyen tertemiz (!) ruhumun, 19 Ocak 2004 sabahı, Balıkesir otobüsünde, bütün koltuklara yayıldığını düşüne düşüne, önce Gülçin Abla'nın evine gittim az önce. Saniye sonra, Marmaris'e ve Hisarönü'ye geçtim. Yine bordo bir Renault Clio kullandım. Kızımdan çok Funda'yı hissettim. İstanbul'da bir türlü duramadım ve saniyeler sonra, Eskişehir'e devam ettim. Sokaklarında üşüdüm, Mola Apartmanı'nda ısındım, marketlerinde kayboldum, barlarında ayıldım... O anda Malik Bulut aradı. Hasret giderdik.
Sırıtıyorum. Kırmızı çakmağım hala hayallerimi ateşliyor, yakıyor. Külleri kimse okuyamıyor.
Ne içki kesildi, ne de rutin sahibiyim.
Yetersiz bilincime ve kaba ruhuma, endişe gevşetici süren, organik bir okurum var.
Yedire yedire yumuşatıyor müziğimi.
Havayı özledim. Yukarıları özledim.
Son 4 sözcüğü yazmamdan çok kısa süre sonra Robert Plant, "it's pretty good up here" dedi!
Şaşırmamayı özledim!
Houses Of The Holy

9 Ocak 2009 Cuma

0114 işu


Efervesan bir insan olur mu?
"Ne kadar az suya koyarsan o kadar az zamanda içersin ve acı tattan duyduğun rahatsızlık o kadar kısa sürer..." gibi bir açıklama yapmıştı Ayça zamanında.
Olmaz bir damlayla da canım!
Yılan balıklarıyla dolu bir havuza atarsın, ağzının tadına düşmansan ve maceracıysan!
Teşhis neydi bu arada, pardon?

5 Ocak 2009 Pazartesi

Çıngırock (yapma be abi!)


Sanırım 1 hafta kadar önceydi. Havalimanında, personel kapısından kara tarafına geri dönerken, Şener Yıldız'ı gördüm. Çok uzun zamandır TRT'de Rock Market'i hazırlayan ve sunan adamı yani. Tişörtlerine kurban olduğum; bazı grupların isimlerini yanlış telaffuz etse de, özel kanallardan önce, programına mecbur olduğum adam. Durdurup konuşmak geçti içimden ama üşendim...
Daha sonra öğrendim ki, Rock Market kurulmuyormuş artık.

Sonra, dün gece TRT2'ye rastladım televizyonumda. Ekranın şimdi hatırlayamadığım köşelerinden birinde "Çıngırock" yazıyordu. Önce Funda'yla harcadığımız o sosyoloji dersi ve o dersin değerli ürünü sarı sayfa geldi aklıma. Nerdeydi ki? Çıngırock var mıydı içinde?
Sunucuya dikkat ettim; daha doğrusu, sunucunun konuşmasına...
Cenk Durmazel'di kendisi.
Yine Rock Market zamanlarında, yine aynı müziğin zevkini paylaştığım insanlarla, hakkında bolca hafif muhabbet yaptığımız ama tadından dinlemeye kıyamadığımız (nasıl yaa?) Müebbet Muhabbetçi Cenk!
Rockla alakadar ve rock icracısı olduğu, zaten yıllardır malumdu.

"Dur bakalım, nasıl şarkılar ve nasıl yorumlar verecek acaba?" dürtüsünü sözcüksüzce aklımdan geçirip, kumandayı sehpada dinlendirdim.

Güzel seçimler vardı, Stone Temple Pilots'ın Wicked Garden'ını anons etmeden önce abuk hareketler yapmaya başladı. "Bu nedir arkadaşlar?" dedi. "Bu bir dans. Bu, Scott Weiland'ın dans tarzı..." diye devam etti. Eski Stone Temple Pilots ve eski Velvet Revolver vokalistini azıcık anımsattıktan sonra, şarkıyı anons etti.

Programın bir de seyirci yarışması varmış.
Önce, yarışma hakkında duyduklarıma pek dikkat etmedim. Yarışmanın ödülü, kuralları ve bu haftakinin kazananı hakkında konuşurken şaşırıverdim.
Hangi rock şarkısının sözleri senin için en anlamlı, en etkileyiciyse, bunu, nedenlerini kısaca anlatarak yazıyorsun. Değerlendirmeyi kim yapıyor bilmiyorum. Bu hafta, Metallica'nın Sad But True'sunu, dünyayı (veya dünyadaki insan hayatını) uzaylılara anlatmaya yetebilecek kapasitede olduğu için etkileyici bulan biri kazandı. Ne kazandığını hatırlamıyorum. Aklımdan bu kadar kısa sürede bu kadar çok şarkı sözü geçmemişti!
Ben ne derdim?
Hangisini anlatırdım? Kısa anlatabilir miydim?
Her nefesim, her ağrım, her sevgi derecem ve belki de her damla çişim için bile (niye kan veya ter değil?) şarkı sözü var!
Cenk'e geyik yazıp gönderebilmek ve bunu şarkı sözleri üstünden yapabilmek? Doyurur mu acaba?

sıcak yükle geri dönmek

29.12.2008

Sanki, aşkla ve sevişmek için, romantik bakışlar eşliğinde kurulmuş ama, sakinlerinin yorgunluğu yüzünden öpüşmeler görülmüyor, sesler duyulmuyor.

TK1723/28DEC - Bunca uçuşum içinde, inişi en rahat, en yumuşak; tekerlerin yerle teması en zor hissedileniydi. Yani, inişin, yolcular ve kabin ekibi için rahat gerçekleştiğini söylemek istiyorum; kokpittekilerin yaşadıkları hakkında yorum yapamam. Rüzgar konilerine baktım, piste paralel şekilde, havayla doluydular. Ereksiyonlarının ne kadar süreceğini merak ettim...

Berlin'e 2. gelişim ama, ilk kez Tegel Havalimanı'na iniyorum. Daha az trafik için tasarlanmış gibi bir izlenim verdi bana. Uçaktan çıkıp, yolcu körüğünden geçtikten hemen sonra, birkaç tane pasaport kontrol bankosu var. Her körüğün kendi pasaport kontrolü var galiba. Bagaj teslim bantı da, hemen pasaport kontrolün arkasında.
Dolayısıyla, yolcular uçaktan çıktıktan sonra, uçuş boyunca katlı tuttukları bacaklarını fazla çalıştıramıyorlar ve yeterince vakit kaybedemiyorlar ama, bu kadar kısa mesafeyle yerleştirilmiş pasaport kontrol noktaları ve bagaj teslim bantı önünde dikilerek beklemeye doyabiliyorlar.
Benim payıma, soru sormayan polis ve LHR'dan gelen BA uçağının bagajlarının toplanmasını beklemek düştü.

Bu bekleme sırasında, İstanbul'dayken arayıp ulaşamadığım babam aradı. Dağa gitmişler, dönmüşler. Özlemişiz!
Sonra, Turkcell ve Ece, kısa mesajlarını yığdılar ekranıma.
Anneme vardığımı haber verdim ve en sonunda, henüz TK bagajlarının atılmadığından ve bir süre daha atılmayacağından emin olup Yasemin'i aradım. Çıkışta bekliyordu ve ben kendisini tanıyacağıma dair garanti verdim.

İncecik, zarif bir kız. Sahici bir gülümsemesi var. İki senedir bana yaptığı yardımlar için teşekkür etmek, doğum gününü kutlamak, kendisini sıkmamak, ilk aklıma gelen niyetlerim.
Ben bir ATM'den para çekerken, Yasemin küçük bir alışveriş yaptı.
Terminalden çıkıp taksiye bindik. Şoförün yüzüne dikkat etme gereği duymadan "iyi akşamlar" dedim. Aynısını şoförden geri duydum. İçimden "budur!" dedim.

Urban Str'ye giderken, geçtiğimiz yollarda dikkat kesildiğim görüntülerden kurtulmaya çalışıyordum. Nedenini bilmiyorum.

Funda'yı aradım. Telefonu, cevaplanmadan önce Yasemin'e verdim. Sevindiler sanırım. Çatısında Dakota (C47) duran bina da ne? Teknoloji müzesiymiş! Geleceğiz!

Eve varmak, biraz rahatlamak, kafa işgalcilerini yastığa dökmek, firara alışmak ve tanışmanın ilk adımlarını atmak toplam iki saat kadar sürdü. Uykuya bulanık merak ve meraka bulanık rahat, önümde kolkola oturdular. Huzurlarından çekildiğimde, yemek yemeye gittiğimizi anlamak, onlar hakkında düşünmemi engelledi. Uykuyu saatler sonra bulabilir, merakımı herhangi bir zaman giderebilir, portatif rahatımın her yerde tadına varabilirdim.

Saskia, hemen hemen aynıydı. Gözleri, son gördüğümden beri daha sağlıklı bakıyordu. Yanında, beni derin derin süzen sevgilisi Thomas vardı. Zeki bakan, az konuşan ("öz konuşma" eylemini sevmiyorum galiba), düzgün ve doktor bir Alman adam. İlk on dakika bana diktiği gözlerine çarpa çarpa, yaklaşmak ve uzak durmak arasında bocaladım. Bu rahatsızlığımı bir kadeh merlot ile zevke çevirdiğim anda da sohbet başladı. Başlarda, Saskia, Thomas ve Yasemin, "Almanca konuşmayalım" dediler. Ben de, "Harikasınız ama benim için kasmayın" dedim. Kafamın içinde de "Birazdan Nilgün gelince görürsünüz Almanca'yı Türkçe'yi!" tümcesi sinsice süründü. Kafasına vurdum, diğer pis arkadaşlarının yanına süzüldü...

İngilizce devam eden sohbetimize, önce İngilizce bir son, Nino'nun teşrifiyle de Türkçe bir gaz verdik. Nilgün, tam bizi bıraktığı zamanki gibi. Hala heyecanlı ama kontrollü. Kırmızı beyzbol kasketi ve turuncu, çiçek desenli yelpazesiyle, hala ufak bir kız çocuğu gibi. Eğitimi ve yarı zamanlı işlerinin üstüne, dans ve DJ'lik de koymuş. Yılbaşı gecesi için hazırladığı programın son şarkısı Bohemian Rhapsody'ymiş. Sevgilisi de bir Queen fanatiğiymiş. Aferin Nino! Queen seven adamdan fenalık gelmez (ne?)!

Bütün Berlin'de Silvester patlamaları başlamış bile. Deneme atışları her yerde! Gayet sık aralıklarla büyük patlamalar dikkatimi dağıtıyor. Yerliler alışık. Konuşmaya, bu gürültü yüzünden ara vermiyorlar. 1 Ocak sabahı kaldırımları görmemi tavsiye ediyorlar.

Yemekler yenip, 3 dilde hasret giderildikten sonra, ödeme için, Alman usulünce hesap yapıldı ve Saskia ve Thomas lokantadan ayrıldılar.

Queen, üzerinde Freddie kazılı sıra ve tuvalet sigaraları muhabbetlerinin dümen suyunda, Nino'nun liseli saflığında ama duyarlı vatandaş hevesi ve hevesli arkadaş duyarlılığında Ebru canlandı 5 dakikalığına... Ne kadar uğraştıysak da, Yavuz'un ölü beynini çalıştıramadık. Hatırladığımız kadarıyla canlı kalbini yere geri bıraktık.

En komik anları, Almanya'da üç Türk olarak, durmadan İngilizce konuştuğumuz son 1 - 2 saatte yaşadık. Lokantadan çıkınca, havanın soğuğu, burnumdaki bir haftalık güzel kokuyu sümüğe dönüştürdü ve kaldırıma bırakasım geldi. Eve kadar sabrettim.

Evde, Yasemin'in doğum günü için İstanbul'dan getirdiğim şampanyayı açtık ve bitene kadar sohbete devam ettik. Nilgün'ün doğru tavsiyesiyle, Yasemin'in en sevdiği içkiyi almışım. Aldığım şişe, iki hatunun da en sevdikleri tasarımcılardan birinin ürünüymüş. Mutlu oldum. Funda'yı fotoğrafla kıskandırdık! Nino evine gitti ve uyuduk.

31.12.2008

31.12.1996'yı saymazsak, ülke dışında geçirdiğim ilk yılbaşı olacak. Önce, mide kaynatan sıcak şarap!

Unter den Linden ve Brandenburg Kapısı'ndan Siegessäule'ye kadar olan yol festival alanına çevrilmiş. Izgara sosis, sıcak şarap ve yeni yakılan barbegüllerden kömür kokuları! 67 metre yükseğe sabitlenmiş altın meleğin eteğinin altından festival hazırlığına sıkışık bakışlar ve rahatsızca hapsedilen görüntüler...

Bir türlü dikilmeyen güneş, erimeyen buz öbekleri. Bir türlü kurumayan delikler ve bitmek bilmeyen yorgunluk! Alkol kokan U8 vagonu.

İngilizce bilmeyen Türk bakkala "Türk müsünüz?" diyen ben ve Euro ile Cent'i Lira ve Kuruş olarak zikreden bakkal. 4 şişe bira. Esrar kokusu, Bob Dylan ve kalem. Yastıksız kanepe. Ooooooo!

Esnaf bu! Ama, ne üretir veya alır, satar bilmiyorum. Kaç dükkanı veya tezgahı var onu da bilmiyorum. Allah işini açık etsin.

Artık eminim, yazmakla işim kalmadı. Çünkü içim kalmadı. Dokunaksız içim, okunaksız yazım, korunaksız aklım... Uykuyla çökecek. Kalbim attıkça, vibrasyonumla, çökenlerin seviyeleri eşitlenecek ve üstünde yürümeye elverişli zemin oluşacak. Bir de şu veletler patlamasa! Ortalık, derbi maç sonrası Mecidiyeköy'den beter burada!

Uzun süredir ilk kez, üzerindeki "içindekiler" açıklaması İngilizce yazılmamış bir paket görüyorum. Clarky's Tortillas (peynirli mısır cipsi) paketinde, 9 dilde "içindekiler" var ama bu dillere İngilizce dahil değil! Hahha!

Bir adamın gitar çalabilmesi, müzik yapabilmesi, sözlerine de ritmi eski karısından alabilmesi ne kadar da güzel. Emin miyim? White Stripes - Elephant - Seven Nation Army!

Web sitelerinden şarkı sözü okumakla olmuyor! Alacaksın albümün kitapçığını veya kapağını eline, bir de soğuk birayı yanına (hava sıcaksa apış arana); duyduklarını azar azar gözlerine yedireceksin. Açıklamalara, teşekkürlere atlamak isteyeceksin ama, şarkıyla ilgili fotoğraf veya ilüstrasyona saygından bekleyeceksin. O küvetteki o adamın o şapkası neyle alakalı? Kızın elbisesiyle adamın kıyafeti uyumsuz mu? Merak edeceksin. Sanatçıyla ayrı gayrı olmayacak! Ne sunduysa, hakkını vererek alacaksın. Yavaş yavaş sokacaksın içine! Dinlemen ve okuman ve seyretmen bitince hemen kalkmayacaksın! Sönene kadar içinde kalacak! Disk soğuyacak önce! Hah! Böylece, diyebilirz ki, 1996'ya kadar dinlediklerimle, bu yüzden abi kardeş gibiyiz. Sonrakiler, daha çok her kıvrımını, her hareketini bildiğim ama geçmişleri, huyları hakkında fikirsiz olduğum ve kendilerini bana makyajsız göstermekten çekinen kadınlar gibi. Hepsi güzel. Abartmak da rahatlatır bazen...

02.01.2009



Sabahın 6'sında Yasemin kalktı ve hazırlandı ve ebeveynlerinin yanına gitti. Canım, 3 gün yalnız kalacak. Alışık.

Biraz daha uyudum. Uyanınca, yatağımı tekrar koltuk haline getirdim, evi biraz toparladım, müzik dinledim, bulaşık makinasına bulaşık koydum, Tegel'e en rahat nasıl ulaşacağımı araştırdım...
Evden 100 - 200 metre ötedeki Hermannplatz'dan U8'e binip, 19 istasyon ötedeki Jakob-Kaiser-Platz'a gidip, oradan da Tegel otobüsü X9 veya 109'a geçmek en mantıklısıydı. Neyse ki bu sefer yüküm hafifti.
Radyatörlerin ayarlarını 2'ye indirmeyi ve çıkarken şemsiyemi almayı unutmadım.
Kaldırımlar incecik ama dirençli karla kaplıydı. Ayak izlerim oluşmuyordu. "Zemin buzdu" da denebilir tabii ki.
Möckernbrücke'den sonra tren boşaldı.

Yakup Meydanı istasyonunda inince, tam kendimden beklediğim gibi, işaretleri çok rahatça belirleyip takip ettim ve tam otobüs durağına çıktım. Durakta bekleyen bavullu ve sırt çantalı Tötonlar'ın halinden, hazır bekleyen otobüsün Tegel'le ilgisi olmadığını anladım.
2 dakika sonra geldi X9. 10 dakika sonra da terminalin önünde silkeledi beni ve diğerlerini...

Önce Swiss, AF-KLM, Lufthansa, Qatar ofislerinin önünden geçtim. KLM çalışanlarına sataşmaya değer mi diye göz attım. Gözüm değmedi.

THY check-in bankolarında Germania check-in yapıyordu. TK1724'ün tarifesine henüz 2,5 saat vardı ve dolayısıyla rahatlığıma miskinlik, bira, sandviç ve dilim dilim ahkam ekleyebilirdim. Adımlarımı hissetmemenin şükürlerini ederken, "terrace" tabelasını gördüm!
Şimdi, check-in'i hızla beklemeye başlamıştım!

Bilet satış ofislerine yaklaştım. Elemana detaylı ve bıkkın şekilde bir şey anlatan hanım görevliye baktım. Hanımdı. İşlerinin bitmesini veya azalmasını beklemeyi düşündüm önce. Sonra hanımla göz göze geldik ve gülümseyince rahatça yaklaştım.
Bankoların açılmasına yarım saat varmış ve liste olmama gerek yokmuş. Doğrudan check-in'e gidebilirmişim. Standartsızlık nimet midir? Hala bilemiyorum. Sorumun kaynağı, değişken durumlar değil mi zaten?

Sırada, benden önce birbirlerine ilgisiz genç bir çift, herkesle şevkle sohbet etmek için biraz geçkince ama bunun farkında olmayan bir adam, bu adamın muhabbetinden yavaş yavaş keyif almaya başlayan orta yaşlı bir kadın ve kızı ve annesi vardı.
Küçük kız, kumral küt saçlıydı. Gözleri, beyaz yüzüne itinayla yerleştirilmişti. Haşarı bir havası yoktu ama saf da değildi. Elindeki bebeği bırakmadan oradan oraya koşuyor, elleyebildiği her nesnenin ne olduğunu "ane"sine yüksek sesle soruyordu. Meraktan yapılmıştı sanki! Annesi de cevapları doğrudan vermek yerine, kızını düşünmeye teşvik edecek sorulardan oluşan cevapları, gururla ve yüksek sesle veriyordu. Sohbet konusu portfolyosunu hep açık tutan adam arada bir kaybolup, sonra yeniden ortaya çıkıyordu. Suratından anlayış ve kabul akıyordu, iğrendim.
Hemen önümdeki bıkkın çiftin hatun yarısı, sıranın berisindeki metal masaya gitti; üstüne çıkıp bağdaş kurdu. Erkek yarının ayakkabıları benim botlarımla aynı markaydı. Bir kitap çıkardı ve çantasına oturup okumaya başladı.

Yeterince alanım ve uçakta boş koltuk olduğunu düşünüp, çantamın etrafına sarı kılıfını geçirdim. Sarılınca sararan çantamı, sağ ayağımla, okur erkek yarının arkasına doğru itekledim. Kaçak hatun geri geldiğinde, adamın arkasında duramayacak, yüzünün önüne geçmek zorunda kalacaktı.

Check-in başladı.
Muhabbetsiz sohbet adamı, hanımların çantalarını ve bebek arabasını masalara yaklaştırmalarına yardım etti. Centilmenleri Business Sınıfı'na ücretsiz aktarmıyorlar be adam!
Sıra bana geldiğinde, kendimden (yerimden) emin bir hareketle, önce çantamı teraziye koydum. Biletimi ve pasaportumu görevliye bagajımdan sonra vermenin rahatını, kendi istasyonumdan çıkışlarım ve görevli seyahatlerimden dönüşler dışında, ilk kez yaşıyordum. Biletimdeki ismi, ekranında göremeyişini, önce yorumsuzca, sonra insafa gelip, "kendimi listeye aldırmadığımı" nedeniyle anlatarak seyrettim. Şaşırdı. Alman'dı. Hala öyledir umarım. "Bizde de aynıdır, mutlaka listede olmak gerekir. Bilet satıştaki şef hanıma sordum ve liste işlemiyle uğraşmaya gerek olmadığını, doğrudan buraya başvurmamın uygun olacağını söyledi. Kusura bakma..." gibi bir balya söz bıraktım önüne. Afiyet oldu ve "sorun değil, ben de çözerim" dedi. Bir süre sonra bir detaya takıldı ve önce notlarını çıkardı, sonra da yanındaki arkadaşına danıştı. İsim etiketi doldurdum ve bagajıma takması için kendisine teslim ettim. Nazikti. Yer tercihimi sordu. Abartıp, önlerde koridor istedim ve 9C'yi aldım. Teşekkürümü Almanca etmek kadar yavan, basit, ucuz, işe yarar bir kapanış tam bugünüme uygundu. Sıradaki diğer yolcuları süzüp, terasa yöneldim. Önce, küçük bir sandviç tezgahının önünde durdum ve sandviç aldım.

Terasa giden yolu işaret eden tabelalar, ilk katta British Airways Terrace Lounge tabelalarına dönüştü. Hadi ama! Arada bir de Starbucks var! İçinden mi geçmek lazım acaba? Geçelim. Geçtik. Orası değil. Geri dön. Merdivenler devam ediyor. Bariyer veya girilmez işareti de yok. Devam!
Ettim.
İkinci katta "Ofisler, aman yaklaşma..." gibisinden yazılarla süslenmiş kapılar var.
Kapılara bakan cam kaplı merdiven sahanlığı, yavaş yavaş apronu görmeye başladı.

Montumun içindeki hırkayı çıkarıp, çantamdaki kameramla yer değiştirdim. Kamerayı boynuma asınca, giymiş olmuyor muyum allasen?
Bir kat daha tırmandım ve önce bir TUI 737'sinin birkaç pozunu hapsettim. Sonra üstünde kocaman bir Star Alliance yazan SEDMB geldi. Bu MD hangi firmanın kardeşim? Neyse...

Takside TUI'yi takip eden Lufthansa A321'inden sonra, piste odaklanmaya karar verdim. Bir kat daha çıktım ve en tepeden, hem Tegel'in eski terminalinin yukardan bir görüntüsüyle yüzümü ekşittim; hem de pistte koşacak olan uçakların heyecanıyla yerimi ve duruşumu düzelttim. Ayaklarımı sağlamlaştırdım. Makina mümkün olduğunca sabit durabilmeliydi ve tripodla uğraşmak istemiyordum. Lufthansa'nın başka bir A319'unun gayet kötü "airborne" pozlarından sonra, kameramı çantama itekledim ve aşağı indim.


Terminalde bir tur daha atıp tuvalete girdim.
Güvenlikten ve pasaporttan (evet, sıra böyle) geçtikten sonra, bir şişe Southern Comfort satın aldım. 6 numaralı kapının yanındaki bardan bir bira ve bir su edinip; körüğün hemen solunda, yeni terkedilmiş, üstünde tabaklar ve bardaklar olan bir masaya kuruldum. Bulaşıkları bir noktaya toplayıp, hafifçe kendimden öteye ittim. Tam önümde bir British Airways Airbus'ına hizmet veriliyordu. İlginç bir açıda değildim. Bardaki İngilizler'i incelemek geçti içimden ama, bu yönde de açımdan memnun olmama imkan yoktu.

Çarem yine kameramdaydı. Ayaklarımı pencereye çevirip, çantamı ve içki şişesini yanıma çektim. Dikkatle operasyonu seyretmeye başladım. İşçilerin iletişimini, temizliğin uçağa giriş aşamalarını, tuvalet aracını yanaştırmalarını, bagaj ve kargo konteynerlerini dizişlerini seyrederken, deklanşöre basmamı gerektirecek bir an umuyordum. Dolileri çeken aracın bir cip olması ilginçti. Kokpitin içi, ekibin milliyetinden bağımsız nedenlerle mi bilmiyorum, sıkıcı gözüküyordu. Adamların dansöz oynatacak hali yok ya! Ne ilginçlik bekliyorsun?

Kısa bir süre (15 - 20 poz kadar) sonra, biri omzuma dokunup "sör! sör!" dedi. "Efendim"li ve edepli bakışlarımla geriye dönüp, "yeees" dedim. Göğsünde Securitas yazısı, boynunda görev kimlik kartıyla, bu beton Töton bana:
"is that your camera?" dedi.
"yes, mine"
"you're not allowed take pictures of aircraft here sir..." (Gayet mülayim ama kendinden emin ve pazarlık şansı bırakmayan bu ince ses, bu kütleden mi çıkıyordu?)
"ok, didn't know... you like me to delete them?"
"yes, please"
"you like to witness me delete them?"
"yes, please"
"take a seat..."
...
...
...
"these ones, taken at the terrace, can I keep them?"
"they're ok"
"this one's a jeep, can I keep that too?"
"that's ok too, but that worker, not ok..."
...
...
...
"thank you sir, you're not allowed to take photos here"
"now I know. I'm shutting it off now..."
"thank you sir"
Afallayınca babamı bile tanımadığım günlerim ne kadar da geride kalmış!
Önce uçağa, sonra da taksiye binip evime geldim.

Şimdi, sırtım dertli.

26 Aralık 2008 Cuma

memesiz (notitlet)

"There's an angel on my shoulder, in my hand a sword of gold..." diye başladı akşamım. Bilmediğim yollardan geçerek gelmiştim evime. Üstümde aralıksız aralık soğunu taşımaktan bunalmıştım. Sevgilisini, hissedebildiği her noktasına bulaştırarak tatmak isteyen; seyahatlerini anlatan; ölümünde sezdiklerini ve istediklerini bağıran; aşkını, hayatına, sorgulayarak davet eden; araba tutkusunu ve hasretten muaf yaşadığı şehvetini benzeştiren adamlar karşıladı beni. Selam vermeyi bitirebilirsem, anneme yemek de ısıtabileceğim...

---------------------------------------------

1988'de, Peggy Noonan tarafından yazılıp, George H. W. Bush'un ağzından, Cumhuriyetçiler'in bir toplantısında duyulan bir söz, Selçuk Erez'in bir çalışmasına gönderme yaparak, zihnimi bulandırdı. Aklımdaki, ambargo karşıtı kongre "daha fazlası!" diye diretecek ve ben "hayır" diyeceğim! Bunu Foreclosure Of A Dream seyrederken ve muhallebiye aklımı karıştırırken farkettim.

---------------------------------------------

Antrikot ağrısından ziyade, kafamı tükettiğim alkol ve tütün miktarının zararlı etkilerine mi takmalıyım? Yoksa, Almanlar'ın bu yaşıma kadar hayatıma yapamadıkları bütün etkinin acısını, son bir ayda çıkarmalarında benim ne kadar pay sahibi olduğumu mu bulmalıyım? Antrikotun yarısını annemin avuçlarına bıraktım. Diğer yarısı benim içimde. "Almanlar kaybedince biz de kaybetmiş sayıldık" safsatasına yan gözle bakıyorum şimdi. Bir Rock-Im-Park olsun, bir Kaiserburg olsun, bir Lufthansa hostesinin ilkyardımı olsun, bir Saskia'nın misafirperverliği olsun, bir Kaiserburg bahçesindeki çiçeklerin fotoğrafı olsun, bir Elisabeth'in memnuniyeti olsun; hepsi gözüme dizime dursun. Böyle miydi? Göz ve diz miydi? Elime yüzüme mi bulaştırdım? Yıkasana...

---------------------------------------------

Annem ilk kez bir yazımı okudu bu akşam. Nasıl da "pekiyi" verdi canım, canıma! Ben anneme ne zaman ve nasıl takdir belgesi sunabileceğim? Şu ana kadar ettiğim teşekkürleri nerede saklıyor?

---------------------------------------------

Bir günümü, herhangi bir günümü, ilgi çekici veya sıradan bir günümü, heyecanlı bir günümü, mutlu bir günümü, vajinasına penisimi soktuğum bir günümü başlıklandıramıyorum artık! Başlıklandırsam da, başlığın altı boş kalıyor. Sanırım, her kurtarıcımın bakıcılarında gözlediğim döneme girdim. Çelişik ve keskin, bütün dürtülerim, teker teker, rahatça oturacak yer bulabiliyorlar. Onlardan, ayakta koro veya amigo takımı oluşturamıyorum artık. Her algıladığımı, kaşarlanmış ama enerjisinden hiç kaybetmemiş bir kalecinin bütün verimliliğiyle, rahatlığıyla yakaladığı şutlardan sonra takındığı ve artırdığı bir özgüvenle algılıyorum. Ne yapacağıma, hala, o kalecinin, oyun sistemi geliştirememiş takım arkadaşlarından bir ipucu bekler bakışlarıyla bakıyorum. Evet, burda, ellerimin içinde; gol olmadı ama, nereye göndereceğim? Nerde bekleniyor? Sağır eden çanları duyan yok mu?

15 Aralık 2008 Pazartesi

Makinaya Zeytinyağı!

Ben bu sabah tuvalette otururken, "Çince öğrenmenin faideleri" başlıklı fikirler düşmeye başladı. Onlar düşünce...
Ben tuvaletten kalkınca, düşmeyi kestiler.
Geride bıraktığım kalıncaya bakıp, Çince'den vazgeçtim.
Ben, tuvaletteki geçkince, Çince'den geçince, kendi üretkenliğime ve üreyebilirliğime düştüm.
Ürettiğim ne öğrenecek?

-----------------------------------

Dün akşam, canım hatunlarımı, yoğun şüphe altında, söz ve sayı altına aldım. Jenna'yı ıskaladım yine. Kaçak oldu hep. Yine kaçtı sarışın kaltak!

-----------------------------------



Montreux'nun ne kadar sıkıcı (neden "ne kadar eğlenceli" diyemedim şimdi?) olduğunu bile bu ağdan öğrenmeye çalışıyorum ya, neremle şaşırsam kendime bilemedim. Irena Sedlecká'nın ellerinden çıkan 3 metrelik Freddie Mercury heykeli ve Deep Purple - Machine Head'in büyük bölümünün kaydedildiği Grand Hotel için durmadan güçlenen bir açlığım var. Önümdeki boş günlerin bazılarını bunları görmek için mi değerlendirsem? Önümdekilerin hepsi bitecek!

Sadece, çeşitli tatil tavsiye ve pazarlama sitelerinde sunulan, hakkında bahsedilen Montreux Grand Hotel, 1972'de stüdyoya dönüştürülen Grand Hotel mi, emin olamıyorum.

Bir Deep Purple seven kul da "Ian'ların kullandığı Grand Hotel, ne yazık ki 1990'da yıkıldı, şimdi yerinde Ibis yukseliyor..." veya "O hotel, hala aynı isimle misafirlerini ağırlamaya devam etmektedir..." diye yazmamış! Adamların ilk istasyonu olan gazinonun yanmasını, adamların bundan etkilenmesini, Pavillon'dan kovulmalarını, Claude Nobs'un etkisini falan bil, ilgilenenlere yayınla; ama, Machine Head'in büyük bölümünün bir kerede kaydedildiği kutsal koridorların hala adımlanası olup olmadığından bahsetme! Sizin gibilere, benim gibiler lazım! Veya şu 1683 gitaristin bir kısmı da olabilir.

Hac isteği de böyle mi acaba?
Yaşam şekillerini belirleyen kuralların, kendilerine iletildiği toprakları görmek mi istiyor insanlar? Kendileri gibi olan binlercesiyle, aynı anda, aynı yüksek hisleri mi tatmak istiyorlar? Ülkülerini beraberce kutlamak mı motivleri?
Benim festivalize olmamda ve bazı mezarları, doğum yerlerini, kayıt mekanlarını görmek, ellemek istememde aynı dürtü mü etkin?

O Grand Hotel, Ian'ların kaldığı Grand Hotel mi, öğreneceğim. Tren rotaları ve biletleri belirleyeceğim. Panik yapmayacağım. Mo Beer!

-----------------------------------

Yasemin, döndün mü Hindeller'den?



Burada zeytin ve masumiyet diz boyu. Ilık sevgi gövdeyi götürecek!

14 Aralık 2008 Pazar

Ölüm Korkusu

Sanırım, günlerin, mevsimlerin, saatlerin, durumların veya duyguların renklendirildiği cümlelerden sadece "I found my own true love was on a Blue Sunday." i seviyorum. Benim de yeşerttiğim beklemeler, kızarttığım pazarlar var; yine de, farklı ırklardan insanlarla beraber, deniz seviyesinden bin metre kadar yüksekte geçen bir günde, duyularımın hemen hepsinde renk taşkınları yaşayınca, şımarmışım. Utanmayıp, büyümekten özenle kaçınan bir çocuğun coşkusuyla söylüyorum. Şımarmışım resmen.

--------------------------------

İkiniz 32 sene önce güzel bir şekilde tanışmışsınız. Tanışmanız yetmemiş, bir de koklaşmışsınız. Beni bunların ilgilendirmesi ve memnun etmesi yerine; nasıl hırlaştığınız ve birbirinizden uzaklaştığınız meşgul etti yıllarca. İtekledim güzelce. Çektiniz üstünüze.

Ateş tüküren uçaklarla dolu gökyüzümde, arada sırada havai fişekler patlattınız.
Teşekkürler.

Kuş ne?

--------------------------------

Tıpkı Charlie'nin, biz dotobüsten indiğimiz anda aramıza katılması ve bizi benimsemesi gibi, tutsaklığımdan kurtulduğum gün, burada kendimi içinde bulduğum evi benimsemişim. Senin veya seninkinin evini değil, bizim evimizi işaretlemişim.
Tıpkı, yıllarca içinde bulunduğum ve huzur bulduğum ev gibi, bu evi sıcak bulmuşum. Rivayet tabi, pinotage fısıldıyor bunları.

Gitmek istediğimde gidebilmişim (to), gitmek istediğimde de gidebilmişim (from).

--------------------------------

Bir müzik (rock tabii ki) grubu kurmak, en az, bir aile kurmak kadar çekici, eğlenceli, riskli, sorunlu, onurlu ve aynı anda kolay ve zor değil mi?

Virgülsüz anlatım mı olur? Yapma allasen!

D'ya think he wants me dead?

Biliyorum, kitabın yok. Yine de okutacağım sana ve herkesin kitabına uyacak bu seyahat!

8 Aralık 2008 Pazartesi

Fırat

Tanıdığım bütün Fırat'lar, ilk tanıdığımda gerçek çocuktular. İki tanesini ben de çocukken tanımıştım zaten. Sonra üç tane daha tanıdım ve yetişmeyi ağırdan alıyorlardı. Bu sözcüklerin nedeni, son üç tane içinde de sonuncu tanıdığım Fırat'tır.

Uykusuz'un muhteşemi Fırat'ı her okuduğumda veya hatırladığımda; ilkokulda hoca ciddi ciddi konuşurken, aniden kalkıp saçma sapan bağırmama, o yaşın en kirli küfürleriyle zamanı durdurmama neyin engel olduğunu merak ederim.
Uykusuz'un zavallısı Fırat'ı her gördüğümde, büyüdüğünde bana benzeme ihtimalinin ne kadar olduğunu merak ederim.

Yüklemini rivayet kipiyle oluşturduğum her cümlemden sonra, aklımdan "hangisinden yemiş? kırmızıdan mı yemiş?" geçmeye başladı.

Mutluyum. Ufacık güneş ve azıcık mürekkep.
Çok mutluyum.

Ölü At



"Söylenecek şeyler zaten söylenmiş!" demiştim değil mi daha önce?
Beton kamyonları olur ya; genellikle beton ünitesini sabit görürüz...
Şimdi, ben de, kafamın içinde donmuş olan harcı tekrar nasıl akışkan kılabilirim diye düşünüyorum. Neyle düşünüyorum? Harçla değil. Olmadı bu...
Söylenecekler söylenmiş, söylenmeyecekler de donmuş işte!
Neyle yapıştı kafamın içine?
Donmamış mı?

"Kamyonu devirmek" ne demek bilir misin?

Barbaros Bulvarı'nda devrilen bir beton kamyonu yüzünden okula geç kalmıştık bir keresinde.
Yıldız Üniversitesi'nin içinden yürümüştük. O adımlar ne kadar da kaçamak ve neşeliydi.
Bir keresinde de (şimdiki iç hatlar terminali, uluslararasıyken), beni terminalden alıp uçağa götürmesi için çağırdığımız araba çok gecikmişti de; apronu, üstünde uçak trafiği varken koşarak geçmiştim. O adımlar ne kadar da safça ve heyecanlıydı.

Kulağımdan içeri müzik akıtarak seyreltirim bazen içindekileri. Akan müziğin her çatlağa sızabilmesi için, düzenli bir titreşim gerekir. O titreşimi veren adımlarım ne kadar da rahatlatıcıdır.

Zaten daha önce ifade etmiştim; yürüme mesafelerini şarkılarla ölçmeyi severim. Benim fikrim değildir bu uygulama. Gayet severek kullanmakta ve burada kalın sözcüklerle anlatmakta da sakınca görmüyorum.

-------------------------------------

Bana "geçmişine bağlısın" , "geçmişte yaşıyorsun" , "geçmişinin, geçmiş olduğunu anla" gibi laflar ederler. Ben de "geçmişimle neden bu kadar ilgiliyim?" diye sorardım, kulağıma eğilip.
Şimdi farkına varıyorum; geçmişimde ve/veya geçmişimle yaşamıyorum. Geçmişimden büyük keyif alıyorum ve bu keyfi paylaşmaktan da keyif alıyorum. Geçmişimden ağlak ifadelerle bahsettiğimi hiç hatırlamıyorum.
Dile getirebileceğim, hakkında sohbet edebileceğim, değer verebileceğim bütün deneyimlerim, şimdiden öncede oluşmuştur. 1992'den veya geçen haftadan çıkarıp önüme koyduğum deneyimin önemi, çok nadiren ne zaman diğerlerine katıldığına bağlıdır.
Gülmeme, bazen de güldürmeme yarayan geçmişimin harcı, sadece benim eylemlerim de değil.
Siz, bir avuç, geniş (kalın) ve rahat görüşlü eleştiriciler, hepinizin yüz ve ses izi var geçmişimde! Siz, bütün geleceğe adım atanlar, Vera Lynn için ağlayan adamın dürtülerinden bihabersiniz. Benim, geçmişimizde neleri ne kadar değerli bulduğumdan da, "biz"in kimlerden oluştuğundan da, şimdimiz ve geleceğimiz için ne kadar rahat olduğumdan da size ne ki?

Geçmişini bırakmayı düşünemeyen, geçmişini elleyemeyenlerle dolu ortalık. Değiştirmekten ölesiye korktukları kocaman çantalarıyla, ansızın kapınızdan giriveriyorlar, farketmiyorsunuz. Tüm gelecekçiliğinizle ve hatta tüm rock'n roll felsefenizle ne kadar da yıkılmazsınız!

Hanenizde ölü at var, haberiniz yok!

7 Aralık 2008 Pazar

Dream On

Son iki günüm, güneş altında (Nasıl ve neden "alt" oluyor burası? Güneş Dünya'nın üstünde mi duruyor kardeşler?), sırtımda eşyayla yürüdüğüm günlerdeki rahatlığımı özletti bana. "Birazdan" hakkındaki tatmin edici fikirlerimi, ısınan beynimin içinde, akıl sağlığım için kullanabiliyordum. Adalet, açlık, tutku, merak, iyelik, sükunet gibi dertlerim yoktu. Biranın soğuk, kızların güzel, müziğin sert olduğunu bilmek, rahatlamama yetiyordu.

Özledim! Özümden pay verdim.

Ne demiş James; "Summer's Almost Gone".
Kışı sevenlere doğal müjde, ancak...

...Dün, ne dediği anlaşılmayan, altındakileri tereddütte bırakan, bulutlu bir hava geldi şehrimin üstüne.
Sürünceme kurbanı oldu halk.
Akan kurban kanlarını temizlemek için bira yağdıracak!
Ben de elimde bu kirli küçük şeyle şirincemede kaldım.

Arkadaşlarım çok.
Arkadaşlarım çok etkililer.
Arkadaşlarım çok iyi etkililer.
Arkadaşlarım genellikle çok iyi etkililer.
Arkadaşlarım genellikle çok iyiler.

----------------------------------------------

Şehrin iyi bir semtinde, kullanışsız ve önemsenmeyen bir arazide, kereste iskelet üzerinde büyük kontraplak parçalardan inşa, karikatür dekoru gibi bir apartmanda, içinde durulmayası bir daire tutmuşum. Üçüncü (son) katta.

Apartmanın girişine ulaşmak için, 1 metre genişliğindeki yan bahçede, bir süre yürümek gerekiyor. Giriş kapısı beyaz bir levhadan teşkil.

Apartmana, benden önce girmeye hamle eden hanıma yol veriyorum. Gördüğüm manzaraya tepkim, "bina berbat, komşular zombi gibi ama benim evimin içi çok güzel" diye düşünmek. Önde, gömülmeden çözülmeye başlamış hanım, arkada ben, daracık ve özensiz merdivenleri çıkıyoruz.

Binanın içi de, dışı gibi, estetik farkıyla, Escher tasarımlarından bazılarını andırıyor...

İkinci kata geldiğimde, senin kapının önünde duruyorum. Elimdeki alışveriş torbalarını yere bırakıyorum ve kapıyı itiyorum. Evinin her köşesinde rengarenk deri parçaları var. Kafanda, kendi yaptığın kırmızı deri bir şapkayla bana gülümsüyorsun.

Yaşlanmışsın. Etkinde değişiklik yok.

Çay (veya kahve) teklif ettiğinde, ben ortalıkta gezinmeyi daha çekici buluyorum. Daha önce ziyaret edip etmediğimi hatırlamadığım evini dolaşırken, kapı tekrar açılıyor ve benim alışveriş torbalarımla içeri giren adamı ikimiz de tanımıyoruz. Sen, beni şaşırtarak "oraya bırak öyle" diyorsun. Oturduğun köşenin hemen karşısındaki tek kişilik koltuğa bırakıyor torbalarımı. Yüzünü göstermeden ama bana gülümseyerek izin istiyor ve evin derinliklerine doğru yürüyor. Sırtındaki uzun gömlek devamlı renk değiştirirken, tümüyle gözden ve kulaktan kayboluyor. Diğer odaları görmek istemiyorum artık.

Tek ses değiş tokuş etmeden, bakışıyoruz senle. Anladığını umuyorum ve sanıyorum ve mutlu oluyorum.

Torbalarımı sende bırakıp evime çıkmaya karar veriyorum.

Yaptığın deri işlerinden bahsetmeye başlıyorsun. Çok samimi övgüler duyuyorum senden, kendi işlerin hakkında. Haklısın. Evinin girişinin duvarları, gerçekten ustaca güzelleştirilmiş.

Kapından çıktığımda, yine daracık ve düzensiz merdivenlerdeyim. Önümde, kokuşmuş hanımlar mırıldanmaya ve güçlükle benim katıma çıkmaya devam ediyorlar. Aşağıdan da gelen gölgeleri görüyorum. Apartmanın otomatik ışığı yok. Apartmanda elektriğe dair ne var?
Saygı duymadan ama saygı göstererek, yanlarından sıyrılıp öne geçiyorum. Gölgeler hakkında endişeye gerek yok.

Evimin katına geldiğimde, 40 - 50 santimetre yüksekliğinde, koyu kahverengi bir kapaktan geçmem gerekiyor. O kapağı açmama yardım etmek isteyen iyi niyetli zombi kadını nazikçe reddediyorum. Kapağın bulunduğu tahta duvarın üstünden evimi görebildiğimi farkediyorum. Kapakla ilgilenmeyi bırakıp, ayaklarımın uçlarında yükseliyorum ve görüyorum! İşte orda! Siyah yatak kutum. Siyah tahtam (masam), siyah kumaş (yorgan mı?)...

Hepsi bu! Hepsi benim!

Senin renkli evine özeniyorum ama burayı renklendirmek için ne yapmam gerektiğini bilmiyorum; çaresiz, kabul ediyorum siyahın sıcaklığını.

Çürük kadın uyandırıyor beni!

----------------------------------------------

Rüyamın devamından kim sorumlu kardeşim?!
Gelsin buraya, konuşalım!

Rüyaya devam!

5 Aralık 2008 Cuma

this was my life

Bu akşam Funda ve Koray ve Ece'yle bira içtim. Teknolojiye dua ettim biraz da...
Muhabbettimiz, yıllar önce Taksim barlarında yaptığım muhabbetleri andırmasa da; çalan müziğin ve değerli uykusuzluğumun etkisiyle o barların tahta masalarının yumuşaklığını hissettim dirseklerimde...
Uykumdan en büyük parçayı da şu parça çaldı:

Megadeth - Countdown To Extinction - This Was My Life:

It was just another day (diğerlerinden gerçekten farkı yoktu)
It was just another fight (her kavgalı günüm gibi yani)
It was words strung into sentences (yazacaktım, ne var?)
It was doomed to not be right (ben yanlıştım zaten, yazdıklarım mı doğru olacaktı?)
There is something wrong with me (for sure!)
There is something wrong with you (for another sure!)
There is nothing left of us (us?)
There is one thing I can do (ne o peki?)
Lying on your bed, (yatağım yatağındır dişi limon)
Examining my head (kokudan sıyrılabilirsek, hep yaptığımız gibi)
This is the part of me that hates (sonuca yaklaştıkça, kasılarak tepkisel nefret boşalmak?)
Paybacks are a bitch (almayayım)
I throw the switch (en rahatı)
Somewhere an electric chair awaits (mahkeme çok uzun sürer yalnız, aman adalete dokunma)
Hey!
This was my life (olan)
Hey!
This was my fate (olagelen)
This was the wrong thing to do (neresi?)
This was the wrong one to be doing (kim?)
This was the road to destiny (tatlı, pürüzsüz ten rengi asfalt)
This was the road to my ruin (yıpranacağız elbet!)
Now there's motives for the suspect (olmaz mı? gırla!)
Now there's nothing left to say (sarkastik seni! bu da gırla var aslında)
Now there's method to the madness (hem de çok çekici metodlar var, çok zevkli...)
Now there's society to pay (estağfurullah! ben öderim!)
In our life there's if (anlamayana : life)
In our beliefs there's lie (anlamayana : beliefs)
In our business there's sin (anlamayana : business)
In our bodies there's die (anlamayana : bodies)
This was my life (olagiden)
This was my fate (zevkini merak ettiğim)

4 Aralık 2008 Perşembe

Teyze, anne yarısı mıdır?


Zavallı bir Pink Floyd - Time özenmesiyle başlıyor benim ensemden senin kuyruk sokumuna uzanan tüy isyanı! Çok basitçe, tek düze ve günlük hayattan, tik taklayan bir saat ve rahatsız edici ama bilinçle kısa ve ani kesilen zilinin sesi. Bas gitar, elektrik davul, elektrik piyano ve Barış Manço nefesi. İlk kıtadan sonra flüt...
Yeni Bir Gün Doğdu, Merhaba
Mütevazı bekar evi kahvaltısı tadında, kısa bir şarkı. Arkasından gelecek bolca çayı veya kahveyi kolayca tahmin edebildiğin, eğreti oturuş hissiyle dinliyorum.
Sırtımın yarısına ulaştı bile tüy kökü kasılmaları. Kolay gelmiyor 1981'e avuç içlerimi tutup ısınmak. Benle yaşıt bu albümün, 4. senemin bitişinde ellerime bırakıldığı anı hatırlıyorum. Siyah kırmızı manyetik kaset ve turuncu siyah kaset çaları avuçlarımda hissediyorum. O günkü kadar pembe değil parmak uçlarım. Patiye benzemiyorlar artık. Kulaklarımsa binlerce orjiye katıldı.
Dört senelik dimağımda "gelecek" yoktu. Sadece "birazdan", "bu gece", ufuğun berisindeyse "yarın" vardı... Ne "birazdan" var artık, ne de 1465 günlük teslimiyet.
Yeni bir gün doğdu, merhaba ve umut yüklü vücut yataktan kalkıyor, belli.
Bu doğallık ve insanlıkla başlanan günün, çocuk neşesiyle yaşanması beklenmez mi?
İşte! Anlıyorsun Değil mi?
Çocuklar için yapılmış gibi bir neşe, bir tempo, bir sadelik! Teeeyyy!!
O da ne?
Hava ayaz mı ayazmış, elleri ceplerindeymiş.
Bir türkü tutturmuşmuş; duyuyormuşsun, değil mi?
Çalacak bir kapısı yokmuş, mutluluğa hasretmiş; artık, sokaklar onunmuş.
Görüyormuşsun, değil mi?
Zaman akmıyormuş sanki, saatler durmuşmuş o gün.
Sonsuz yalnızlığında bir tek sen varmışsın o gün.
Ya dönecekmişsin O'na artık, duyuyor muymuşsun?
Ya çıkıp gidecekmişsin dünyasından, anlıyormuşsun değil mi?
Bir resmin kalmışmış O'nda, tam ortadan yırtılmışmış; hani siyah kazaklı, biliyormuşsun... Gözlerinden süzülen bir kaç damlada senin sıcaklığın varmış!

Sen kimsin lan? Niye üzüyorsun rahmetliyi?
Niye çocukluğumun neşesini yaşatmıyorsun bana şimdi tekrar!
Neden kafasını bulandırıyorsun güne merhaba diyebilen bir adamın?
Çok şanslısın, güne merhaba diyebildiği sürece, gözlerinden damlalar süzülebilecek ve belki de senin sıcaklığın ayazı kırabilecek. O değil! Sen şanslısın! O rahmetli çünkü!

Hi-hat ve elektro bas oyunuyla Ne Köy Olur Benden Ne De Kasaba başlayınca, ufak ufak anımsadım, bu üç şarkının birbirine bağlı olduğunu. En temiz haliyle Pink Floyd albümlerinden aşina olduğum bağlantılardan kullanmışlar. Yeni bir güne kurşun gibi ağır gözlerini (göz kapaklarını) ağır ağır açan adam, şimdi, o gece kurşun gibi ağır gözlerini ağır ağır kapattığını anlatıyor. Öldükten sonra duyulan, Pink Floyd - One Of These Days ve The Doors - Unknown Soldier kırması bir davul ve klavye düğünü... Ancak, melodiyi çok özgün ve özenle döllemişler! Türk gerdeği, belli.

Bütün albüm boyunca, tepemdeki buluttan kurtulmama yarayabilecek bir kaçış aradım. 27 sene önce önünden geçtiğim bütün küçük tahta kapıları otlar örtmüştü. Ellemeden önce, hepsine uzun uzun baktım. Bütün şarkılarda, şu anda salonumun büyük bölümünü kaplayan çirkin halının üstünde pijamalarım içinde, Topak ve Kermit'le oturup; teybin tuşlarına annemi kızdırmayacak şekilde basmaya çalışmamı hatırladım. Şimdi lazerli, kablosuz fare yordamıyla "media player" ın üstünde işaretçi gezdiriyorum. 27 senede değişenler neyi geliştirdi?

Ne zaman ulaştı ürperti kuyruk sokumuna?

Kara Sevda dinleyen okurum, insafa gel.
Kanatlı kurtarıcımı bana bırak lütfen. Sal, dönsün bana...
Bende istediğin kadar resmin kalabilir. Ayazda da kalmam, çalacak kapım da olur. Sadece o kanatlar olmadan beni taşıyamaz ve ben kendisi olmadan onun kanatlarını kullanamam. Yalvarırım kıyma ona!
Barış Manço ilk vücuduydu onun. Yapma bir daha!

Veya, beraber binelim sırtına; bulutsuz yeni günlerde, sokaklarımızdaki gölgemize merhaba diyelim yukardan.
Saat zili sesi yerine müzik kullanalım uyanmaya. O çalsın, söylesin bize.

1 Aralık 2008 Pazartesi

17 Aralık 2008 için

Şşşşş!
Millet!
17 Aralık son virajda yine...
Ben, 10 sene önceki tutumumu tekrar benimsiyorum ve kayalıklarda cinsiyet ayrımcılığı yapılmasına karşı çıkıyorum!
Aylık çalışma programımı hazırlayan hanım insan bile, her Kasım ortası ben söylemeden hatırlar da, en çok katılması istenen beyefendiler ya unutur ya önemsemez!
Dolayısıyla, katılımcılar hafif bir burukluk yaşar. Dünya Sarı Votka Günü'nün kurucularının anısına yapılan sohbetler ve hareketlerin daha da neşe vermesini istiyorum. En başta rahatça dile getirebiliyorken, sonradan içime attığım üzere; kayalıklarda kadeh tokuşturanlardan bazılarının hoş sohbet kadınlar olmasının faydaları, zararlarından çoktur! Ayırca, 17 Aralık 1994'te maço hiç bir temel atılmamıştı; sadece dürtüsel bazı azgınlıklar yaşandı. Emin olun sevgili müdavimler, 25.05.2008'de bahçede gördüğüm kız, telefon kulübesine tıkışmamıza nasıl neden olmuştu, şimdi anlamıyorum... (anlıyorum tabii ki aslında ama, böyle anlatmam gerek!)
Dolayısıyla, sözüm, sohbetinden zevk alındığından emin olan tüm hanım arkadaşlarımıza...
Adı "Dünya Sarı Votka Günü" olan bu kutlamanın, adını koyan Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi mezunu erkeklerin tekelinde kalmasına ve cılızlaşmasına mani olun!

Bir de, lütfen yeterince kalabalık gelin ve beni soğuk Marmara Denizi'ne atmalarına da engel oluverin...

Audio CD



Metafor 1:
Duramayan arabayım. Lastiklerimin altından ne zaman geçeceği belli olmayan tümsekler ve çukurlar en büyük eğlencem! Bu metaforun yakıt, sürücü, ışık, konfor, kaza, trafik ve yedek parça gibi öğelerini sen yerleştir.

Metafor 2:
Elmas mermisin. Menzil tanımı yapılamayan silahın, kısa, yivli namlusundan, boşluğa gönderileli 29 ışık yılı olmuş. Deldiğin her kütleden sonra, delikten geçip seni takip eden ışıktan yılmışsın.

Kafam kafa gibi değil. Parmaklarımın ellerime, ellerimin kollarıma, kollarımın gövdeme bağlantıları yok gibi. Hareketlerime bulduğum enerjinin kaynağını merak etmekten, hareketlerimin ortaya çıkardığı işlerden bihaber oldum.
Alain de Botton’dan Kiss & Tell duruyor pufun üstünde. Bu kadar yorgunken okuyamıyorum. Öptüklerimi anlatmak istesem de yazamıyorum. Bu ara, pek okur-yazar değilim yani…
Sert Rock dinlemekten başka hevesim var mı şimdi?
Varmış: Tokan, bütün kapasitesini kullanmış; seni polyesterden koklamak!

İnsanların “gerçek” hakkındaki tartışmaları ne kadar uzun zamandır mevcut ve anlatılası, dinlenesi değil mi? Savunulanların ezeli rekabetini, yıllardır, sıkça saf değiştirerek ama hiç fanatik davranmadan, izlemekten büyük keyif aldım. En başlarda, “Yuh bee! Öyle mi kontrol edilir lan?! Ben bile atardım bunu lan!” gibisinden ahkam dilimlerimi tek başıma yediğim de oldu, yakınımdakilere ikram ettiğim de. İkramlarımı zevkle kabul edenler de oldu, nazikçe geri çevirenler de… Ahkam ikramlarına gerek duymayan, “gerçek” üstüne karşılaşan tarafların tüm donanımlarını ve savlarını ezbere bilen fanatiklerle karşılaştığımda, maç histerilerinden daha da uzaklaştım.
Uzaklaşmam, fanatiklerin motivlerinin benim için gerçek olmamasındandır sanırım.
Üzerine bu kadar düşünülen, tanımında mutabakat kurulamamış “gerçek” ne kadar da eski! Bazıları için, sorgulanması, algılanmasından çok sonraya bırakılmış bir sürü olgudan çok daha önemli; bazıları içinse, sorgulanması, algılanmasından çok daha zor veya çok daha gereksiz veya çok daha zevkli… çok daha çekici?

Anladığını söylediğin, ortak kabul gören gerçek. Bunu tartışmıyoruz.
Ne anladığını tartışamayız. Anladıklarını, “gerçek”leştirmek fikri çekici ama bunun için yeterince umursamaz veya dayanıklı değiliz.
“Gerçek”ten anlayıp anlamadığını tartışmamız için, nedenleri sorgulamak isteyebilirsin. Bildiğim kadarıyla, sadece benim nedenlerim var ve bencil değilim. Sanırım, sanıların var ve tanılarınla karışıyorlar. Nesnelliğin kime göre? Bana uygun mu?
Benim sunduklarımın bağıntılı olduğu her veriyi nerden biliyorsun?

Zıvanadan çıkmak, azıtmak mıdır? Zıvanadan duman çıkmaz mı?

Metafor 3:
O, senin delip geçtiğin; altıma serdiğin bir tay. Sen çarptığın sırada, doğduğu yayladan çok uzakta, otoyolun karşısına geçiyordu. Arabaların çoğunun duramadığını zaten biliyordu, temkinliydi.
Teşekkür ederim.

Metafor 4:
O, seni namludan iten basıncın nedeni olan patlamanın ışığı. Yavaşlayıp, dikiz aynamın ardına saklanabilirsin. Bir gün durabilirsem, ön camıma katılırsın.