
30 Haziran 2009 Salı
Mecidiyeköy, Metrobüs, İncir Ağacı, Misketler, Annem, Martı

11 Haziran 2009 Perşembe
Exupéry Date

-Sence şimdi ne yapacak?
-Bilmem. Belki de ne yapacağına karar verecek. En azından karar vermeye çalışacak.
-Karar veremez o. Kararını uygulayamaz. Görürsün, çelişecek.
-Gel, yanına gidelim.
-Hadi, gidelim.
-Merhaba! Nasılsın?
-Merhaba.
-Selam dostum.
-Dostun? Hayırdır?
-"İçindekiler"i okudun mu? Ne kadar da doğalmış değil mi?
-Evet, hakikaten. Yazık, bozulmuş...
-Güneşin altında unutmuşlar zavallıyı...
--------------------------------------------------------
Görsel etki adına, ayaklarını, hatta tüm vücutlarını acıtan ayakkabılar, içinde rahat olmadıkları kıyafetler giymekte ısrarcıdırlar.
Benim sahip olsam utanacağım nedenlerle, sevmedikleri partnerlerle beraber olurlar; bazen, onlarla yaşarlar.
İstemedikleri yavrular yaparlar, büyütürken de ruhlarını kevgire çevirirler...
"Sadece insan olmayı biliyoruz..." diyerek, insan olmayı küçümseyene sorasım var şimdi : İnsan olmasaydın bu lafı edebilir miydin? Kendini kısıtlayan sensin.
Ne güzel ki insanım! Ne güzel ki sorgulayabiliyorum.
Ne güzel ki, acizliğim hakkında edecek bir avuç sözüm var.
Ne güzel ki, sevdiğimi, sevmediğimi, korktuğumu, coştuğumu yazarak, boyayarak, döverek, bağırarak, yontarak ifade edebiliyorum ve anlaşılabiliyorum.
Ne güzel ki, öldürenle yaşam vereni ayırabiliyorum.
"Sadece insan olmayı biliyoruz..." muş!
Sen, sadece, insan olmaktan pişmansın.
Merak ediyorum, seni yaratan ne hissediyor acaba?
"Dünyada çok fazla kötülük var..."
Evet, var ve sen insan olmasaydın bunun için üzülemeyecektin. Dünyadaki kötülüklere karşı bir eylemin varmış; gözünden her gün iki damla yaş da çocuk fahişeler veya sirk hayvanları için süzülürmüş gibi yapamayacaktın.
Yaşadıkları sağlıklı hayatın güzelliklerini inkar edercesine, aslında hiç de istemeyecekleri bir başka şekle yönelmeye yeltenirler.
Böylelerini zor severim. Vantilatör olasıcalar!
Bir de, var oldukları için her dakikalarını memnuniyetle yaşayanlar var.
Vücutlarına eziyet etmeden; istedikleri yerde istedikleri görüntüde olup da mantığa aykırı durmayanlar var.
Eşlerine en çok ihtiyaç duydukları zamanda evlatlarıyla baş başa kalmanın zorluğunu, yıllarca huzur ve sevince dönüştürenler var.
Sadece insan olmayı yaşayabildikleri için, diğer canların güzelliğine de hayran kalanlar var.
Bir kuyruğu olsa, onla neler yapabileceğini hayal edip; elleriyle dokunduklarını güzelleştirenler, sesleriyle mest edenler var.
Yaralandıkları ve hatta sakat kaldıkları halde, yokuş yukarı koşmayı sevenler var.
Yaşadıklarına, mümkün olduğunca kendileri yön verenler ve sonuçla baş başa kaldıklarında çocuk gibi ağlamayanlar var.
Her güzelliğin ve her çirkinliğin, her canlı için mümkün olduğunu bilip; dengesini kaybetmekten korkmayanlar ve attıkları her sağlıklı adım için mutlu olanlar var.
Afganistan'da, elleri kolları aileleri tarafından sakatlanan çocuklar olduğunu duyunca ağlayanlar var.
Böylelerini severim. Beni sevsinler isterim.
--------------------------------------------------------
Dün akşam, RocknRolla'yı seyrederken, ayağımın üstünde küçük bir bölgede, bir serinlik hissettim. "Helal olsun abi!" dedim, keşif uçuşundaki sineği görünce. Büyük ihtimalle, sahibinden kaçmış bir ev sineğiydi. Pet-ra!
--------------------------------------------------------
Yazın, bir Amsterdam (hatta Hollanda) akşamı, 22:45'e kadar geçerliyken; esnafın, evine döndüğünde, gün ışığında tadını çıkaramamaktan yakınacağı bir boğaz veya dağ manzarası da namevcutken; neden o dükkanlar 18:00'de kapanır kardeşim?
--------------------------------------------------------
Bugün havalimanında, İstanbul'daki mesai alanımda, içinde küçük bir İslam tapınağı olan uluslar ve kültürler arası koca kapının eşiğinde, bir aile gördüm. Ailenin var olma nedenini gizleyen bir halleri vardı. Erkek yetişkin bireyin yüzünde ve vücudunun geri kalanında geniş bir alana etki eden bir öfke vardı. Kadın yetişkin bireyin yüzünde ve vücudunun geri kalanında ise, erkek yetişkin bireyden mütemadiyen alınan kötü etkinin bezginliği vardı. Minicik koca, kocaman öfkesinin ucundaki yumruğunu havaya kaldırdı. Güzel sözler söyleyip, dudaklarını sevdiğinin tenine yaklaştıran birinin içtenliğiyle, hiddetli bir kaç söz mırıldanıp, yumruğunu karısının sol yanağına indirdi. Kadının kabullenmişliği ve tepkisizliği ve suçunu kabul eder gibi durması da bana vurdu. Havalimanında ne suç işlemiş olabilirdi ki? Kimi öldürmüş veya sakat bırakmış olabilirdi bu kadın? Romantik yumruklu herife, benden ve bir Havaş görevlisinden başka tepki veren olmadı. Bizim tepkilerimiz de sözlüydü. Kırıcı sözler sarfettik, hakkımızı yemeyeyim. Dediklerimizi duyunca, yumruk ve kadın sahibi adam çok sarsılmıştır eminim. Özellikle benim "Şşşşşş! Şşşşş!" diye başlayan ve "Vurma lan!" diye biten müdahalemden çıkardığı dersle uygarlaşmış, eski ilkel halinden pişman bile olmuştur.
27 Mayıs 2009 Çarşamba
Şükran Akşamı

Bugün, ofiste kahve yaptım. Genellikle, Çelebi kızlarından biri kendileri için kahve yaparken, nezaketen sorar, arada sırada da ben tekliflerini kabul ederim. Bu öğlen, beklediğim ikram gelmedi ve kendi ofisimmiş gibi davranmaktan vazgeçip, kendi ofisimin malzemesini kullanmaya karar verdim. Sağolasın Ece kız...
Dolabı açtım, dandik kahve makinasını ve kuru kahveci kutuyu elime aldım. İkisi de boştu ama sadece birinin boş olması normaldi. Sağolun çelebi kızlar!
Kuru kahve, erfrans ofisinden temin edildi. Sağolasın Karin kız...
Önce, firmamın resmen kullanmaktan bir kaç sene önce vazgeçtiği, yayvan fincanlardan birinde, yeterince kahve, su ve şekeri itina ve sükunetle karıştırdım. Ölçü bilmeyi ve kullanmayı çok severim de, yiyecek veya içecek hazırlarken şansımı kendim yaratırım veya yok ederim. Kendi ofisimde mi çuvallamaktan korkacağım? Sağolasınız aşağılayanlar!
Neden böyle yaptığımı, neden içerikleri -dolaysızca- kahve makinasına döküp bırakmadığımı soranlara, iyi kahvenin böyle yapıldığını anlattık. Sağolasınız Orhan ve Cemal Abiler...
Şansımı kendim ürkütmüştüm ama yok olmamıştı. İçilesi ama tadına çabucak doyulası bir kahve yapmıştım. Bir yere gidesim yoktu. Sağolasınız hacılar...
Bugünkü iş yoğunluğum tam beklediğim kadardı ve tam da beklediğim saatte rahata erip, açık havaya çıktım. Sağolayım...
Bindiğim Fiat Linea, gayet doğru seçimlerle, kestirme yollardan çabucak evime ulaştırdı beni. Sağolasın Şahin abi!
Muhtarım, Şahin abinin kuzeniymiş! Kim sağolsun bundan? Muhtarım çok yaşa!
Şimdi, evimin en güzel penceresinin arkasında ("önünde" diye düşünenler de sağolsun) oturuyorum. Bira, Graceland, çerez, deniz kokusu, sigara, gemilerin ışıkları, aşk ve yalnızlıkla eğleniyorum. Sağolun Ece kız, teyzem, annem, Ece kız, Aklen, Ece kız, Oya kız ve Ece kız...
Bu yazının kazananı Ece kız...
Sağolayım mı?
Bişey değil ki yine de...
vize

Sağ yanıma, bağlı olduğu gövdenin geri kalanından kurtulamadığı için öfkeliymişcesine hiddetle yerleşen koca kalçanın sahibi olan kıza, "Koltuk, kenara 20 santim kala bitiyor. Basen baskısı uygulamanıza gerek yok. Hatta lütfen..." deme ihtiyacımı hissetmemeye çalışıyordum. Demek yerine itmeyi seçtim. ("Kıç" sözcüğü, genellikle bir gövdenin -göreceli- arka ucuna isim olarak kullanılır. İnsan bedeninin arka ucu nasıl olabilir ki? Baş ve ayak niye yeterli değil. Sadece ayaklarımız değil, el ve ayaklarımız üzerinde durduğumuz dönemde, önümüz ve arkamız gayet rahatça seçiliyordu sanırım. Sapiens, erektusu iyi gözlemiş, iyi anlamış... Gururla da arka uç mirasını taşımaya devam etmiş...) Orta sırasındaki 2 kişilik koltuğa yapılan tabure eki sayesinde, evlerinin yolunu bu dolmuşla tutabilen kıçın, sahibinin ve öte yanlarındaki genç erkeğin etkisindeydim. Kıç, kıçımı sıkıştırıyor; kıçın sahibinin ve muhatabı erkeğin sözleri de ilgimi çekiyordu. Seviyeli olmak için sıkıntı çekmeden, sunacaklarını abartmadan sergileyerek, ilgilerini ürkütmeden göstererek muhabbet ediyorlardı. Harcanan vaktin biri için eğlence, diğeri içinse yerine getirilmesi gereken bir ön koşul olduğunu hissettim.
Vize başvurusu gibi...
Bir ülkenin yöneticileri (hatta halkı), vatanlarına kabul edecekleri insanları ve eşyaları, amaçları, yararları-zararları (olası etkileri) ve kalmayı planladıkları süreyi ve o süre boyunca ülkeyle olan etkileşimlerini nasıl kuracaklarını değerlendirerek seçme hakkına sahip olmalıdır. Sahiptirler de...
Olmamalı mıdırlar? Ülkü, bayrak, ter, kan, maddi ve manevi değerler konularında yazamayacağım... Başka yerden oku...
Vize başvurularının yönünü, -göreceli- gelişmişliklerine göre belirleyenler ve vize başvurularını değerlendiren organlar vardır. "Sen gel, sen gelme..." deme hakkı ve gücünün yeterliliği ve adaleti, talep sahiplerinin hakları ve güçleriyle dengeli olmalı gibi bir sav da vardır. Denge, tamamıyla, başvuruları değerlendiren organda belirlenir. Bunu bilen başvuru sahibi, etkili olabilir. Başvuruları değerlendiren gücün adalet kavramına güvenmek veya güvenmemekten başka, nihai bir seçenek yoktur.
Kıçımı sıkıştıran kıçın sahibi olan kızın sorduğu sorular ve kendisine sorulmasına izin verdiği sorulara yanıtları, hangi adalet ve/veya menfaat süzgeçlerinden geçiyordu, bilemedim. Kendi flörtlerimde neyin nedenini bildim ki, kıçımın rahatına ve tepkisizliğime kafam takılmışken, yanımdaki turizmin detaylarını sağlıklıca analiz edebileydim?
Evraklar sunulup incelenirken, arkamdaki koltuktan, kıçlarının rahat olduğunu düşündüğüm iki kızdan biri, diğerine "kimse melek değil" dedi.
Şoförümüzün arabayı çalıştırmasından beri konuşmaktaydılar ama, ben sadece bu cümlelerini yakalamıştım. Bir insanın melek olması konusuna takıldım sayesinde. Bana anlatıldığı (yetersizce öğretildiği, anlayabildiğim) kadarıyla, melekler, koşulsuzca itaat ederler ve saftırlar. Belki de bu yalınlıkları nedeniyle "iyi"dirler. Tanımlama kaygıma, bilgisizliğim ve yorum güçsüzlüğümü eklemekten üzgünüm. Yaratan'ın emrinde bu kadar mükemmel hizmette olan meleklerin yalınlıklarından mıdır, insanın seçmeye ve yalınlığını bozmaya yarayan aklıyla var edilmesi? Aklıyla iyiyi, hizmeti, teslimiyeti seçen insan, melekler gibi saflığa ve elemsizliğe mi yaklaşacaktır? Bu bakışla, her insanın seçimlerini, yaşayış şeklini, eylemlerinin tamamını, vize başvuru süreci olarak görebilir miyiz? Kalabalıklaşan, ısınan, kirlenen ve çirkinleşen küredeki yaşamların, bittiği anda son halini alan bir dosya, provası ve uzatması olmayan bir eleme performansı olduğunu düşünebilir miyiz?
Meleklerle denk tutulmayı istemek durumunda mı herkes? "kimse melek değil" sözüne, övünçle "evet, ben kesinlikle melek değilim, olmayı da istemiyorum" diyen olamaz mı?
"Ben bu insanla sevişmek istemiyorum" veya "ben o ülkeye gitmeyeceğim ki, vize başvurusunu tamamlayayım!" diyenler olduğu gibi... Olamaz.
Benzeterek kurulan önermenin kuralı gereği, kişi, başvurunun, flörtün içindeyken, amacı inkar edemez. İnkar ettiği anda, amaçtan da caymış olur ve süreç durur. İntihar sonucu cennetin kapılarının kapanması da bu yüzden sanırım. Yaşamın kendisi, seçilme süreciyse, süreci durdurduğumuz anda, sonuçtaki muhtemel kazanımdan da feragat etmiş oluyoruz.
Yaşamı yeterince uzun olmayanlar (erken, genç, çocuk, bebek, doğarken, doğmadan ölenler) veya; muhakeme, dolayısıyla, seçim yeteneğinden mahrum olanlar, zorla yönlendirilenler, nelere göre değerlendiriliyorlar?
Tamam, başvuruyu, yeterliliği değerlendiren gücün adaletine boyun eğmekten başka seçenek yok; bu seçilme sürecine sokulanların, süreçten önce bir talepleri, erekleri, öngörüleri, motivleri olması gerekmez mi? Maddesel yaşamda böyle çünkü. Tanıştığımız insanın kabulünü almaya çalışmadan önce, bu kabule ihtiyacımız doğuyor. Gitmek istediğimiz ülke, biz kendi ülkemizden çıkmadan önce, izin istememizi istiyorsa; bu izni istemeden önce, o ülkeye ulaşmak için yeterli nedenimiz oluyor. Anamızın karnına yerleşmeden önce nasıl bir sebep-sonuç ilişkisi var ki?
Şöyle bir sebep sonuç ilişkisi var canım civanım:
Kıçımı sıkıştıran kıçın sahibi, yanındaki adama vize veriyor. O vize, sınırda kontrol ediliyor. Sınırdaki pasaport polisi de uygun görürse, kıçımı sıkıştıran kıçın sahibinin içinde yeni bir başvuru peydah oluyor...
Var oluşumuzun başında zorunlu teslimiyet var.
Nesi hafif bunun?
14 Nisan 2009 Salı
Kutuma gitmek istiyorum.
O ateşin canlı tutulması gibi bir ereği var iblisin. "Zamanında çok mu üşümüş?" diye sorardı belki masum bir çocuk...
Boxing Helena'yı ilk duyduğumda, "Boksör bir kadının hikayesi mi?" diyerek şaşırıp, merak etmiştim. Milyon Dolarlık Bebek için 11 yıl beklemek bana yakışmazdı... Maggie'yi mi Helena'yı mı isterdim? İster miyim? En güzeli Helena'ya yumruk atmak ama ıskalamak, Maggie'yi de kutulamak olurdu galiba. Uykudan önce yatağının yanına su yerine kutu kutu rüya koyan bir adam tanıyacak kim var aranızda? Adres belirlensin, gelip seyredin gemileri. Gemilerin yükleri rüya, demirleri yastık, rotaları yorgunluk...
Bir kaç kutum var. Mavi kapaklarını çok sevdim ama yetmiyorlar, yazık. Firmamın rengi mavi; işlere yetişemiyorum, yazık.
Beni mutlu etmek için güneşi ve ışığını ve hayali yansıtıcıları kullanan ne kadar çok sanatçı var. Akıllarına, ellerine, dillerine sağlık ama hiç zahmet etmesinler; yetişemediğim gök de mavi ve güneşe en çok yakışan yorum da o gök.
Gezegenini seven adam tanımak isteyenler de kabul edilir yakında...
Ateşe çağıran iblis, yakıta sahip olmak ister. Ateşe hükmetmek ve belki de ateşi, ışığıyla, ısısıyla, her türlü zararı zevkle üstlenerek, yayabildiği kadar geniş alana yaymak ister.
Çocukken sevdiğim bir kızın beni yakan güneş olmasını, sonunda da küllerimi önemsemesini, rüzgardan korumasını dilemiştim. Çocukken iblise daha mı yakınmışım acaba?
Bana, kutu kutu rüya taşıyan gemileri mavi göğün altında, yastıkta sabitlenmiş gözlerimle zevkle seyretmeyi öğretecek kadından da bihaberdim. Helena'nın şeytani çekiciliğini, yorgunluğuma deva olacak tasviriyle unutturacak Maggie'nin tutkusundan fersah fersah alçakta olsa da, içimde hissedebiliyordum. O kırpılmadan sabitlenemeyecek, kutulanamayacak, güzel yaratıktı. Kırpılınca, kendisi olamadığını ve sabitlenme gereğinin de kalmadığını anlayan adamın trajedisi ise, film bitince de akıl yoracak türden değildi. Adamın tıp doktoru olmasını umursamak ne mümkün; rüyasını, hastane köşesinde görmüştü, yazık.
Benim kullandığım, akşam göğü kapaklı bir kaç kutu da içine koymak istediklerime yetersiz kaldı. Demek ki kutulamak istediklerimizi veya kutularımızı dikkatli seçmemiz gerekiyor. Ya kapasiteyi, ya da içeriğin kırpılabilme olasılığını adam akıllı değerlendirmek, herkesin hayrına... Mavi kapakların altına sabitleyeceklerimin bir kısmından feragat edebilecek miyim? Onlar, onlar olarak kalmalı, değil mi? Yoksa, kutuların aşkına, ateşe atlarcasına, sığdırmak için, feda edebilmenin kahramanca duruşuyla mı avunmalı? Kutuların koyu mavi kapakları açılınca, kim "eve hoşgeldin" diyecek?
Ateş, kullanmayı bilene yarar; kontrol edemeyeni yakar. İçine girmeden önce sürüneceğim veya giyeceğim koruyucu bir şeyler olmalı. Bulayım da arayayım ben seni...
Arayıp bulmak yok çünkü, biliyoruz.
3 Nisan 2009 Cuma
kimlik? no?

28 Şubat 2009 Cumartesi
Ezogelinler

Yumurcaklığımdan beri, batıl inanışlara yaklaşıp yaklaşıp uzaklaştım. Şimdi, şu oduncak halimle, gayet uzak olduğumu düşünüyorum batıl inanışlardan ve uygulamalarından. Aslında, bir batında onlarca takıntı doğurabilirim ama, günlük hayatımı materyalistçe yaşadığım avuntusu da son derece somut ve sağlam; meşe odunu gibi...
Batıl inançların ve geleneksel uygulamaların, toplumsal zihne ve standartlara, dolayısıyla güvenceye harika hizmet ettiğini savunanlardan olmama ramak var. Bilimsel dayanaklar sayesinde odunlu dayaktan kurtulmam içinse, kırk odun fırını ekmek yemem gerek; böyle hissediyorum, denemedim, bilemem.
Benimsiyor gibiyim bu tutumu. Bırakası geldi mi "tutum, gözlem, dayanak, ihtiyaç" dinlemeden sırt dönebilen bendenizin, takıntılarını ciltletip "inanç" rafına kaldırası var artık...
"Bendeniz" ve "kaldırası" sözcükleri aynı cümlede kullanılmaya!
Mutsuz birini mutlu etmek için çok uğraşmak ve uğraşın sonucunda, bir kaç dakikalık da olsa gülümsemeye şahit olmak, çokça tattığım eylemler değiller. Meziyetlerim azdır. Fırsatım olursa, çevremdekileri (yakın veya uzak) memnun etmek için yaptıklarımdan bahsetmiyorum. Fırsat yokken fırsatlanıp, fırlamaktan bahis ediyorum. Sıkıcı bir bahis yapıyorum. Bilhassa ediyorum. Gülümsemeler saçmak, aslında, gülümseyenlerin değil de gülümsetenlerin eylemi değil mi? İnsanları mutlu ederek yaşayanların, adak adamaları gerekmez, değil mi?
Karma, batıl bir inanç mıdır? Sistem midir?
Başı veya kıçı çok sıkışınca, bir fakir sevindirmeye söz veren insanın duymaya çalıştığı güvence, batıl değil midir? Hepi topu, peşin edinilecek bir rahatlamanın karşılığını vadeye bağlamak değil midir adak?
Böyle bir karşılıklılığın özünde, elemden haza geçiş yapacak kişinin, kendisine (kim tarafından?) sunulan iyiliğin bedelini, denk değerde bir iyilik için çaba ile ödemeyi taahhüt etmesi yok mudur?
Böyle bir karşılıklılık ilkesinin işleyişini en iyi kullananlar ama en az bilenler, "eğlendirici"ler değil midir? Çoğu aynı zamanda sanatçı da olan bu eğlendiriciler, genellikle, sundukları eğlence ve dağıttıkları gülümsemeler için maddi karşılık alırlar. Akıllı olanları, aldıkları bu maddi karşılık sayesinde haz dolu ömür sürerler gibi gözükürler. Kiminin parası, kiminin duası diyen kim orda? Karmalandı burası yine...
Ben de internet vasıtasıyla edinip, maddi karşılığını ödemediğim sanat eserleri sayesinde mutlu olurken bol bol dua ediyorum. Karmadan veya başka bir sistemden çekindiğim ve karşılık vermek zorunda hissettiğim için değil; gülümsemelerimin, bir yerlerde, kurumuş olabilseler de, kaynaklarını çok sevdiğim için... Çok sıkıldım şimdi... Kafam fena karıştı... Anlatamıyorum...
Gülümserliğimin değerinin bilinmesine takıldığım zamanların pişmanlığını atmak istiyorum. Karman çorman adamı kim ne yapsın kardeşim?
Uyuyayım mı ben biraz?
24 Şubat 2009 Salı
Çerkez Tavuğu
İddialarım beni genellikle utandırmazlar. Çoğu, bilgilerime dayanır. Yakın çevremde, hafızamla eğlenen korkunç adamlar olsa da; iddia ederken, kendimden gayet eminimdir. Sebebinin de, yıllarca kurtulmaya çalıştığım, faydaya çevirmeyi yeni yeni öğrendiğim sağlamcı tutumum olduğunu açık seçik ifade edeyim.
Baharat:
İfade ettiklerinin, kim olduğunu hiç bilmediğin insanlar tarafından, tam da amaçladığın şekilde ve tam da amaçladığın etkiyi yaratarak anlaşıldığını bilerek neler yaşadın? Bunu politikacılara sormak ve gerçek cevaplar almak isterdim. Sanatçılardan bu merakı gidermelerini beklemek çok bencilce ve gafilce olur sanırım.
Tavuk:
Elvira belki de ilk sanal karşı cins takıntımdı. 1988'de James Signorelli tarafından çekilen Elvira, Mistress Of The Dark adlı komedi filminde Cassandra Peterson tarafından canlandırılan bu karakter, daha sonra aynı isimli korku dizilerinde ve bilgisayar oyunlarında da aynı miktar ve güzellikte ete bürünmüştü. Bu bilgisayar oyunu sayesinde, karanlık Amiga ergenliği gecelerim, ten rengi ışıkla aydınlanmıştı. Hiç ışık vermeyen geleceğimin, sanal nelerle şekilleneceğini bana söyleyebilseydi keşke bu cadı... 7 disket yükü oyunda 1 arpa boyu yol alamayan ben, Elvira'nın görüntüsüne mest olurdum. Kaan Sezyum anlar beni. Gerisi yalan anlar...
Sarımsak:
Ayık tutacak ama sıcak yatağı özletecek kadar serin bir gün olduğunu, dışarı çıkmadan da anlamak mümkündü; umursamadılar. Isısı, kokusu ve rahatlığı sıkça değişen odalardaki farklı ısı, koku ve rahatlıktaki yataklardan usanmış adamın aklı, kaldırımlarda ve çimlerde atılacak denk adımlardaydı.
Soru sormayı çoktan bırakmış olsa da; sözleri, merakla zorlanan aklından ağzına ulaşıp, dudaklarından çıkarken yumuşamakta zorlanıyordu. Su yerine içtiklerini düşündü.
Ceviz:
Çok küçükken, Çanakkale'de askeri bir kampın sahilinde, kumda oynadığımı hatırlıyorum. Yaşım 2 veya 3 olmalı. Şimdi bambaşka bir insan olan babaannem, beni rızam olmadan denize alıştırmaya çalışıyordu. Niyeti gayet iyiydi ama deniz kötüydü. Anlatamıyordum. Annem anlıyordu, biliyorum. Çünkü sadece annemin kucağındayken ağlamıyordum. Bir de babamın yaptığı güneşliğin (gölgelik olmasın?) altında, sakin sakin kendi halime bırakılınca, sessizce kumla harikalar yaratıyordum. Şehir planlamacı veya mimar olacağımı sanabilmem için kültürüm yetersizdi. Kendime en güvendiğim anlar o gölgeliğin (güneşlik olmadığına emin miyiz?) altında ve kıçımın üstünde durduğum anlardı. Tuzlu ve soğuk ve ne yapacağı belirsiz deniz suyundan uzak, anne ve/veya baba kucağına ve/veya avuçlarına yakın olduğum anlar... Bazı hayvanların çiftleşirken veya dışkılarken, diğerlerinden soyutlanmasının değerine ve işlevine denk bir şekilde, ama ne yazık ki kendi kontrolüm dışında (yine de, iyi ki), buraya yerleştirildiğim zamanlarda, sahilin tadını çıkarabiliyordum. Kakam veya çişim gelince, bir şekilde mesajımı iletiyordum ve en yakın tuvalete (tuvalet?) annem ve babam tarafından götürülüyordum. Öğlenin bir anında, dayanılmaz bir susuzluk, hiç aman vermeden, ciğerlerimden bir ordu yola çıkardı. Birlikleri damağıma karargah kurduğunda, tüm vücut vatanımın ele geçirilmeden önce son bir şansı olduğunu önümdeki kovaya bakınca anladım. Annem veya babamdan su istememe de gerek olmadan, kendi güçlerimle bu düşmanı savacaktım! İçi su dolu kovayı ağzıma dayadım ve susuzluk ordusuna karşı büyük taarruzu başlattım. Ağzıma dolan tuzlu suyun büyük bölümünü yuttum ve işgal kuvvetlerine denizi dökmüş oldum. Ağladım sanırım. Bağırmış da olabilirim. Zafer çığlığı beklerken, anne himayesi için inleyen bir nesil çıkmıştı kovadan! Yardıma koşan diğer büyüklerin (gelişmiş medeniyetler!) gülüşmeleri arasında, tatlı suyla kendime gelmişimdir büyük ihtimalle.
Soğan:
O günden beri tuz sevmem. Yalan! Tuzu sevmemeye başladığım günü bilmiyorum.
8 Şubat 2009 Pazar
Bulaşık İstanbul

1 Şubat 2009 Pazar
Teklifsi Hayvan

Bağırmanın, haykırmanın, daha kolay kabul görse de, yüksek sesle ifadenin, ötelendiği bir çocukluğum olmadı. Çocukluğumda algıladığım dünya, reşit olduğumda yok olmuştu.
Uyuşmazlıkların, çatışmaya uğrayıp, kavgaya vardığı dönemlerimi; şu üç (3) desimetrekarelik endüstriyel tasarımda parmaklarımı gezdirirken, sükunetle hatırlıyorum.
Sükunetim, şimdidir.
Sükunetim, bağıran şarkıcıların salyalarıyla beslenir.
Cemal Abi'ye de dediğim gibi: "Bu müzik, insanı insan yapar..."
Bağırırken çıktıkları yürüyüş...
Bağırıp terkettikleri sevgililer...
Bağırarak cezalandırmaları...
Bağırlarındaki bağırma istekleri...
Bağırmadan özür dileyememeleri...
Bağıra bağıra özlemeleri...
Bağırtılarıyla itiraflarını gizlemeleri...
Hep bağırsalar da susacakları anı çok iyi bilmeleri...
Bağırmadan önceki nefesleri...
Bana (sana da) bağırmalarını bekletmeleri...
Bağıra çağıra sevişmeleri...
Niye üç virgül kullanılmaz?
-----------------------------------------------
Kaç çay istersin? Telif hakkını nasıl ödeyeyim senin? İnsaflı ol!
Dün, İncirli'de emlakçı yakaladık. Geri bırakmadan önce inceledik. "Hermetik" le beslenirmiş. "Hermetik seven adam" dedi Hakan.
İncirli evleri fena sayılmaz ama ben de zengin veya umursamaz sayılmam...
-----------------------------------------------
Hatırlayan varsa, lütfen bana da hatırlatsın. Ben kimseye "Şundan duyduğum şu lafı hiç unutmam..." veya "Şu, bir keresinde demişti ki..." diyerek, bir insanın bir sözünün hareketlerimde (bence, karar, bir harekettir) ne kadar derinden etkili olduğunu dile getirmiş miydim? Böyle bir etkilenmeyi açıklamış mıydım? Bir kaç gündür düşünüyorum, böyle bir söz, nasihat bulamıyorum. Benim bulamamam, duyduğum sözlerin beni hiç etkilemediği, yönlendirmediği anlamına gelmez. Aksine, kendini detaylıca tanımanın en şımarıkça özgüvenini yaşayabilen bir enayi olarak, sözlerin (sözcük güruhları), üstünde, diğer hemen her iletişim araçsısından daha fazla etkili olduğu bir bünyem olduğunu savunabilirim. Yine de, bana en çok yol gösteren sözlerin, yaşayan ve yüz yüze veya telefonda görüşülmüş insanların ağızlarından çok, şarkılardan veya kitap sayfalarından çıktığını bilmek, merak yığıyor etrafıma. Bu merakın kaldırılması çok zor bir ağırlık olduğunu savunan Alex'e inat, yardım istemiyorum. Burun kemiğimin tek parça kalması da daha uygun. Hakaretin veya küfrün bile bazen fazla nazik kaldığına katılıyorum. Sana telif ödeyemem...
Dağılan konu nasıl toplanır?
Genellikle kadınlardan (Evet, kadın vücudu, her iki cins için de güzeldir; ilgi çeker... Konu toplanır!) duyduğum, anne, baba, eski sevgili sözleri ve etkilerinin kulaklardan ziyade akıllarda yarattığı esnemelere şaşırmayı bırakmak istiyorum. Bu akılların, kırılmamalarına ama esnemelerine şaşırmaktan bir kurtulsam, belki teknoloji transferi yapabilirim.
Büyük ihtimalle yanılıyorum. Benim de kulağımdaki konilerden veya kalın halkalarımdan başka küpelerim vardır. Ayna sandığım insanlardan, ortamlardan utanıyorumdur da takmıyorumdur. Değil mi?
Normalimdir, değil mi?
-----------------------------------------------
Farklı lügatlardan hep mi haberdardım?
Bu yüzden mi; bu farkındalığım yüzünden mi detay detay anlatıyorum. Yanlış anlamalarına izin vermekten neden çekiniyorum?
Anlamların nüanslarına kadar ayrılması, bu yüzden mi bu kadar önemli?
Ya annemle ne oldu?
Ya O'nla?
Ya bunla?
Nasıl oluyor?
-----------------------------------------------
Bir sözün söylendiği andaki hareketi, sen onu her hatırladığın anda, nasıl tekrar aynı şekilde gerçekleşiyor olabilir? Bu soruyu açıklamak gereğinden korktuğumu itiraf ederken, yarınki cesaretimden bihabersem; ümidin, acıyı uzattığı savına da burun kıvırabilirim.Değişkenlere güvenmeden de, sabitlerden duyulan korkudan kurtulmayı kutlamak için bir parti vereceğim!
Alır mısınız?
Yöntem kutlamasına katılır mısınız?
20 Ocak 2009 Salı
Can Kasap aczi

Bakımıyla bağlantılı sevmediğim tek aktivite, Can Kasap'tan ceset artığı istemekti. Yıllardır müşterisi olduğumuz kasap dükkanında istenmediğimi sezdiğim anlardı onlar. İşlerinin arasında, bir de benim kemik talebimle uğraşmayı sevmiyorlar gibi hissediyordum. Bir keresinde, akşamları gelen artık toplama kamyonunu beklememi; tüm artıkları ona teslim ettikleri sırada istediğim kadar almamı tavsiye etmişlerdi. O anda, bu dükkandan yeteri kadar yüklü alışveriş yapmadığımızdan emin olmuştum.
Ayrıca, kaynayan kemiklerin mutfakta ve mutfağın kapısı kapatılmazsa, bütün evde bıraktığı vahşi kokuya da dayanamıyordum.
Köpeğimin, bu kasap kaynaklı beslenmesi ne kadar devam etti emin değilim. Sonraki köpeklerimi kuru mamalarla besleyebilmemiz ve Can Kasap'ın uzaklarına taşınmamız sayesinde, elimde kemik torbalarıyla eve yürümeye son vermiştim.
Yine de, her alışverişimiz sırasında gösterdikleri ilgi, temizlikleri ve etlerinin lezzeti, aklımdaki mütevazi ama güvenilir "Can Kasap" markasının da sebepleri oldu.
Geçen ay, Kadıköy'deki Tansaş'ın açılmasını 10 dakika beklediğimiz sabah, yanımızdan ayrılmayan köpeğe, her köpeğime sarıldığım gibi sarılmayı ne kadar da istemiştim. Sabah sevgisi gereksiyonumu, hijyen kaygılarımla geçiştirmek zamanı, 31 yaşımın olgunluğuyla nasip olmuştu. Aynı olgunlukla, 20 dakika kadar sonra önünde durduğum kasap reyonundaki "soslu - marine - özel (hatta spesiyel)" antrikota bakarken meraklandım. Beraber Kınalı Ada'ya gittiğim arkadaşlarımdan, bu sosun muhteviyatı hakkında sorusu olan niye yoktu? Merakımın subasmanında (sabbeyzmınt diye çevirmiş lavuk gavurlar...) yaşayan kuzeni, kapının önüne çıkıp bana "Bu sosta ne var?" dedirtti. Tansaşlı kasaptan "Bilmem abi..." cevabını duyunca gidip çürümeye devam etti. Arkadaşlarıma baktım. Umursamamı umursamamalarını umursamamaya karar verdim. Sabah sevgim ufalmıştı. Can Kasap'ı hatırlamaya çekiniyordum. Ayıp etmiştim yıllarca. Yüzüm yoktu. Soslu et görmemiştim hiç vitrinlerinde. Görseydim bile, içeriğini sorduğumda tatmin edici bir cevap alabilirdim. Onaylamazdım belki ama, cevap verebilirlerdi.
Kınalıada'da yediğim, hazır soslu antrikot fena değildi.
Bu ada gezisinden kısa süre sonra, akşam yemeğinde ızgara dana yemek istedim. Yorgundum. Acelem de vardı. Yılların Can Kasap'ının hala aynı insanlar tarafından, aynı yerde işletildiğini biliyordum ama, sanki, bir önceki hayatımdan beri hiç girmemiştim kapısından. Bu akşam bu soğukluğa bir son verilecekti! Barışacaktık... Biz? (Güzel giyinip parfüm sıksa mıydım? Ne kadar da sıskaydım!)
Dükkanda hiç müşteri yoktu. Aynı çalışanları gördüm. Aynı baba, oğullardan aynı biri... Diğeri nerde? İçerdeki çocuk kim? Beni hatırladılar mı? Yine kemik isteyeceğimi mi düşündüler? Selamları hala sıcak. Ortalık hala tertemiz. Aydınlatmayı, dekoru, buzdolaplarını yenilemişler. Et de güzel gözüküyor. Ne salakmışım!
Huzur içinde teşekkür edip dükkandan çıktım. Yine gelecek ben!
Geçen hafta yaşadığım içki rezaletlerinden arta kalan şarabı değerlendirmek fikrine, Can Kasap fobimin zayıflamasıyla gelen medeni cesaret kırıntısını serptim ve bu akşam da, evime gelmeden önce protein merkezine uğradım. Bu sefer dükkan, hınca hınç olmasa da, adam akıllı doluydu. Oturacak sandalye buldum ama oturmadım. Ayakta durdum ki "Abi, bak! Yine geldi. Ne ilginç!" desinler... Önce dükkanın "baba"sıyla gözgöze geldim ve iki efendi gibi selamlaştık. Sonra da oğluyla aynı kaçamak seremoniyi tekrarladık. Benden önce siparişini vermiş olan kelli felli beyaz saçlı müşteri, televizyondaki Obama haberi üzerine, tezgahın da üzerine ama babaya doğru eğilip bir kaç dilim ahkam kesti. Gayet saygılı, paylaşımcı ve mülayım bir tavrı vardı ama; fikrinin doğruluğundan ne kadar emin olduğunu ölçecek bir sistemin, insanlık tarafından geliştirilebileceğini sanmıyorum. Saf bir havayla, sanırım aynı ikramı oğul kasaba da yaptı. Bu arada, ödemeleri alan oğul kasap, babasından ödenecek miktarları duyuyor ve müşterilere son ilgiyi gösteriyordu. Güzel işleyen, gürültüsüz ve zahmetsiz böyle bir sistemi, bu gibi dükkanlarda bulmaya devam edebilmek, aslında ne güzel nimet. Daha erken kurtulmalıydım fobimden. Sonra, benim sol arkamdaki sandalyede oturan hanımefendinin siparişleri tamamlandı ve kendisi ödeme yapmak için kasaya, oğul kasaba yöneldi. Bu anda, bir kez daha göz göze geldiğim oğulun ifadesinde bir hüzün gördüm. Aslında, bu adam eskiden de sessiz ve derin bakışlıydı. Şimdi bu hissimin nedeni, saçlarındaki beyazlar ve eski yerli filmlerden edindiğim, nostaljinin mutlak dokunaklılığı klişesi olabilirdi. Hanımefendiyle konuşmalarını duydum ve dinledim. Oğulun nasıl olduğunu sorduktan sonra aldığı cevaptaki sitemi benim kadar hissetti mi bilmiyorum ama; hanımefendinin bir sonraki sorusu başka bir kadının nasıl olduğuyla ilgiliydi. Oğul kasap, sabit bir durumdan ve ağrılardan bahsetti. Bu noktada kulaklarımın sesleri kısıldı. Konuşanların sesleri aynı seviyedeydi, eminim. Baba kasaba siparişimi verdim ve eline aldığı et öbeğinin ne kadar yağlı olduğunu görmek için kafamı biraz aşağı eğdim. Güzeldi.
Dilimler hazırlandıktan ve paketlendikten sonra, kasadaki oğul kasaba yaklaştım. Hanımefendi gitmişti. Acaba "Beni hatırladınız mı? Haftada bir alışveriş yapar, iki günde bir de kemik istemeye gelirdim..." dese miydim? Sıskalığa gerek yoktu. Selam verip ATM kartımı uzattım. Kısa kenarlarından birindeki yön gösteren ok işareti nedeniyle, oğul kasap da, diğer çok kasiyerin yaptığı gibi, sadece manyetik bantı olan kartımı, POS aletinin çip okuyucusuna soktu. İşte! İletişim kurmak için bulunmaz fırsat bu! Yıllardır adımını atmadığın dükkanla öpüş, barış! "Çipi yok onun. Manyetikli, manyeto... bant..." Ne dedim ben?
Oğul kasabın kafası başka yerdeydi. Eşi mi hastaydı? Annesi mi? Kim ağrıyordu? "Geçmiş olsun..." deseydim, "Kime kardeşim?!" der miydi?
"Şunu girer misin?" deyip, POS aletini bana uzattı. Diğer eline de dükkanın telefonunu aldı ve numaralara bastı. Yıllar sonra geri gelen, gereksiz duygulu, genç müşteri olarak, anlayışımın Annapurna'sındaydım (Everest'i başka durumlar için saklıyorum). Benim ödemem, şebeke vasıtasıyla, bankam tarafından onaylandı ama telefon görüşmesine odaklanmış oğul kasap bunun farkına varmadı. Benzer bir hareketi, kendi işimde kesinlikle yapmayacağımı düşünsem de; bu dükkanın ve bu adamın, benden pürüzsüz hizmet veya katıksız insanlık bekleyen herkesten ayrıcalıklı olması gerekiyordu. Acıklı bir durum söz konusu olabilirdi ve yıllar sonra buraya dönmeye çalışan bendim.
Telefonu kapattığı anda, oğul kasap dükkanın içinde tekrar peydah olmuş gibi hissetti kendini. Kendi beyaz önlüğünü doktorlarınkilerle kıyaslayacağı ortamlardan uzak olmasını temenni ettim. "Kusura bakmayın, uzadı galiba..." dedi. Annapurna'dan aşağı, "önemli değil" diye seslendim. Gülümseştik. Paketimi alıp evime geldim.
Yarın akşam ızgara et yemeyi düşünüyorum.
Şarap içmeyeceğim. Sigara da tüketmeyeceğim.
Çok da fifi! Di mi?!
19 Ocak 2009 Pazartesi
Şarap veya su
Asıl değer verebileceğim önerme, "Ne olursa olsun, yaptıklarının sonuçlarına katlanabilecek neşen, öngörün, gücün, affediciliğin...vb olsun!" dur. Yarını düşünmeye ne hacet? Üç (sayıyla 3) dakika sonrasında neye yol açtığımızı bilerek yaşamak için zevkimizden, iyiliğimizden, gücümüzden, midemizden olmuyor muyuz?
Öldürmüyor muyuz?
Bu edalar, bu kinayeler, yatırım (ve eninde sonunda batırım) değil mi?
Aptallığımın, dağ olduğunu bilmezdim.
Yetersizliğimin, en büyük gücüm olduğundan bihaber (o kadar okudum, seyrettim, dinledim, nafileymiş), kronik kramp vücudumla gözüktüm hep.
"De get, yalan dünya" diyeceğdim; diyenlere boyun eğdim.
Diyebilmekle ilgilenmedim hiç.
Öldürmüyor muydum?
Kendi çocuklarımın ölümünden sorumlu tuttuklarıma çamur atmasam da; kendimi kendi gözümde temize çıkarmanın en kolay yolu, içinde bolca "ise" , "ama" , "böylece" geçen cümleler düşünmek değil miydi? Cümlelerle düşünmediğimizi savunurken, çelişkimden hiç mi utanmadım? Utanmayınca ölenleri nereye gömdüm veya nerede yaktım? Yoksa bu koku hiç ellemediğim cesetlerden mi geliyor? Hayır, Gaultier değil!
Bu koku havai fişeklerin bıraktığı yanık kokusu!
Ne kutlandığı hakkında olgunlaşmamış fikrim var.
Hamken çok ekşidir fikirlerim; olgunlaşınca acılaşırlar...
Çürümelerini bekle...
--------------------------------------------------
11 Ocak 2009 Pazar
293
Sonuç, boşa çalışan buzdolabına hediye alma fikriyle rahatlamakta.
Güzel yemekler yapabilen biri değilim ama, doymak ve doyarken de rahatsızlık yaşamamak için elimden gelenler varken, neden israfa yöneleyim?
----------------------------------
Her şey düzgün gidiyordu. Kaptanın teknisyen çağırdığını duydum. "INS dertli" dediler. Kaptan biraz uğraşmış ama düzelmemiş. Kaptanın yüzünde kocaman bir yara izi var, saçları kısa ve kıvırcık. Teknisyen gelemedi. Kokpite bir daha girdim ve teknisyenin yolda olduğunu söyledim. Bütün yolcular ve yükler yerlerini almışlardı. Kötüye dönecek ne vardı? Ne vardı? Kaptana "I pray" dedim; "Me too..." dedi.
Uçaktan çıktığım anda arkamdan seslendi. "Hey! Your pray worked! You're a holy guy!"
Daha başlamamıştım bile...
Ne duasıydı lan?!
İstemek neyi nasıl etkiliyordu ayrıca?
Neyi nasıl istediğimden bihaber yaşamıştım hep. Kaptan geyiğiyle mi şaşıracaktım? Yapma!
Yapmadım.
Yok yok! Yapıyorum.
Haklısın, neyi dilediğimize dikkat etmemiz gerek gerçekten, sanırım...
----------------------------------
Kendi sözlerimize burada ara veriyoruz ve Led Zeppelin'den What Is And What Should Never Be'yi okuyoruz...
And if I say to you tomorrow
Take my hand, child, come with me
It's to a castle I will take you
Where what's to be, they say will be
A-catch the wind, see us spin
Sail away, leave today
Way up high in the sky
It won't, but the wind won't blow, we really shouldn't go
It only goes to show that you will be mine, by takin' our time
Oooh, ho-whoa
And if you say to me tomorrow
Oh, what fun it all would be
then what's to stop us, pretty baby
but what is and what should never be
A-catch the wind, see us spin
Sail away, leave today
Way up high in the sky
It won't, but the wind won't blow, we really shouldn't go
It only goes to show that you will be mine, by takin' our time
Oooh, ohh, oh-ho
So if you wake up with the sunrise
and all your dreams are still as new
and happiness is what you need so bad
Well, girl, the answer lies with you, yeah
A-catch the wind, see us spin
Sail away, leave today
Way up high in the sky
It won't, but the wind won't blow, we really shouldn't go
It only goes to show that you will be mine, by takin' our time
Oooh, ho-whoa
Hey, ho, ma
A-well, the wind won't blow, and we really shouldn't go
and it only goes to show-whoa-whoa-whoa
Catch the wind, we're gonna see us spin
We're gonna sail, little girl
A-do-do-do, ba-ba-n-do, oh
Ma, ma, ma, ma, ma, ma, yeah
Everybody I know seems to know me well
but does anyody know I'm gonna move like hell
A-baby, baby, baby, baby, baby, baby, ho, I love ya
Baby, baby, babe, huh, oh, I love ya
Do, no, no, no, no, no, no, come on, now
I want you
----------------------------------
Olur olmaz bir okazyonda (tamamıyla nörolojik erozyon: "hiç yeri ve zamanı değilken" demek isteyip, Fatih Terim'si özgüvenle sırıtarak, daha beter saçmalamak... gibi...) askerken tuttuğum notları çıkardım ortaya. Ortamın ve zihinlerin ortasına... Zihinler, bir sağa bir sola sallanıp kurtuldular; ortam ufaldı, yine de notları tutuyor. Ortamı tutan ellerimle aldığım notları, şimdi ortam tutuyor. Oramı tutan elimle, kısacık saçlarımı kafamın içine doğru itekleyip yazamaz olsaymışım bazılarını... O bazıları, şimdi bende değiller çünkü! Nerdeler? Neden? Neyse...
Bakınız:
Acemi birliğimdeki koğuşumuza, haşarat ilacı sıkılmış ve akabinde, 56 "okumuş" adam orda uyumuşuz!
Hemen dibimizdeki alaydan gelen askeri ekmekler, yuvarlak, ağır, ufak (yoğun) ve tatsızmış. Önce tok kalmaya, sonra da timsah yavrusu dışkılamaya yararmış. O yavrular çıkarken bizi yararmış!
Güzelim 17 Aralık gecesi, 4 tane vukuat raporu hazırlamışım...
Bir baba, cam çerçeve indirmeli aile kavgası sonrası çıkarıldığı savcının önünde, oğlunu ölümle tehdit etmiş. Şahit bellenmişim. Daha sonra, aynı baba ve aynı oğlu kahve açabilmek için ruhsat başvurusuna gelmişler. (Adalet mekanizması, şahitliğimden yararlanmak istediğini, askerliğim bittikten 2 sene kadar sonra bildirdi bana. "Bigadiç'e gelemem, burada anlatayım hatırladıklarımı..." dedim; onaylamalarına kadar geçen sürede hatırladığım bir şey kalmadı ve buradaki hakime "Çok geçti üstünden, üzgünüm..." kaldı ne yazık ki.)
Su borusundan imal tüfekle, baltayla, et dövme aletiyle, keserle, tırpanla, sopayla ve ağaç dalıyla suçlar işlenmiş; kaydedilmişler.
"Yıldırım düşmesi" olayının "suçu işleyen"i doğal afetmiş.
Muhtemelen alışılacak, sorgulanmayacak ve belki de benimsenip sevilecek kadar uzun süren sessizliğin sonunda, Mustafa, durup duruken, "İsyan etmemek lazım!" demiş.
Durdu'nun morali ağrımış!
Bir asker, yılbaşı gecesi, "Bu gece bacaları açık tutun, Noel Baba gelip cep telefonu veya şişme kadın bırakır!" diye bağırmış.
Bir köy karakoluna giriveren tavşancık, nöbetçi subay tarafından G3'le avlanmış ve parçaları ertesi gün bizim ilçe karakoluna getirilmiş; aşçımız yemek yapsın diye... Aşçımız da "Et kalmamış ki, nesiyle yapıcam a...na koduğumun yemeğini?!" demiş.
Bir aile, başka bir aileye zorla kız vermiş!
Gözlerimizin, kontrol altında tutulmamıza, diğer duyu organlarımızdan daha fazla yardımcı olduklarını düşünmüşüm.
Yıldız Tilbe canımı çok sıkmış.
Kendime, kendi kitabımı yazmayı, tek okuru olmayı düşlemişim.
Sadece bir kadın için hissedebileceğimi sandığım şekilde, geleceğe umut beslemişim. 2004'ün Ocak ayına aşkla bakılır mıymış? "Şöyle olsa, böyle olsa..." diye hayaller kurulurken, kalp tatlı tatlı heyecanla çarpar mıymış?
Arabanın bembeyaz teni olur muymuş?
Evdeki duş naz yapar mıymış?
Askerliğim bitince, saç uzataymışım, sakal uzataymışım, yeşil giymeyeymişim, bot giymeyeymişim, kimseye elle ve başla selam vermeyeymişim, psikoloğa gideymişim...
Aşık ve mutlu olacağımı bilseymişim keşke.
Yanlış! Farkında olan ama bilmeyen yetersiz aklın hiç kontrol edemediği bünye, ya firara meyletseydi? Bünyenin yapamadağı şeylerle aşınabilen gurur, ya daha da sivrilseydi?
Sakince karşılamayı bilseymişim keşke. O zaman, yakın gelecekteki mutluluğun geleceğini bilmek de risk gibi gözüküyor olmazdı. Rix! Fantakalas!
07.12.2003'te "Hükmetmek eğlencesi. Uzaktan kumandanın veya silahın sadece avuç içinde durarak verebildikleri türden bir keyfe duydukları açlıkla, bu çocuklar, gerçek yaşamın gereklerinden uzak nedenlerle, ama gözlerini kırpıştırarak ve heyecanla -çömezlerini- hakimiyet altına alma uğraşı içindeler. Oturulan masa, yatılan yatak ve konumu, sigara içilen yer, yataktan kalkılan (uyanılan değil) zaman, cep telefonunu alenen kullanma hakkı, yemekte konuşma hakkı, banyo yapma önceliği... Bunlar, kimin canının daha uzun süre sıkıldığına bağlı olarak belirlenen güç göstergelerine dönüştürülmüş ve korunuyor. Kıdem ne? Yeni gelenler bazı kuralları zorla kabul ettikçe, kabul ettirenler eğleniyor ve bu işleyişin devam ettirilme hakkı elden ele geçiriliyor.
En son gelen oyuncaklar sadece iki kişi olduğu için, oyunun tadı, daha doğrusu sisteminin işleyebilirliği azaldı. Bu gençlere algıladıklarımızın farklarını ve göreceliliği ve önemlerini anlatabilir miyim acaba?" yazmışım...
----------------------------------
Askerken düşlediğim hayatı; tepedeki varilde her sabah, kırmızı çakmakla evrak yakışımı; o "her sabah"ın sonunda, ısınan varilin başında güneşi doğurmamı; pis vücudumda rahat edemeyen tertemiz (!) ruhumun, 19 Ocak 2004 sabahı, Balıkesir otobüsünde, bütün koltuklara yayıldığını düşüne düşüne, önce Gülçin Abla'nın evine gittim az önce. Saniye sonra, Marmaris'e ve Hisarönü'ye geçtim. Yine bordo bir Renault Clio kullandım. Kızımdan çok Funda'yı hissettim. İstanbul'da bir türlü duramadım ve saniyeler sonra, Eskişehir'e devam ettim. Sokaklarında üşüdüm, Mola Apartmanı'nda ısındım, marketlerinde kayboldum, barlarında ayıldım... O anda Malik Bulut aradı. Hasret giderdik.
Sırıtıyorum. Kırmızı çakmağım hala hayallerimi ateşliyor, yakıyor. Külleri kimse okuyamıyor.
Ne içki kesildi, ne de rutin sahibiyim.
Yetersiz bilincime ve kaba ruhuma, endişe gevşetici süren, organik bir okurum var.
Yedire yedire yumuşatıyor müziğimi.
Havayı özledim. Yukarıları özledim.
Son 4 sözcüğü yazmamdan çok kısa süre sonra Robert Plant, "it's pretty good up here" dedi!
Şaşırmamayı özledim!
Houses Of The Holy
9 Ocak 2009 Cuma
0114 işu

"Ne kadar az suya koyarsan o kadar az zamanda içersin ve acı tattan duyduğun rahatsızlık o kadar kısa sürer..." gibi bir açıklama yapmıştı Ayça zamanında.
Olmaz bir damlayla da canım!
Yılan balıklarıyla dolu bir havuza atarsın, ağzının tadına düşmansan ve maceracıysan!
Teşhis neydi bu arada, pardon?
5 Ocak 2009 Pazartesi
Çıngırock (yapma be abi!)

sıcak yükle geri dönmek
Sanki, aşkla ve sevişmek için, romantik bakışlar eşliğinde kurulmuş ama, sakinlerinin yorgunluğu yüzünden öpüşmeler görülmüyor, sesler duyulmuyor.
TK1723/28DEC - Bunca uçuşum içinde, inişi en rahat, en yumuşak; tekerlerin yerle teması en zor hissedileniydi. Yani, inişin, yolcular ve kabin ekibi için rahat gerçekleştiğini söylemek istiyorum; kokpittekilerin yaşadıkları hakkında yorum yapamam. Rüzgar konilerine baktım, piste paralel şekilde, havayla doluydular. Ereksiyonlarının ne kadar süreceğini merak ettim...
Berlin'e 2. gelişim ama, ilk kez Tegel Havalimanı'na iniyorum. Daha az trafik için tasarlanmış gibi bir izlenim verdi bana. Uçaktan çıkıp, yolcu körüğünden geçtikten hemen sonra, birkaç tane pasaport kontrol bankosu var. Her körüğün kendi pasaport kontrolü var galiba. Bagaj teslim bantı da, hemen pasaport kontrolün arkasında.
Dolayısıyla, yolcular uçaktan çıktıktan sonra, uçuş boyunca katlı tuttukları bacaklarını fazla çalıştıramıyorlar ve yeterince vakit kaybedemiyorlar ama, bu kadar kısa mesafeyle yerleştirilmiş pasaport kontrol noktaları ve bagaj teslim bantı önünde dikilerek beklemeye doyabiliyorlar.
Benim payıma, soru sormayan polis ve LHR'dan gelen BA uçağının bagajlarının toplanmasını beklemek düştü.
Bu bekleme sırasında, İstanbul'dayken arayıp ulaşamadığım babam aradı. Dağa gitmişler, dönmüşler. Özlemişiz!
Sonra, Turkcell ve Ece, kısa mesajlarını yığdılar ekranıma.
Anneme vardığımı haber verdim ve en sonunda, henüz TK bagajlarının atılmadığından ve bir süre daha atılmayacağından emin olup Yasemin'i aradım. Çıkışta bekliyordu ve ben kendisini tanıyacağıma dair garanti verdim.
İncecik, zarif bir kız. Sahici bir gülümsemesi var. İki senedir bana yaptığı yardımlar için teşekkür etmek, doğum gününü kutlamak, kendisini sıkmamak, ilk aklıma gelen niyetlerim.
Ben bir ATM'den para çekerken, Yasemin küçük bir alışveriş yaptı.
Terminalden çıkıp taksiye bindik. Şoförün yüzüne dikkat etme gereği duymadan "iyi akşamlar" dedim. Aynısını şoförden geri duydum. İçimden "budur!" dedim.
Urban Str'ye giderken, geçtiğimiz yollarda dikkat kesildiğim görüntülerden kurtulmaya çalışıyordum. Nedenini bilmiyorum.
Funda'yı aradım. Telefonu, cevaplanmadan önce Yasemin'e verdim. Sevindiler sanırım. Çatısında Dakota (C47) duran bina da ne? Teknoloji müzesiymiş! Geleceğiz!
Eve varmak, biraz rahatlamak, kafa işgalcilerini yastığa dökmek, firara alışmak ve tanışmanın ilk adımlarını atmak toplam iki saat kadar sürdü. Uykuya bulanık merak ve meraka bulanık rahat, önümde kolkola oturdular. Huzurlarından çekildiğimde, yemek yemeye gittiğimizi anlamak, onlar hakkında düşünmemi engelledi. Uykuyu saatler sonra bulabilir, merakımı herhangi bir zaman giderebilir, portatif rahatımın her yerde tadına varabilirdim.
Saskia, hemen hemen aynıydı. Gözleri, son gördüğümden beri daha sağlıklı bakıyordu. Yanında, beni derin derin süzen sevgilisi Thomas vardı. Zeki bakan, az konuşan ("öz konuşma" eylemini sevmiyorum galiba), düzgün ve doktor bir Alman adam. İlk on dakika bana diktiği gözlerine çarpa çarpa, yaklaşmak ve uzak durmak arasında bocaladım. Bu rahatsızlığımı bir kadeh merlot ile zevke çevirdiğim anda da sohbet başladı. Başlarda, Saskia, Thomas ve Yasemin, "Almanca konuşmayalım" dediler. Ben de, "Harikasınız ama benim için kasmayın" dedim. Kafamın içinde de "Birazdan Nilgün gelince görürsünüz Almanca'yı Türkçe'yi!" tümcesi sinsice süründü. Kafasına vurdum, diğer pis arkadaşlarının yanına süzüldü...
İngilizce devam eden sohbetimize, önce İngilizce bir son, Nino'nun teşrifiyle de Türkçe bir gaz verdik. Nilgün, tam bizi bıraktığı zamanki gibi. Hala heyecanlı ama kontrollü. Kırmızı beyzbol kasketi ve turuncu, çiçek desenli yelpazesiyle, hala ufak bir kız çocuğu gibi. Eğitimi ve yarı zamanlı işlerinin üstüne, dans ve DJ'lik de koymuş. Yılbaşı gecesi için hazırladığı programın son şarkısı Bohemian Rhapsody'ymiş. Sevgilisi de bir Queen fanatiğiymiş. Aferin Nino! Queen seven adamdan fenalık gelmez (ne?)!
Bütün Berlin'de Silvester patlamaları başlamış bile. Deneme atışları her yerde! Gayet sık aralıklarla büyük patlamalar dikkatimi dağıtıyor. Yerliler alışık. Konuşmaya, bu gürültü yüzünden ara vermiyorlar. 1 Ocak sabahı kaldırımları görmemi tavsiye ediyorlar.
Yemekler yenip, 3 dilde hasret giderildikten sonra, ödeme için, Alman usulünce hesap yapıldı ve Saskia ve Thomas lokantadan ayrıldılar.
Queen, üzerinde Freddie kazılı sıra ve tuvalet sigaraları muhabbetlerinin dümen suyunda, Nino'nun liseli saflığında ama duyarlı vatandaş hevesi ve hevesli arkadaş duyarlılığında Ebru canlandı 5 dakikalığına... Ne kadar uğraştıysak da, Yavuz'un ölü beynini çalıştıramadık. Hatırladığımız kadarıyla canlı kalbini yere geri bıraktık.
En komik anları, Almanya'da üç Türk olarak, durmadan İngilizce konuştuğumuz son 1 - 2 saatte yaşadık. Lokantadan çıkınca, havanın soğuğu, burnumdaki bir haftalık güzel kokuyu sümüğe dönüştürdü ve kaldırıma bırakasım geldi. Eve kadar sabrettim.
Evde, Yasemin'in doğum günü için İstanbul'dan getirdiğim şampanyayı açtık ve bitene kadar sohbete devam ettik. Nilgün'ün doğru tavsiyesiyle, Yasemin'in en sevdiği içkiyi almışım. Aldığım şişe, iki hatunun da en sevdikleri tasarımcılardan birinin ürünüymüş. Mutlu oldum. Funda'yı fotoğrafla kıskandırdık! Nino evine gitti ve uyuduk.
31.12.2008
31.12.1996'yı saymazsak, ülke dışında geçirdiğim ilk yılbaşı olacak. Önce, mide kaynatan sıcak şarap!
Unter den Linden ve Brandenburg Kapısı'ndan Siegessäule'ye kadar olan yol festival alanına çevrilmiş. Izgara sosis, sıcak şarap ve yeni yakılan barbegüllerden kömür kokuları! 67 metre yükseğe sabitlenmiş altın meleğin eteğinin altından festival hazırlığına sıkışık bakışlar ve rahatsızca hapsedilen görüntüler...
Bir türlü dikilmeyen güneş, erimeyen buz öbekleri. Bir türlü kurumayan delikler ve bitmek bilmeyen yorgunluk! Alkol kokan U8 vagonu.
İngilizce bilmeyen Türk bakkala "Türk müsünüz?" diyen ben ve Euro ile Cent'i Lira ve Kuruş olarak zikreden bakkal. 4 şişe bira. Esrar kokusu, Bob Dylan ve kalem. Yastıksız kanepe. Ooooooo!
Esnaf bu! Ama, ne üretir veya alır, satar bilmiyorum. Kaç dükkanı veya tezgahı var onu da bilmiyorum. Allah işini açık etsin.
Artık eminim, yazmakla işim kalmadı. Çünkü içim kalmadı. Dokunaksız içim, okunaksız yazım, korunaksız aklım... Uykuyla çökecek. Kalbim attıkça, vibrasyonumla, çökenlerin seviyeleri eşitlenecek ve üstünde yürümeye elverişli zemin oluşacak. Bir de şu veletler patlamasa! Ortalık, derbi maç sonrası Mecidiyeköy'den beter burada!
Uzun süredir ilk kez, üzerindeki "içindekiler" açıklaması İngilizce yazılmamış bir paket görüyorum. Clarky's Tortillas (peynirli mısır cipsi) paketinde, 9 dilde "içindekiler" var ama bu dillere İngilizce dahil değil! Hahha!
Bir adamın gitar çalabilmesi, müzik yapabilmesi, sözlerine de ritmi eski karısından alabilmesi ne kadar da güzel. Emin miyim? White Stripes - Elephant - Seven Nation Army!
Web sitelerinden şarkı sözü okumakla olmuyor! Alacaksın albümün kitapçığını veya kapağını eline, bir de soğuk birayı yanına (hava sıcaksa apış arana); duyduklarını azar azar gözlerine yedireceksin. Açıklamalara, teşekkürlere atlamak isteyeceksin ama, şarkıyla ilgili fotoğraf veya ilüstrasyona saygından bekleyeceksin. O küvetteki o adamın o şapkası neyle alakalı? Kızın elbisesiyle adamın kıyafeti uyumsuz mu? Merak edeceksin. Sanatçıyla ayrı gayrı olmayacak! Ne sunduysa, hakkını vererek alacaksın. Yavaş yavaş sokacaksın içine! Dinlemen ve okuman ve seyretmen bitince hemen kalkmayacaksın! Sönene kadar içinde kalacak! Disk soğuyacak önce! Hah! Böylece, diyebilirz ki, 1996'ya kadar dinlediklerimle, bu yüzden abi kardeş gibiyiz. Sonrakiler, daha çok her kıvrımını, her hareketini bildiğim ama geçmişleri, huyları hakkında fikirsiz olduğum ve kendilerini bana makyajsız göstermekten çekinen kadınlar gibi. Hepsi güzel. Abartmak da rahatlatır bazen...
02.01.2009
Sabahın 6'sında Yasemin kalktı ve hazırlandı ve ebeveynlerinin yanına gitti. Canım, 3 gün yalnız kalacak. Alışık.

26 Aralık 2008 Cuma
memesiz (notitlet)
"There's an angel on my shoulder, in my hand a sword of gold..." diye başladı akşamım. Bilmediğim yollardan geçerek gelmiştim evime. Üstümde aralıksız aralık soğunu taşımaktan bunalmıştım. Sevgilisini, hissedebildiği her noktasına bulaştırarak tatmak isteyen; seyahatlerini anlatan; ölümünde sezdiklerini ve istediklerini bağıran; aşkını, hayatına, sorgulayarak davet eden; araba tutkusunu ve hasretten muaf yaşadığı şehvetini benzeştiren adamlar karşıladı beni. Selam vermeyi bitirebilirsem, anneme yemek de ısıtabileceğim...
---------------------------------------------
1988'de, Peggy Noonan tarafından yazılıp, George H. W. Bush'un ağzından, Cumhuriyetçiler'in bir toplantısında duyulan bir söz, Selçuk Erez'in bir çalışmasına gönderme yaparak, zihnimi bulandırdı. Aklımdaki, ambargo karşıtı kongre "daha fazlası!" diye diretecek ve ben "hayır" diyeceğim! Bunu Foreclosure Of A Dream seyrederken ve muhallebiye aklımı karıştırırken farkettim.
---------------------------------------------
Antrikot ağrısından ziyade, kafamı tükettiğim alkol ve tütün miktarının zararlı etkilerine mi takmalıyım? Yoksa, Almanlar'ın bu yaşıma kadar hayatıma yapamadıkları bütün etkinin acısını, son bir ayda çıkarmalarında benim ne kadar pay sahibi olduğumu mu bulmalıyım? Antrikotun yarısını annemin avuçlarına bıraktım. Diğer yarısı benim içimde. "Almanlar kaybedince biz de kaybetmiş sayıldık" safsatasına yan gözle bakıyorum şimdi. Bir Rock-Im-Park olsun, bir Kaiserburg olsun, bir Lufthansa hostesinin ilkyardımı olsun, bir Saskia'nın misafirperverliği olsun, bir Kaiserburg bahçesindeki çiçeklerin fotoğrafı olsun, bir Elisabeth'in memnuniyeti olsun; hepsi gözüme dizime dursun. Böyle miydi? Göz ve diz miydi? Elime yüzüme mi bulaştırdım? Yıkasana...
---------------------------------------------
Annem ilk kez bir yazımı okudu bu akşam. Nasıl da "pekiyi" verdi canım, canıma! Ben anneme ne zaman ve nasıl takdir belgesi sunabileceğim? Şu ana kadar ettiğim teşekkürleri nerede saklıyor?
---------------------------------------------
Bir günümü, herhangi bir günümü, ilgi çekici veya sıradan bir günümü, heyecanlı bir günümü, mutlu bir günümü, vajinasına penisimi soktuğum bir günümü başlıklandıramıyorum artık! Başlıklandırsam da, başlığın altı boş kalıyor. Sanırım, her kurtarıcımın bakıcılarında gözlediğim döneme girdim. Çelişik ve keskin, bütün dürtülerim, teker teker, rahatça oturacak yer bulabiliyorlar. Onlardan, ayakta koro veya amigo takımı oluşturamıyorum artık. Her algıladığımı, kaşarlanmış ama enerjisinden hiç kaybetmemiş bir kalecinin bütün verimliliğiyle, rahatlığıyla yakaladığı şutlardan sonra takındığı ve artırdığı bir özgüvenle algılıyorum. Ne yapacağıma, hala, o kalecinin, oyun sistemi geliştirememiş takım arkadaşlarından bir ipucu bekler bakışlarıyla bakıyorum. Evet, burda, ellerimin içinde; gol olmadı ama, nereye göndereceğim? Nerde bekleniyor? Sağır eden çanları duyan yok mu?
15 Aralık 2008 Pazartesi
Makinaya Zeytinyağı!
Ben tuvaletten kalkınca, düşmeyi kestiler.
Geride bıraktığım kalıncaya bakıp, Çince'den vazgeçtim.
Ben, tuvaletteki geçkince, Çince'den geçince, kendi üretkenliğime ve üreyebilirliğime düştüm.
Ürettiğim ne öğrenecek?
-----------------------------------
Dün akşam, canım hatunlarımı, yoğun şüphe altında, söz ve sayı altına aldım. Jenna'yı ıskaladım yine. Kaçak oldu hep. Yine kaçtı sarışın kaltak!
-----------------------------------

Montreux'nun ne kadar sıkıcı (neden "ne kadar eğlenceli" diyemedim şimdi?) olduğunu bile bu ağdan öğrenmeye çalışıyorum ya, neremle şaşırsam kendime bilemedim. Irena Sedlecká'nın ellerinden çıkan 3 metrelik Freddie Mercury heykeli ve Deep Purple - Machine Head'in büyük bölümünün kaydedildiği Grand Hotel için durmadan güçlenen bir açlığım var. Önümdeki boş günlerin bazılarını bunları görmek için mi değerlendirsem? Önümdekilerin hepsi bitecek!
Sadece, çeşitli tatil tavsiye ve pazarlama sitelerinde sunulan, hakkında bahsedilen Montreux Grand Hotel, 1972'de stüdyoya dönüştürülen Grand Hotel mi, emin olamıyorum.
Bir Deep Purple seven kul da "Ian'ların kullandığı Grand Hotel, ne yazık ki 1990'da yıkıldı, şimdi yerinde Ibis yukseliyor..." veya "O hotel, hala aynı isimle misafirlerini ağırlamaya devam etmektedir..." diye yazmamış! Adamların ilk istasyonu olan gazinonun yanmasını, adamların bundan etkilenmesini, Pavillon'dan kovulmalarını, Claude Nobs'un etkisini falan bil, ilgilenenlere yayınla; ama, Machine Head'in büyük bölümünün bir kerede kaydedildiği kutsal koridorların hala adımlanası olup olmadığından bahsetme! Sizin gibilere, benim gibiler lazım! Veya şu 1683 gitaristin bir kısmı da olabilir.
Hac isteği de böyle mi acaba?
Yaşam şekillerini belirleyen kuralların, kendilerine iletildiği toprakları görmek mi istiyor insanlar? Kendileri gibi olan binlercesiyle, aynı anda, aynı yüksek hisleri mi tatmak istiyorlar? Ülkülerini beraberce kutlamak mı motivleri?
Benim festivalize olmamda ve bazı mezarları, doğum yerlerini, kayıt mekanlarını görmek, ellemek istememde aynı dürtü mü etkin?
O Grand Hotel, Ian'ların kaldığı Grand Hotel mi, öğreneceğim. Tren rotaları ve biletleri belirleyeceğim. Panik yapmayacağım. Mo Beer!
-----------------------------------
Yasemin, döndün mü Hindeller'den?

Burada zeytin ve masumiyet diz boyu. Ilık sevgi gövdeyi götürecek!
14 Aralık 2008 Pazar
Ölüm Korkusu
--------------------------------
İkiniz 32 sene önce güzel bir şekilde tanışmışsınız. Tanışmanız yetmemiş, bir de koklaşmışsınız. Beni bunların ilgilendirmesi ve memnun etmesi yerine; nasıl hırlaştığınız ve birbirinizden uzaklaştığınız meşgul etti yıllarca. İtekledim güzelce. Çektiniz üstünüze.
Ateş tüküren uçaklarla dolu gökyüzümde, arada sırada havai fişekler patlattınız.
Teşekkürler.
Kuş ne?
--------------------------------
Tıpkı Charlie'nin, biz dotobüsten indiğimiz anda aramıza katılması ve bizi benimsemesi gibi, tutsaklığımdan kurtulduğum gün, burada kendimi içinde bulduğum evi benimsemişim. Senin veya seninkinin evini değil, bizim evimizi işaretlemişim.
Tıpkı, yıllarca içinde bulunduğum ve huzur bulduğum ev gibi, bu evi sıcak bulmuşum. Rivayet tabi, pinotage fısıldıyor bunları.
Gitmek istediğimde gidebilmişim (to), gitmek istediğimde de gidebilmişim (from).
--------------------------------
Bir müzik (rock tabii ki) grubu kurmak, en az, bir aile kurmak kadar çekici, eğlenceli, riskli, sorunlu, onurlu ve aynı anda kolay ve zor değil mi?
Virgülsüz anlatım mı olur? Yapma allasen!
D'ya think he wants me dead?
Biliyorum, kitabın yok. Yine de okutacağım sana ve herkesin kitabına uyacak bu seyahat!
