19 Haziran 2007 Salı

Acayip bir kadın

Dün geceki uykuma başlamadan önce, Deep Purple videosu edinmeye başladım. Amacım, özellikle ikinci kadro (Mark 2) videosu bulmaktı. Buldum. 1972 tarihli bir konser kaydının yarısı, gece 00:00'da uyandığımda, önizleme için hazırdı. Balkabağına veya başka bir sebzeye dönüşmemesini umarak (E-mule ile arayıp bulduğum bazı "nadide" müzik kayıtlarının, dikkat ve tepki çekmemesi için, dosya adı değiştirilerek saklanmış pornografik kayıt olduğunu, çoğu zaman üzülerek tecrübe ettim. Her pornografik emeğe karşı değilim.) "preview" seçeneğine dokundum.

Kalite gayet tatmin ediciydi. Görüntünün siyah-beyaz olması, ayrıca heyecanlandırdı. Sabah 08:30'da eve geri döndüğümde, video hazırdı. Yatağa uzandım ve seyretmeye ve dinlemeye başladım.

İkinci dakikadan sonra ses ve görüntü senkronizasyonunda çok da rahatsız etmeyen bir kayma başladı ama, dosya kendini daha sonra topladı.

Ian Gillan, "Strange Kind Of Woman"a başlamalarından önce, şarkının hikayesini anlattı ve ben çok şaşırdım. Şarkıda anlatılan hikaye gerçekmiş!

Aklımda, bir fahişeyi sevebilen bir adamın yaşayacağı trajedinin nerelere varabileceğine dair merak ve Amsterdam anılarıyla bezenmiş bir kısa hikaye yazma fikriyle uyumaya çalıştım. Evimin karşısındaki inşaatın bir türlü alışamadığım gürültüsü yüzünden, rüyalara ulaşmam uzun sürdü.
14:30 civarı uyandığımda, içimde Fireball dinleme ve bisiklete binme isteği vardı.
Fireball isteğimi dışarı çıkarıp, makinaya CD soktum. Özellikle aşağıdaki sözleri mırıldanmaya başladığımda, keyfim evin tavanını sıyırıyordu!

Havanın bunaltıcılığı nedeniyle, pedal isteğimi içimde bir süre daha tutmaya karar verdim.

Bir küçük Ataköy turu iyi gelecek akşama, akşamıma...





Deep Purple - Anyone's Daughter

Well I stood under your bedroom window
Throwing up a brick
No one came I threw one more
That really did the trick
Your daddy came and banged my head
He said what kind of man
Is this that's hanging 'round my girl
And threw me in the car
You're a farmer's daughter
You're a farmer's daughter
Why do I always get
The kinda girl I didn't oughta get
I won't get no more eggs and water
Now I've laid the farmer's daughter


Imagine I was a full-grown man
And I could talk just right
Could I come and see you here
And do this every night
Wham! The door comes crashing down
Your daddy's face all pale
Says come with me you hairy bum
I'll put you in my jail
You're a judge's daughter
You're a judge's daughter
Why do I always get
The kinda girl I didn't oughta get
Now I'm getting jail and torture
'Cause I made the judge's daughter
(yes I did, it was nice)


It seems they're screaming law and order
When I go with anyone's daughter
Woman I should like some peace
And daddy hold your tongue
I think you're gonna die of fright
When I tell you what I've done
I can hear your tales and lies
You say I'm dumb and scraggy
But man this dumb and scraggy is
Your daughter's baby's daddy
She's a lucky daughter
Such a lucky daughter
Why did I always get
The kinda girl I didn't wanna get
Now I've got what I always fought for
'Cause I've married a rich man's daughter
(what do you think of that?)



14 Haziran 2007 Perşembe

fuel

You're my final dream of independence.
You're so blue, yet so warm.
I can't keep my eyes from your shimmering vision.
Aware, that you'll be blinding and merciful when I'm in you.
I, in return promise to be as much gentle as I've never been before.
Doubtless, you've already coloured thousands of souls. Will you please save some scent for me too?
My nostrils will lead me through the maze of my skills.
My skills will lead me through the haze of my curiosity.
So let me control your throttle, we'll both enjoy our rides the most, when I keep it wide open.
You'll see, if you have eyes.
Your pressure sensors shall tell not to slow.
Do you dare?
I do...
I squeeze you.
You prevent my palms from sweating.
Good.
Go.

13 Haziran 2007 Çarşamba

12 Haziran 2007 Salı

sanıyorum

Bizim uygarlığımızda, ne kadar da kırılganız. Toplumlarımızı üzerlerine oturttukları asıl mekanizmaları görmeden de, dayanıklılık kazanamıyoruz. Hayatını veya hayatları kurtarmaya gerçekten çalışmayanlar için, bir hakaret, ölüm anı terörü hissettirebiliyor.
Dakikalar, hatta saniyeler sonrasının belirsizliğini nasıl da unutmuşuz.
Alacak kaç nefesi kaldığını merak eden insanlar, tek parça kalıp, bu meraklarını bertaraf edebilirken; biz nasıl da binlerce parçaya ayrılıp, çevremizdekilerin ayaklarına batabiliyoruz!
Kuzey kutbuna yakın yerleşimlerde veya Afganistan'ın dağlarında, insanlar depresyonlarıyla nasıl mücadele ediyorlar acaba?

Zaten, bütün bu zihinsel ürünler, sanatsal kaygılar, doğayla çelişen kültürel yapılar, beton binalar, bölge planlamaları ve internet, Yunan şehirlerinde başlayan uygarlığın sonuçları! Dile sadece yalamak için ihtiyacı olan insanoğluna etkileri de gayet mutsuz edici...

--------------------------------

Uyurken dedim ki:

I possess various craft of my own. I did not handcraft them. I wish I could. I envy people who become legends with their determination and achievements.
I am unable to write songs...
Still, I own countless songs.
I experience the liberty to be transported to various locations inside them, mostly when I wish to; seldomly when I feel I should. I can't imagine any other escape that can better free and warm my soul than those.
Most of these single seated craft of mine are dependent on technology, artistic developments, energy and time.
Sometimes I ask to be carried to undiscovered, uninhabited places in fancy primitive times.
I am a skilled passenger and the captain navigates well!

11 Haziran 2007 Pazartesi

sandıktan çıkanlar

Az önce eski bir harddiski karıştırıp, diplerinde bir yerlerde, "unused" klasörünü, onun da içinde aşağıdaki yazıları buldum.
Ne kadar affaladım anlatamam. Anlatmak isterim ama, başaramam.

Bakalım:

BAAL Giriş

02.03.2002 (18:10)

1988-1995 yılları arasında, hayatımın en güzel 7 sonbaharını, kışını ve ilkbaharını Beşiktaş'ın ve Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'nin orasında burasında geçirdim. Doğal olarak, bu 7 yılın son 2-3 tanesi, en zevkli olanlarıydı. Çünkü, daha önceleri, büyüklerimizin yaptığını gördüğümüz ama yapmaya cesaret edemediğimiz şeyler, bizim için de savsaklanmayacak görevler halini bu son senelerde aldı. Hemen hemen her birimiz, kendi "başkaldırı" anlayışı, özgüveni ve kişisel ihtiyaçları ve dürtüleri tarafından, ayrı birer itaatsiz eğlence manyağına bu son senelerde dönüştük. Tabii ki hepimizi bekleyen ÖSS ve ÖYS (o zamanlar, aynı kaba etmeleri dışında bir ortaklıkları yoktu) çelmeleri, aramızdan bazı yıldızların, erkenden (daha lise 1'de), test kitaplarının arasına doğru kaymasına neden olmadı değil; ama kendini boşvermişliğin dalgalarına bırakanlarımız da vardı tabi. Şimdiki yaşayışıma bakıp hayret ediyorum: "Elimde şimdi daha çok şey olduğu halde, niye o zamanlarda olduğumdan daha az mutluyum?" diye... Burada, soruma cevap veren tüm "olgunlar" kendilerini daha bir özel hissetsin lütfen, alimler sizi! Neyse... Sultanlık yıllarım, tarafımdan bir daha yaşanamayacak oldukları için en özelleri ve o yıllarda edindiğim bazı anılar, hatırlanma frekansları en yüksek olanları.Mevcut sayısını yıldan yıla yükseltmek için uğraştığımız "Sarı Votka Günü" toplantılarımız var bir de... Okul yıllarımı "okul yıllarım" yapanlar sağolsun...
Sokak Kahvesi'nde kahvaltı ve sigara ve satranç. Öğle yemeği için okula gitmek. Çardak'ta king. Ortaköy'de şarap. Okul çatısında sigara ve votka. Karda veya yağmurda yürüyüş. Boş sınıflarda partiler. Gözlerim yaşardı... öf be öf!!

(güncel not: Hala, hayatımın en güzel zamanları olarak BAAL yıllarını anarım.
Eylemlerimizin, üretkenliğimizin ve dünyaya katkımızın benzerlikleri bağlamında olmasa da, şeklen bir Crazy Diamond'ımız var. Bilse, kendiyle gurur duyar... O'nu da sevgiyle anıyorum.)

---------------------------------------

hepimiz ayrıldık

01.06.2002 (17:13)

Önce Çınar, sonra ben ve şimdi, en son da Tolga, Hakan'a katıldık. Tekrar 4 yalnız erkeğiz. Haydi beraber Taksim'e gidip deli gibi içelim. Aslında ben, daha önce hiç yapmadığımız abuk eğlenceleri deneyelim istiyorum ama emin değilim. Hem diğer arkadaşlarımın isteyip istemediğini bilmiyorum, hem de ben böyle bir teklifi kendilerine sunsam ne cevap alacağım hakkında fikrim yok. İşin beter yanı, hangi fikri sunacağımı bile düşünmedim. Sanırım tek istediğim, eskiden arada sırada yaşadığımız ortak yalnızlıktan şimdi yıllar sonra tekrar şikayet(?) ederken bir yandan da neşe depolamak. Neşe mi? O kim? Bu bi işaret mi? Oha! Hadi kankalar... Uygun adım marş!

(güncel not: Hah haaaaa hhaaahhaa haaa!!)

--------------------------------------------

Bum-ear-angle

28.01.2004 (23:50)

Comfortably Numb ile icime dogru aglardim; eskiden deliklerim yoktu, sizmazdi disari. Simdi Whiskey In The Jar bile çalsam, annemin dizleri agriyor...
Kucukken, Bakirkoy'deki odamda oturup, kalemimle Alkmaar sokaklarina otobus resimleri cizer, resimlerdeki otobuslerin uzerine de siir reklami kondururdum. Siirler yoktu. Filmi olmayan fragmanlar gibi dusun...
Gencken yurudugum kaldirimlarin taslari yuvarlak, yumusak ve kaygandi. Hep duserdim. Hep cabuk kalkardim. Kafam ve gogus kafesim yara izi doludur. Somebody To Love antiseptik olduydu uzun sureyle. Bazen Megadeth, Ginseng etkisi yapardi; kosardim. Hizla dusunce daha da beter yaralanirdim. "Olsun" du... Kaldirimdan indirime gecmeyecektim.
(Tum sembolizasyona ve sinyalizasyona ara verile; Metallica'ya 1988, Megadeth'e 1989 yillarinda estirilen esinler ve urunleri, "...And Justice For All" ve "Rust In Peace" albuklerinden cok etkilendigim belirtile. Rahatlana...)
365'lik düzenle tespit edilen abonelik sistemlerinden en iletken olani, siyah ağaçtan imal yeşil taşlarla suslu asami (m3u) elime biraktiginda, agirligindan degil ama heyecandan yere vurdum dibini. O anda Gulf Stream'e kapildim ve urkekler iskelesinde cesaret filosu kurmanin anlamsiz olacagini dusundum. Urkekler iskelesi, korkaklar limanindaydi. Korkaklar limani, mayinli sehirdeydi. Hala oyle. Mayinli sehire, kaldirimlarla ilgilenmeye mi gitmistim? Ya da mutemadiyen kayip, dusup sakatlanmaktansa, esasli bi patlamaya sahit ve belki de sehit olmak isime daha mi cok gelirdi?
Kim bilir? Ben degil. Simdi de degil.
Mayinli sehirde, detektor olarak Black Sabbath ve RHCP - One Hot Minute kullandim. Genelde ice dogru calisan goz yasi torbalarim mesanemle birlesti. Kaldirimda yururken, walkmanimden, erkeklerin yazdigi, kadin sarkicilarin soyledigi sarkilari dinledikce kolay denge buldugumu farkettim. Sonra, asami yere dik degil de paralel tutup yon gostermesini rica ettim. Beni bu apartmana getirdi. Simdi hangi zili calacagimi bilmiyorum. O kadar sefil durumdayim ki, camlardan bana sepet uzatan abartman sakinleri, kapici olmadigimi anlayip korkarak iceri kaciyorlar. Biri gelip dogru zili gostersin lutfen. Yoksa "Otherwise"i mirildanarak caddenin karsisina gececegim. Karsidaki kebapcida karisik kebap ve 1000 porsiyon coban salata yemeyi ve cisimi yapmayi dusunebilirim. Apartmanin dis cephesi ve dogramalari akil birakirsa tabi...(Sembol manyagi ettim 3 odayi ve son 60 dakikayi, son 10 yil icin! Led Zeppelin'in Ten Years Gone'i aklima gelirken, tek duydugum Boomkat'in Wreckoning'i! Just to release some nerve-load... or you may choose to "Enjoy The Silence")

------------------------------------------

usand them

31.01.2004 (02:11)

Ne yaptığınızı bilirler. Ne düşündüğün hakkında dedikodu yaparak ilerlerler. Yerinde sayıyor olman ve belki de hatta saklanman onları gülümsetir. Sebeplerin şarkıya ve içkiye göre değişebileceği akıllarına gelmez. Önemsiz olduklarını bilseler toplanırlar mı? Ruhları hortum yaratmaz ki! Huzur içinde çürümeyi bilenler okusun şarkının sözlerini. Hortumun gözünde güvendesindir. Ağlamak istediğini ama kuyunun kuruduğunu bilmezler. Sadece kendini eğlendirdiğini bilseler, kendi sözlerinin anlamsız olduğunu anlasalar, bütün ışıkları söndürürler. Yine de ne yaptığınızı bilirler. Nedenini de bildiklerini zannederler ama sağlama yapma gereği hissetmezler. Tıpkı, sizin, yataktan kalkma gereği hissetmediğiniz gibi... Parmak uçlarınızı hissetmeleri, dudaklarınızı unutamamaları, soğuk nefesinizle ürpermeleri önemli değildir. Önemli olan, izin verdiğiniz yanılgıyı bilmemenizdir.

(güncel not: Fena Megadeth esinlenmesi olmuş)

--------------------------------------------

17 Aralık

02.02.2004 (01:09)

1993'ün Aralık ayında bir gün, Yavuz "sarı votka" diye bir şeyden bahsetti. "İçine limon parçaları ve çekilmemiş karabiber taneleri salınmış votka, buzdolabına uzunca bir süre benimsetilip, keyif kaygısız içilebiliyormuş" tu... "E, yapalım o zaman!" dedik. 17 aralık günü, fikir ebesi Yavuz, ürünü okula getirdi. Önce pinpon masasında, birer kapak attık, onayladık. Bu lezzet bir kaç kişiyle paylaşılmalıydı. Sonunda Beşiktaş'tan Eminönü'ye, ordan da Bakırköy'e geldiğimizde 4-5 kişiydik. Tekelden yaptığımız takviyelerle, sahildeki kayalıklara kurulup içmeye başladık. En sonunda sarı votkayı da bitirdiğimizde, biribirlerimizi decoderlarla anlayacak kadar ağız kaymasına ve dil sürçmesine uğruyorduk. Yaşadığım en eğlenceli sarhoşluklardan biriydi. Aslında hepimizin akıllarının V kayışları kopmak üzereydi ama çok da keyifliydik. Alkol cesaret verir ya, okulun en cazibeli hatunlarından birini arayıp aşklarımızı ilan etmek için postaneye kadar gittik, jeton aldık (o zamanki cep telefonları jetonla çalışıyordu). Jetonları yere düşürdük; jetonları almak için teker teker eğilip teker teker yerde kaldık; sonra hep beraber kalkıp, önce mevzu konusu hatunun eline değme şerefine ulaşmış bir arkadaştan hedef numarayı istedik. Yüzsüz değildik, aşıktık. Ama telefondaki arkadaşa göre aynı zamanda sarhoştuk da. "İyi, biz de okulda konuşuruz kendisiyle." diye avunup evlere dağıldık.Okula bir daha gittiğimizde, Bakırköy'deki kayaların basenlerimizi ne kadar rahat ettirdiği, sarı votkanın lezzetçi bir yayılma politikası geliştirmesi gerektiği, bu eğlencenin her yıl toplanarak tekrar edilmesinin iyi olacağı, o kızın aslında o kadar da güzel olmadığı konularında mutabık kaldık. Daha sonraki yıllarda yapılan toplantılarda eklenen bazı kararlar ve uygulamalar, 17 Aralık davranışlarını geliştirdi. İlk seremonideki şekliyle hazırlanmış bir şişe sarı votka, her ne kadar makbul olanı ise de, votkaya hazır limon suyu karıştırmak da kabul edildi. Kimi zamanlar, sert doğa koşullarına dayanamayan arkadaşlar tarafından, kutlama mekanının kapalı bir alana taşınması veya tarihin sıcak aylardan birinin 17'sine alınması fikirleri ortaya atıldı; ama olayın özüne uymayan bu öneriler reddedildi. Bayan arkadaşlarımızın bu toplantılara dahil edilmemesi kuralı, yine aktivitenin ruhunda derin yaralar açılmasını önlemek düşüncesiyle kabul gördü. 17 Aralık kutlamalarına hatunların katılması, arkadaşların çoğunluğu tarafından ne kadar sert tepkilerle karşılandıysa ve ben, bazı seneler ortama hatun dahil etmekle suçlandıysam da bu iddiaların asılsızlığını ve o bayanların sahile benim davetlerim olmadan geldiklerini beyan ederim. Bayanlar baymayın!.. Geçen sene (2003), 17 Aralık akşamı, Bakırköy sahilindeki kayalar ağlamış. Benim ve Serhat'ın yeşiller içinde tatil yapıyor olmamız nedeniyle, BAAL ruhunu eskiciye satmış olan arkadaşlarımız, aldıkları parayla evde çay içmişler. Bu sene de 17 Aralık tarihi gelecek! Bu sene de denizler soğuyacak. Marmara bu sene de pis olacak! Denize atem tutmayam ben sizi... Dalgaya katam ben sizi... Hainler!

(güncel not: Serhat ve ben, askerden döndüğümüzden beri, 17 Aralık tekrar canlandı! Sadece, bu sene Levent'in yokluğu içimizi burktu. Bakalım bu sene ne olacak. Tolga çocuğunu getirecek mi?)

----------------------------------------

Ufal(a)ma

15.02.2004 (21:38)

Büyük şeylerden vazgeçeli ne kadar oldu? Büyük umutlarım benden kaçalı yirmi mevsim oluyor. Büyük hayaller, hala, uzaktan el sallıyorlar; görüyorum. Avuçlarımı ısıtan kalıntıları hissedilirse, fazla uzaklaşmış olamazlar. Ne var ki, takibe gerek yok. Artık çakılın, incinin, patlamış mısırın, kan damlasının farkındayım. Gülümsemek ister misin? Şunu oku: Onlar da beni biliyorlar. İstiridyeyi ben açtım, mısırı ben ısıttım ve kanayan benim burnum ama suçu başkasının işlemiş olabileceği söyleniyor. Üstüme kalsa bile, yaşamadığım küçük sonbahara saysınlar.
Kazandığım ilk poker oyununda anladım. Kaybetmek ve kazanma ümidimin olmaması beni ertesi güne hazırlıyordu. O kadar dünü koyacak yerim kalmayınca, kağıt değiştirmemeye başladım. Bugünün ve yarının kağıtları da işaretliydi. Kazanılan ilk el, rahatça uyuşuk kalacağımı müjdelemedi.

-----------------------------------------------

Soft Parade

Dün gece, en sersem halimle yola çıkıp, müzik dinlemeye başladığımda, uyuya kalmak istemiyordum. Yatağım, düz bir otoyol değil, virajlı bir dağ yoluydu, Sakar Geçidi gibi; odam, 75. Yıl Selatin Tüneli. Varlığım, ufak bir kazaya dayanamazdı ki...
Uyandığımda, geçidin sonundaydım; tüneli ve bütün o virajları sağ salim geçmiştim. Gördüğüm rüyanın arkasından, ötesinden gelenlerin varlığı benim dayanıksız varlığımla beraber hissediliyordu. Hissettirerek ellerimi direksiyondan çektim. Hissederek ellerimi gözlerime götürdüm. Ovdum, kaşıdım, zorladım, acıttım gözlerimi. Sağ ayağımın tabanı hem fren hem de gaz pedalını itiyordu. Hislerim sağlamdı. Kuşku, virajlarda olabilirdi. Reflekslerimi hatırlamıyorum. Ne kuşku, ne de reflekslerim kendilerinden eminmiş, bana gözükmediler. Hislerime güvenince, çektim ellerimi gözlerimden. Öne, yola baktım. Beyaz çikolatadan asfalt, insan kanından şerit çizgileri gördüm.
Gösterge paneline baktım. Hararet göstergesi tam ortayı, devir sayacı yedi bini, hız göstergesi de yeni beni işaret ediyordu. Kurtarıcının direksiyonundaki ışık göz kırptı. Arkama yaslandım. Tekrar uyumuşum. Rüyamda, neyi kontrol etsem?

-----------------------------------------

Bir kaç tane daha var ama, onları göstermek istemiyorum...
Ne acayip oluyorum ben bazen...

10 Haziran 2007 Pazar

tesadüf (electric funeral)

Önce Cliff Burton'ı okudum... Hayatını, ölümünü, etkilerini...
Sonra, Youtube'da, anısına, öldüğü noktaya dikilen taşın açılış görüntülerini buldum.
Video yüklemeye başladığı anda; binlerce şarkı içinde, sadece "...And Justice For All" albümünden teşkil Metallica seçkisinden, Dyers Eve çalmaya başladı.
Çok şaşırdım. To Live Is To Die çalsaydı herhalde daha da şaşırırdım.

(Stephen King'in yazdığı dizinin o bölümünde Cliff Burton da var mıydı annem?)

Cream, yeniden!

Dün tanıştığım biri bana, yalnız yaşamanın zorluklarının ne hissettirdiğini sordu. Ben de, yalnız yaşamanın kolaylıklarının, zorluklarından daha çok şey hissettirdiğini söyledim. Yalnızca kendimden sorumlu olmaktan aldığım tad, yalınlığın kokusunu örtüyor.
Takısızlık güzel aslında. Her yere sığabiliyorum.
Mariko Mori'nin şu anda Groningermuseum'da sergilenen Wave UFO projesini görmek istediğimde, sadece kendi seyahatimi düşünüyor olmaktan memnunum.
Bu "yalnızlığın getirdiği rahatlık" kalkanını başka bir kalkanı korumak veya gizlemek için tutmuş değilim. Öyle bir kalkan yok elimde zaten. Hatta, asıl kontrolsüz kalkan nedeniyle, Funda'nın tavsiyesinin ne kadar yerinde olduğunu da biliyorum. Az önce de dediğim gibi, yalınlığın bir kokusu var... Çok da güzel değil. Doğru deodorantı ve tütsüyü bulmak önemli.

Nürnberg'den geldiğimde aldığım Southern Comfort az önce bitti.

Yarın gidiyor ama önemli değil; ben, şimdilik, dünyanın tepesinde oturuyorum.

8 Haziran 2007 Cuma

bu sefer kendimden fazlasına ihtiyacım var... Yok!

Dün gece biriyle (sanki) konuşurken, yapmak istediğim şeyleri sıralamam gerekti (no geek).
Bu akşam, dünyayı (sanki) yukardan detaylı gösteren yazılımı kullanarak, hayallerimden birine (sanki) yaklaşıp, (sanki) yakından baktım.
Sonra, kendime gerçekten söz verdim. Herkesin, "pahalı" olduğunu söylediği Sint Maarten'e gidip, yaşamak istediğim anları, hakikaten kısıntısız yaşayacağım!

Hayatımın ne kadar olduğunu bilmiyorum. Kendimden fazlasına, kendi kendime ve gerçekten sadece kendimle sahip olacağım!
Eğer Amsterdam'dan kalkan, bir B747 değilse, bekleyeceğim! B747 ile gideceğim Sint Maarten'e!
Sanki olmayacak!
Tıpkı Anthony Kiedis'in dediği gibi: Denediklerim, yükselmek için; bu sefer kendimden fazlası lazım; yoldan denize ve göğe adım atacağım! Başka bir harikanın altında heyecan yaşayacağım! Herşey, o anda, kar kadar beyaz olacak! Sarılmam gerekmiyor! Ölürken sarılmayacağım çünkü!

Paha nedir? En pahalısı benim hayatım değil mi?

Uzak! Uçak! Deniz!
Kuşkuya ne gerek?
Benden fazlasına ne gerek?

7 Haziran 2007 Perşembe

oku

Bugün, beyazlığın hayalinden kurtulmak için şunu okudum:

Thirty-eight dishonest tricks which are commonly used in argument, with the methods of overcoming them

Sonra "oohhh" dedim...

6 Haziran 2007 Çarşamba

signal them with my lighter

Cuma günlerini sevmeye, ben de herkes gibi, ilkokuldayken başladım. Ancak, benimki, hafta sonu rahatlığına kavuşmak heyecanına eklenmiş Gırgır heyecanıydı. Daha sonra dergi değişti, Avni oldu. Oğuz Aral nur içinde yatsın. Yıllar sonra, "Aksi İhtiyar'ın" Cihangir Parkı'na heykeli dikildiğinde çok da mutlu olmuştum.
Cuma günleri, sabahçıysam, öğlen okul dönüşü; öğlenciysem, okula gitmeden önce sabah bakkala gider Gırgır alırdım. Eve gelir, heyecanla dergiyi yere koyar, başına uzanır okurdum. Ne mutluluktu o!
Çok çocuğun çizgi romanlardan aldığı hazzı, ben ilkokuldan önce tüketmiştim. Gırgır'ın, ertesi haftayı merakla bekleten garip öyküleriyle Galip Tekin'i; dimağımı gıdıklayan En Kahraman Rıdvan'ıyla Bülent Arabacıoğlu'su; en prensipli geri Muhlis Bey'iyle Latif Demirci'si ve Behiç Pek'i vardı... Rıdvan'ın uzayda geçen maceralarından birinde gördüğüm silahı Lego'larımla yapmış ve haftalarca evde sağa sola ateş etmiştim. Yıllar sonra, Muhlis Bey'in şekersizliğe bulduğu çözümden etkilenip, çayıma baklava şerbeti katmıştım.
Sonraları mizah dergileri, Gırgır ve Avni mayasıyla Hıbır, Limon gibi evrilerek çoğaldı ve keyif ve kimlik yoğunluğu azaldı.
Gırgır'ın başında, dirseklerimin üstünde geçirdiğim dakikaları şimdi hatırlatansa bir şarkı oldu:
Incubus'un Stellar'ı!
Galip Tekin'in öykülerinden birinde, bir çocuğun odasının altında bir yaratık yaşıyordu. Çocuk odasında yalnız kalmaktan hem korkuyordu; hem de yaratığa duyduğu merak sayesinde bu korkunun üstesinden gelebiliyordu. Hatta, odanın zeminindeki delikten iletişim kuruyorlardı. Çocuk ergenlik çağına geldiğinde, ilk cinsel deneyimini de bu yaratıkla yaşıyordu. Galip Tekin'in, uzaylılar tarafından kaçırılan ve üzerinde çeşitli denemeler yapılan insanlar hakkında anlattığı bir sürü hikayesi var zaten. Bunların hemen hepsini okumuş biri olarak; hayatımın çoğu evresinde, uzaylılarla yaşanacak deneyimler hakkında fantastik düşüncelerim olmuştur.
Hatta, bu dünyada tanıdığım karşı cins üyelerinin, benzer noktalarda tolere edilemeyen rahatsızlıklar verdiğini anladığımdan beri, dünya dışı karşı cinsleri daha da merak etmiyor değilim. Oturduğum evleri de, önünde veya çevresinde genişçe bir boş alanı olanlardan seçmemin de nedeni budur. Beyaz UFO'lu prensesim gelir bir gün elbet!

5 Haziran 2007 Salı

Parktaki Kaya

Bu özet kullanılabilir değil. Yayını görüntülemek için lütfen burayı tıklayın.

28 Mayıs 2007 Pazartesi

un diamant de place

Kendi işimizi kendi ekibimizle gördüğümüz zamanlardan bir gündü. Sanırım 1999'un son ayları veya 2000'in başlarıydı. Ayça ile Nepal'den döndükten sonraydı galiba.
Bir mesaiye daha yetişmek için servisteydik. Ataköy'den Ayça'yı aldık. Başka kimler olduğunu sordu abla. "Elmas var." dedim. "Yer Elması?" diye sordu... Nasıl da komik gelmişti. Çok gülmüştük. Elmas, neredeyse 2 metrelik bir hatun çünkü.
Yeşilköy'den Elmas'ı da alınca anlattım Ayça'nın incisini. O da kahkaha atmıştı. Güzel günlerdi. Bittiler lakin, yenilerine gereğinden fazla yer açmak için.

Yıllar sonra, Fransızca derslerimden birinde, "Pomme de terre"in ("pomme" elma, "terre" yer anlamına gelse de) yer elması değil de, patates anlamına geldiğini öğrenince, bu sebze beni bir kez daha güldürmüştü. Yoksa, güldüren Fransızlar mıydı?

Dün gece Murat'a gösterdiğim resimleden birinde, Rusya'daki bir elmas madeninin havadan alınmış görüntüsü vardı. Dünyanın göbek deliği gibi duruyordu. Murat bana "Elmasın hammadesi ne?" dedi. Güldüm, "Karbondan yapılır elmas." dedim.
Sonra, düşündüm. Elmas pazarının varolma nedeninin, kadınlara gereğinden fazla değer veren erkeklerin salaklığı olduğunu mırıldandım. Murat duymadı mırıltımı. Duysaydı bile, "Abi kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez..." derdi. Haklı olurdu biraz... Biraz...

Bugün, Bakırköy'de kuyumcularla dolu bir pasajdan geçerken, eski sevgilime almayı düşünüp vazgeçtiğim yüzüğü hatırladım.

------------------------------------------------

Salaklığımın sıradanlıkla perdelendiği bir alanda, yerde oturuyorum. Neden ayağa kalkmadığımı anlamaya dişleri terlese de güçleri yetmeyecek maden işçileri var etrafımda. "Shine on, you crazy diamond" dan da bihaber bu işçiler.

- "Crazy Diamond" ne?
- "Manyak yer elması" canım.

Bu işçilerin eline kalem veremezsiniz. Kazmayla yazmaya alışmışlar çünkü. Sözcükleri haznelerinden, beyinlerinden değil; medyaya ve sadece biribirlerine dokunan iletken algılarından gelir. Dolayısıyla ana dilleri yıpranmıştır.

Kazıp durdukları yerin derinliklerinde ne güzellikler olduğunu bilseler de; ulaşmaya korkarlar o nimetlere. Kazarken, zaten donlarına kadar sırılsıklam olurlar ama, cevhere dokunurlarsa kirleneceklerini sanırlar. Patronları öyle telkin etmiştir çünkü. Cevheri sadece patron değerlendirebilir. Masmavi başlayıp simsiyah bitirdikleri mesaileri boyunca, bir sürü yer elmasına denk gelirler. Yer elmaları, elmasların da, kazmaların da farkındadır. Konuşmazlar madencilerle. Konuşurlarsa nasıl tasnif edileceklerini bilirler çünkü. Yazamayan, iletişim meraklısı zavallı madencilerse cevhere doğru ilerlemek uğruna, beslenmekten feragat ederler. Oysa, yer elmaları çok besleyicidir.

Geçenlerde, madenden çıkan bir işçi, oturduğum yerde, omzumdan dürttü beni. Kulağımdaki kulaklıkları çıkarıp, dikkatimi kendisine yönelttim. Yüzüme bakıp bakıp şaşırdı. Yerin 7 (yedi) kat dibindeki cevhere kadar kazıp, dokunamamış olmanın huzursuzluğu ve sıcaktan çıkmış olmanın rahatlığıyla, şaşkınlığını gizlemedi. "Aaaa! Konuşan bir yer elması!" diye arkadaşlarına seslenmeye çalıştı. Arkadaşları pek oralı olmadı. O da kazmasıyla, yarım yamalak diliyle, toprağa, hemen yanıma yazdı şaşkınlığını. Doğru değil ama bana uyar.

Nasıl olsa müziğimi bölen ilk işçi değil. Son da olmayacak. Şaşırırken farketmeyi atladığı şey, benim şaşırmadığımdı. Çıktığı deliği düşüne düşüne yürüdü. Arkasından gelen işçi, yerdeki yazıyı adımlarıyla sildi. Biribirlerinin emeğine saygı duymayan yaratıklar bunlar. Bütün saygısızlıkları da, cevherden küçücük bir parçaya sahip olup emekliye ayrılmak için.
Doğaları böyle. Tıpkı, benim doğam gereği, her birinin farkına varmam gibi... Aramızdaki asıl fark, benim onların doğalarına saygı gösteriyor oluşum ve bunu bir erdem sayışım. Hiç bir değere sahip olmalarına yaramayan emekleriyle dalga geçmeyi seçemedim bir türlü.
Doğaları gereği bilemedikleri bir şey daha var: Oturduğum yerde gücümü kaybetmiyorum. Öteme berime yazmaya çalıştıkları şey beni rahatsız ederse; veya, kazmayla kafama vurmaya çalışırlarsa, kazmanın sapını gözlerine sokabilirim. İşçi de çok, yer elması da...

-----------------------------------------------------

Rock-im-Park'a 3 gün kaldı! Orda da binlerce yer elması olacak!

26 Mayıs 2007 Cumartesi

Ne menem

* Yaşam şeklimize, özgürlüğümüze karşı yapılanan tehlikeye karşı, milyonlarcamız yürüdük orada burada. Neden daha önce değil? Neden 2 sene önce yürümedik? Oturarak, e-posta göndererek, el yordamıyla ne yapmaya çalıştık?
Seçimden sonra ne olacak?
Yapılanmaya devam eden tehlikeyi yok mu edeceğiz? Herkes (yürüyenler ve yürüyenleri seyredenler) daha özgür ve aydınlık geleceğe mi kavuşacak?
Farkında olmaktan ve etkide bulunmaktan çekinmeyenler artmadıkça; bağımsız yaşamlar hep aynı tehdit altında olacak, kanımca.
Farkında olabilecek insanlar yetişmedikçe; birileri, en sert adımların sesleriyle fark ettirecek gibi geliyor bana.
Cem Yılmaz, ağabeyim olsaydı keşke. "Eğitim şart!" a takıldım ben yıllardır çünkü.

* "İyi bir müzik albümü, her seferinde aynı keyifle dinlenendir." diye okumuştum, bir zamanlar ve katılmıştım. O kadar şanslıyım ki, onlarca iyi albüme ulaştım. "İyi kadın" tanımı yapabilecek olan var mı?
Peki ya "İyi kitap"..?
Birinci tanımın yöntemi, sanırım sadece tanımladığı olguyla kullanılırsa işe yarıyor.
Arkadaşlarım, her görüşmemizde bana aynı tadı vermiyor ama bir kaç tane iyi arkadaşım var.
Ben de herkese hep aynı keyfi yaşatamam doğal olarak. Gelin görün ki, iyi bir adam olduğumu sanıyorum.

* Küçük bir ağaç verdim. Henüz yeni çiçeklenmişti. Aldı, taş döşemeye koydu. "Kökleri toprak ister bunun." dedim. "Sularım ben." dedi. Suladı da...
Su dallardan aşağı süzüldü durdu. Ormanım olduğu için, seyrettim; müdahele etmedim.
Sonunda, kayganlaşan sert zeminde tutunamayan ağaç, ilk rüzgarda üstüne devrildi. Bacağını kırdı tembelin. Şimdi bana bağırıyor, "Neden toprak vermedin?!" diye...
İnsaf be kardeşim. Bahçen var ya kocaman! Ben ormanda yatıyorum, kalkamam şimdi. Kendin git doktora.

* Rock-im-Park'a 5 gün kaldı! Ne yapacağım?

25 Mayıs 2007 Cuma

Yokuş aşağı

Söylediklerim uzun. Çünkü, çok az şey bilyorsun. Bildiklerinle yaptıkların, beni tatmin etmiyor. Ben, seni tanıyana kadar, yetersiz olduğumu sanırdım... Arabaya ihtiyacı olmadığını anlayan adam gibiyim şimdi.
Söylediklerimi hızlı söylüyorum. Çünkü, çok yavaşsın. Vakit az.

İsterdim ki, hiç sözcük kullanmadan ve eksiksiz bitirelim günleri. Arkasından gelen güne dair gülümsemeyle...

Uzun bir yokuştan aşağı kaymadan, hasar görmeden inmeye çalışıyoruz. Ben seni tutup, sağlam basmana yardım etmeye çalıştıkça; destek olmama izin vermek yerine, hızlanarak kaçıyorsun. Sanırım kaymanı ve yuvarlanmanı seyretmek zorunda kalacağım. Bir dahaki yokuşta nasıl olsa dibimden ayrılmazsın.
Pansuman ister misin?

--------------------------------------------

Sıkılan adam ve özü:

- Dün akşam kuleden dışarı baktığında göremediğin ışıklar, aslında yanıyordu.
Pencereyi temizlememişler. Bizden önceki ziyaretçiler kirletmiş camları. Ben, bir yandaki masanın hizasından bakınca anladım bunu.
O kadar mutlu ve umursamazdın ki o sırada, seni çağırmadım.
O kadar sıkılmıştım ki, seni beklemeden gidiverdim.
- Gittiğini sanıyorsun. Etrafına bir daha bak. Sen hala benlesin.
- Biz hiç beraber olmadık canım.

24 Mayıs 2007 Perşembe

Roger Waters bendeydi

Sabah. Ayılamadım. Gözlerim parmaklarımla dalga geçiyor.
Anlatacak o kadar çok hikayem var ki, şu saatte bile heyecanla koyuyorum elimi klavyeye.
Dağıtacak o kadar çok tohumum var ki, en çorak tepeye bile heyecanla koşuyorum.
Gel gör ki, mevsimler yok olmuş.

------------------------------------------------

Dayanamadım...
Kopyalıyorum:

Pink Floyd, Nobody Home:

I've got a little black book with my poems in
I've got a bag with a toothbrush and a comb in
When I'm a good dog they sometimes throw me a bone in
I got elastic bands keeping my shoes on
Got those swollen hand blues.
Got thirteen channels of shit on the T.V. to choose from
I've got electric light
And I've got second sight
I've got amazing powers of observation
And that is how I know
When I try to get through
On the telephone to you
There'll be nobody home
I've got the obligatory Hendrix perm
And I've got the inevitable pinhole burns
All down the front of my favourite satin shirt
I've got nicotine stains on my fingers
I've got a silver spoon on a chain
I've got a grand piano to prop up my mortal remains
I've got wild staring eyes
I've got a strong urge to fly
But I've got nowhere to fly to
Ooooh Babe when I pick up the phone
There's still nobody home
I've got a pair of Gohills boots
And I've got fading roots.

(dün akşamdan beri böyle hissediyorum.... yine geldi ne yapayım...?)

22 Mayıs 2007 Salı

kur, kuru, kurum, kuruma, kurumam

Altı sıkıcı günün sonunda, daha az sıkıcı günlerini yaşamak üzere, Hakan ana evinde!
Bugün Gayrettepe'den Bakırköy'e geldiğinde ben de anamın evinde uyuyordum. Karşılama komitesi olamadım, oluşturamadım. Neyse ki pedalizeydim. Hakan'ın evinin anahtarlarını havada yakalamaya çalışıp, topraktan söktüm. Hakan'ın evine gittim. Kapıda komşusuna biraz hesap verip, bolca selam ve iyi niyet aldım. Karlıyım değil mi?
Hakan'ın evinin içinde, sehpayı ele geçirmeye çalışan meyva suyu soyunu defettikten sonra; dizüstü tesisini ve gerekli eğlencelik diskleri alıp tekrar seleye atladım. Kulağımda ahenkli bangırtı, İstanbul Apartmanı'na doğru, ayaklarımla düzenlice kuvvet uygulayıp iş yaptım.
Hakan'la havadan sudan ve müzikten ve yaştan ve güzelliklerden ve dertlerden ve çocuklardan bahsettik. Yeri gelmişken söyleyeyim, Faith No More'un Evidence'ı üzerine az şarkı, klibinin üzerine az klip var kanaatindeyim.
Hakan'ın önümüzdeki iki hafta boyunca eksikliğini en çok hissedeceği şey internet bağlantısı sanırım. 2 km'lik bir kablo mu alsam arkadaşıma?
Ayrıca, benim de kullandığım "proton pompası inhibitörü" bir ilaç kullanacak olması, ironik geldi nedense...

---------------------------------------------------------

90'ların da 60'lar kadar içten olduğunu düşünüyorum.
Patlamaların daha renkli ama daha etkisiz olması, bu fikrimi değiştirmeli mi acaba?
Dert etmiyorum. Sesleri güzel çünkü... Tatmin edici!

---------------------------------------------------------
---------------------------------------------------------

Bahsettikçe heyecanlanırsın. Heyecanlandıkça, hakkında beraberce kafa yorabileceğin birini isteten türdendir. Kokusunu duyman için yakınında olmasına gerek yoktur. Şarap ve müzik ve deniz O'nla veya O'nun fikriyle okşar sadece gırtlağını, kulağını, dimağını, alnını... O yoksa, çiğdir bu nimetler.
Hastalığın farkındasındır. Yine de, bunun bir aşılanma mevsimi olduğunu telkin eder, kendini mutlu "eve dönüş"e hazırlarsın.
Binlerce şarkı vardır, senin gibi hastalar tarafından, O'nun gibi mikropları ve tedavi yöntemlerini anlatmak için yazılmış.
Sen bir casusa dönüşmüş, O'ysa senin tatlı çocuğun olmuştur.
En ürkütücü düşüncen çok basittir: "Yine mi?"
Her gün görmen, ilişkinin sıcaklığı, mesafe, hediyelerin, dudaklarının tadı, uzakta veya yakında hep aynı güzellikte olan sesi, hayatının renkleri, kelimeler ve kıyafetsiz kalmanız; "yine mi?" ye en güzel cevapları verir, senin artık düzgün çalışmayan zihnin yerine. Daha güçlüdür, daha rasyoneldir mutluluk. Aldanan yoktur.
Şarkılar artık gerçeği anlatıyordur. Anlam bulacak çok şey vardır etrafta, her yerden vıcık vıcık anlam akıyordur üzerine. Şerbet gibi... Şeker bataklığında uyursun her gece; çiçeğinin polenleri burnuna ve gırtlağına kaçınca uyanırsın her sabaha karşı. Bu ne zengin dünyadır. Sen ne zenginsindir.
Tek duyduğun daha da güzelleşmiş şarkılar ve çocuğun ilham rüzgarı sesiyken; bir sabah polenler azalır ve öğlene doğru uyandığında, önce yavaşça kapanan kapının sesini, sonra daha da yavaşça çevrilen anahtarın şıkırtısını, en son da merdivenlerden aşağı inenin adımlarını duyarsın. Öğlen sıcağında, apartmanın girişine ve çıkışına gelir adımlar. Duyamazsın artık.
O, müziği kısmıştır ve giyinmiştir kat kat. Senin gömleğini giymemiştir lakin.
Müziği kısmıştır O. Çocuk daha da uyusun diye. Casus, apartmandan uzaklaşırken, yeni çocuk O'nun hayatının renklerinden biri olduğunu anlayıp, gölge arar kendine, gömlekten ziyade. Artık, sen gölgedeki belirsiz renksindir. Yeni casus, apartmanın önüne dayar kamyonu. Gömleğini tabana serer eski çocuk, yeni anne.
Sen aparmandan çıkarılırken güneşte yanarsın. Casus ve annesi gazlarlar.
İlham rüzgarı tekrar eser sonra. "Yine mi?" dersin, yine. Mavi saçlara küllerin bulaşır.
Akşam, tek suda gidersin giderden... Küllerin şarap içemez ve duyamaz ama, denizle bir olurlar. Onlar'la yüzersin. Balık dudaklarından dinlersin dersinin özetini. Gündüzleri masmavi, geceleri kapkara bir okulun öğrencisi...

En doğrusunu, anomaliyi farkedenlerin yaptığını anlamak, küllerine nasip olur.
90'ların tam ortasında düşündüğün gibi... O, farkındadır artık. Sen de kurusundur. "Eve dönüş"ün yoktur. Çalkantıda sürüklenmeye alışman vardır.

17 Mayıs 2007 Perşembe

IŞIN

Dün gece Hakan'ın kafası çok güzeldi... Yasal ve emniyetli şekilde hafifletildi kardeşim.
Çünkü dün, Hakan'ın karnı kötüydü.
Hastanede gerekli girişimler yapıldı ve Hakan'ın sorunu giderildi.
Dün gece, ilacın etkisindeki Hakan'la yaptığımız konuşmaların çoğu unutuldu bile.
Acıların da unutulması kısa sürecek!
Bir insanın sindirim sisteminin çalışmasının sonuçları bu kadar ilgiyle beklenebilirmiş demek ki...
Detay isteyen benle veya Hakan'la irtibata geçsin lütfen.

-----------------------------------------------------

Az önce VH1'da Stevie Ray Vaughan'ın yorumldığı Little Wing'in klibini izledim.
Klip sırasında, pizzadan bumerang yapılabileceğini öğrendim. Sonra, anlamsızlaştı herşey yine. Stevie Ray Vaughan da yoktu, Little Wing'i yaratan Jimi Hendrix de... Televizyonum kapalıyken Little Wing de yoktu. Algılayanın varlığı, algılananların umurunda değilse; algılayan da bu umursamazlığı gereğinden fazla umursuyorsa, aşınma kaçınılmaz değil midir?
Comfortably Numb, buna da değinmez mi?
Çöle dönülmez mi? (çay içmeye değil!)

Gitarına Lucille adını veren adam haklı. Stevie Ray Vaughan da haklıydı.
İstedikleri gibi okşadıkları, parmakladıkları, yerden yere vurdukları, inim inim inlettikleri, yüzlerini şekilden şekile sokmasına izin verdikleri, boyunlarına astıkları, üzerine titredikleri, kendilerine özel olana dek değiştirdikleri, yanlarından ayıramadıkları, öptükleri, sırtlarına ve kucaklarına aldıkları, yaktıkları, duygularını paylaştıkları bu şey, karşılık olarak sadece güzellik vermeye ve sadık ve güvenilir kalmaya, nasıl kulanılacağını öğrendiklerinde başlamıştı. O zamana kadar dökülen emekleri ölçmek mümkün müdür?

Klipte arada bir duyulan ses "O"nu gördüğü, tanıdığı ve sevdiği anı anlattı. Bir Stratocaster'dan "O benim ilk karımdı" diye bahsetti sözünün sonunda.
Bir adamın bir alete bu yakınlığı duyabilmesini yadırgayanlar için; müziğin, duygusal çıkıntıların şekillendirilme yöntemlerinden biri olduğunu söylemem de gereksiz olacaktır. Yadırgama komitesi, gitarla cinsel ilişki detayına takılacaktır muhtemelen. Takılsın ve kalsın orda. Elektrik çarpsın penasını...

Sonra, yukarıdan gözüken siyah beyaz tarlalar yeşile dönüştü. Gök gerçek mavi, bulutlar beyaz oldu. Konuşurken sesi korkunç olan, beyaz kıyafetli ve ak kalpli siyah adamın yumuşak ve umutlandırıcı şarkısı başladı. Dünyanın güzelliğinden bahseden bu adam da yok artık. Dünya da renklerin güzelleştirmeye yetmeyeceği kadar çirkin. Güzellikler bilinç sahibi ve kötü niyetli veya uzak.

Dünyaya çarpacak bir asteroid olmadan da durumyeterince vahim. Şimdiden, gidecek daha iyi bir yer gerek ama kalacak yer yok. Yollar da müziksiz çekilmiyor. Işınlanmaktansa, ben, korkuyorum.

12 Mayıs 2007 Cumartesi

Taşdevrinin Kraliçeleri

İşte bu, gördüğünüz anda tepeden tırnağa titreyip hayran olmanız gereken bir görüntü! İşte bu, olmak istediğiniz olmalı! Bu işte! Bu! Başka değil...
Siz, kendinizi fark edemeyecek kadar aptalsınız ne yazık ki...

İnsanlara attığınızı sandığınız yumruklar sadece sizin dev aynalarınızda işe yarar. "Taksi Şoförü"nde, Robert De Niro'nun karakterinden iki adım geridesiniz. Bu adımların sağ ayakla atılanı, sizin hiç yaşayamayacağınız dürüst, içten, sevgili ilgidir. Sol ayakla atılan ikinci adım ise, cesarettir ki, bundan da nasibinizi alacağınız yok! Derinliğiniz aynı hemen hemen... Kızkumu misali, değişse bile hep açık renk!

Oturup seyretmenin ve gördüklerini işlemenin yararını kullanmamışsınız ki... Siz, güzellikleri tutmaya çalışırken onları kıracak kadar kalınsınız ne yazık ki...

Dünyanın herşeye sahip olduğunu anladığınız andan itibaren, kendinizi bir yerlerde eksik hissediyor gibisiniz. Orası neresi bilmiyorsunuz. Arayıp durdukça yoruluyor ve sinirleniyorsunuz. Nerede durmalısınız acaba? Durmasanız olmaz mı? Hareket mi daha farkedilir kılar sizi, sabitlik mi? Of, bu hayat neden bu kadar nankör?! O zaman kahpe hayata tokat atın. Hayatın neresine geldiğine bakmayın sakın! O size acımadı çünkü... Siz, öleceğinizi bilemeyecek kadar seyrek oksijen soluyorsunuz ne yazık ki...

Söyledikleriniz kafanızın içinde sivrildikçe, diğerlerine saplandığını sanıyorsunuz. Oysa, her saniyeniz beyin kanamalarınıza pansumanla geçiyor. İnin aşağı! Kürsü değil o! Sahnede değilsiniz. Korkmayın, sizi kucaklayacak birileri bulunur aşağıda. Sattığınız biletlerin karşılığında sıkılanların konuştukları, sizi, sizin sözlerinizden daha çok etkiler. Unutursunuz bu gerçeği... Balık çok değil mi?

Korkmayın; insanların sizi parçalamaktan, ayıplamaktan, emmekten, anlamaya çalışmaktan daha önemli işleri var. Uğraşmayın; zorla kimseye giremezsiniz. Kaçmayın; ölmedikçe kendinizden çıkamazsınız. Siz, kendi aklınızdaki ve ağzınızdaki kapıları açmak için, kendi fikirlerinizi ve sözlerinizi denemeye korkan çağlalarsınız. Çağlayamazsınız lakin!

Hak vermekten bitap düştükçe, diğerlerinin yorgunluklarına benzetirsiniz kendinizinkini. Dinlenmeye ihtiyacınız vardır tabii ki. Sizi dinleyen olsa dinleneceksiniz... Dinletmek için kendinizi, dinlencelerden ödün verir ve verdirtirsiniz. Size emek değil, yemek verilmiştir de; ondan bilmezsiniz yorgunluğu...

İnsanların nedenleri değil, sizin nedenleriniz baskındır. Dolayısıyla, sonuçlar sizcedir.
Dininiz yoktur. Farklı ve rasyonel olmalısınızdır. Karşı çıkarken klişeleri her yere saçarsınız. Yeterince birikince de üstüne çıkar, bağırmaya devam edersiniz aptallıklar hakkında. Klişeler o kadar şeffaftır ki, yığın bile olsalar altlarını gösterirler. İlk gören de dağıtır onları. Altınızda bir şey kalmayınca, inersiniz koyunların yanına. Çoban olarak değil. Tilki olarak da değil. Nesiniz şimdi? Sorun benliğinizin başladığı andan beri bu değil mi zaten? Nesiniz? Ne?
Siz, bir görüntüsünüz. Hayran olunacak bir görüntü. Işığın yansıdığı cisim değilsiniz. Yansıyan ışıksınız. Cisminiz hep görenlerle meşgul olduğu için, kendisine bakamaz. Bu yüzden de zamanla çirkinleşecek, hayran olunmayası olacaksınız. Bakımsızlar takımına ait olduğunuzu anlamanız çok zor. Anlasanız bile, can yoldaşınız inkar, size yardım etmeye hazır olduğunu fısıldayacak yine...

Bakmayın siz bize... Biz değersiz organizmalarız. Ayaklarımız mı daha kötü kokar, ağızlarımız mı biz bile bilmiyoruz... Sevenimiz de yoktur bizim. Siz anlarsınız, hayran olunasılar olarak, ne kadar şevkate muhtaç olduğumuzu. Acımak yoktur! Şevkat vardır. İlgi vardır. Sevgi yoktur. Paylaşmak yoktur. Almak vardır. Vermek vardır. Vermezsiniz lakin. Alabildiğiniz kadar alırsınız.

Size acırlar, haberiniz yok. Aldıklarınız eskidir.
Aynı anda hayran olunası ve acınası olmak nedir bilmezsiniz.

Bir kadeh rakıyla veya bir parça otla, yüklü bir banka hesabıyla, pahalı bir arabayla, sık uçak yolculuklarıyla mükemmel olursunuz. "Yükselme"yi böyle tanıtmışlardır size çünkü. Düşmeyi tanımaktan korkarsınız. Yükseldiğinizde gördüklerinizin, herkesin görüş alanından daha genişe yayıldığını hissederek; seyrek hava orgazmı yaşarsınız. Halbuki, çişiniz gelmiştir sadece! Siz, ayıkken tuvalete gidip, kendinizden iğrenmekten korkarsınız. Uykulu, sürünürsünüz aynanın seviyesinin altında, klozete doğru. Mükemmelliğinizin böbrekleri ve bağırsakları deliklere bağlı değildir çünkü. Üre ve metan gazı sizin vücudunuzda oluşmaz. Burnunuzda havanın tozu birikmez. Yüksekte herşey temizdir çünkü.

Siz, yürüyen kadavralar, ilk kesiği yediğiniz ana kadar rol aldığınız bir kabaredesiniz ve ben kabare sevmem!

aahh

Giderken, dünyaya veda etmeye değmesini isterdim. Geldiğimizde, "merhaba" dememize yarayacak bir bilince sahip olamıyoruz ne yazık ki / neyse ki...
Kaygımın özü, karşılayanlarla veya yolcu edenlerle ilgili değil. Anamızın şeyinden çıktığımız andan çok önce başlıyor bizim için yapılan hazırlıklar. Çoğu zaman da, sevgiyle ısıtılmış bir heyecanla yapılıyorlar.

Baymasın şimdi kimseyi bu plasenta?

Geçelim parmaklar!

Haydi gel buraya sevgili çocuk... Yak bir tane...
Sevecekler seni...

Karpuz, peynir, rakı, müzik, öpücük! Özledim!

30 Nisan 2007 Pazartesi

kazan gibi

Yazdıkça birilerini değiştirmek, eğitmek niyetinde değilim. Bu tuşlara böyle dokunmamın tek nedeni, boynumun güçsüzlüğü... Burası benim oyun alanım. Ağzımı, elimi sildiğim peçetem...
İçinde debelendiğim topluluğun, onlarca yıldır geliştiremediği özelliklerin yeni sonuçları nedeniyle; son aylarda ümitsizlik ve tepkisellik arasında düzenli seferlerle ağrıyan kafam, dünden beri daha da ağır. Acımasız olma gereğiyle karşılaştım çünkü! Nefsimi müdafaa etmek zorunda kalacağımdan artık şüphem yok. Bu da kolayca kabul edilebilecek bir bulgu değil. Dünya nüfusunun çoğunluğunun bu şartlarla benden daha küçük yaşlarda karşılaştığını düşününce, 30 yılımın rahatlığına şükrediyorum yine de...
Kuramsal önermeler, nesnel tespitler, benden kat be kat yetkinler tarafından yapılsa da; içlerinde işe gerçekten yarayacağını düşündüğüm hiç yöntem yok. Ya yine fazla detaycı ve garantici düşünüyorum, ya da yeterince detaylı düşünüyorum ve ümidimi kaybetmekte haklıyım.
Geleceğin büyük günleri beni ne kadar sarsacak diye merak ediyorum, doğal olarak.
Tepkilerimi ne kadar akıllıca şekillendirebileceğim acaba? Kimin, ne kadar faydasına olacak eylemlerim? Olacaklar mı?

---------------------------------------------------------

devam edecem

---------------------------------------------------------

Sıkıldım, vazgeçtim.

---------------------------------------------------------

Rock Am Ring fazla düzensiz ve betonlu geldi, Rock Im Park'a meyilliyim.

21 Nisan 2007 Cumartesi

Bu dünya olmamış daha...

Sabit bir ruh hali ihtiyacındayım.

İçinde olmaktan memnuniyet duymaya zorlandığım toplumun şiddete yatkın, eğitimsiz ve dünyadan bihaber üyelerinin, üzerimdeki bilinçsiz, kollektif etkisini, lehime çevirmeye çalışmaktan yoruldum.

Önemsediklerimin (şişe, köpek, insan, şarkı, resim...) aslında benden hızla uzaklaşmak eğiliminde olduklarını görüp, her defasında aynı hüsranla uğraşmaktan da bıktım. Az önce en sevdiğim şişelerden bir tane daha kırdım. Kırılmış ama dağılmamış şişeyi, çöp kutusuna koyarken önce Jenna'yı, sonra da Eskişehir mutfağını özledim. Hoş değil. Hele bu yaşta, hiç hoş değil...

Olumlu düşünemediğim zamanlarda; inanmaya inanmaya, sadece kendimi ayakta tutmak için, yalan gülümsemeler seçmekten; aptal "Herşey yoluna girecek" tavrını takınmaktan hayır görmüyorum artık. Ne yolu? Hangi yol? Ben görmüyorsam şu insan halimle; yolu, o olgular, hatta olaylar nasıl görecek? Soyut onlar!

Buraya yazamadığım şeyleri içimde tuttukça, geğiriyorum. Nelere gark oluyorum, bir bilseniz...

Düzensizlikten faydalanabilecek kadar zengin değilim. İntizama düşkün bir karakterim varken, böyle bir faydayı, zaten, parayla bile zor elde ederdim. Arkama yaslanabilmek, insana gülümseyebilmek, radyasyonsuz ekranımda konserler ve komediler seyredip rahatlamak istiyorum.

Sanıyorum, havalimanında değil de evde geçirdiğim şu yarım saat ve ona sığdırdığım hayaller, beni hakiki olumluluğa yönlendirdi.

Annemden ıspanak istemiştim. Yapmış.

Şarkı söyleyerek gideyim, ziyeret edeyim, yutayım.

Okuduğunuz için sağolun.

Aşağıdaki içimden geldi.


18 Nisan 2007 Çarşamba

amip

Söylenecek her söz söylenmiş; çoğunun üstüne güzel sesler bile örtülmüş.
Söyleyenler yeterince alkışlanmış...
Bu kadar geç kalmışım işte!
Beni bile, bana, benim anlatacağımdan daha iyi anlatmışlar.
Bu kadar sıradanım işte!
Kenarda değilim; sağda, solda, ortadayım.
Aradayım, üstteyim, alttayım!
Böylesine belirsizim işte!
Önde veya yüksekte değilim ama...
Bu kadarının da farkındayım canım!

Rejected by Mr.Robson

Ortaokuldaydım sanırım. Hangi sınıf olduğunu bir türlü hatırlayamıyorum şimdi. Bay Bruce Robson derslerimize girmeye başlamıştı. Orta 2? Belki...
İlk derslerinden birinde, benim de devamsızlık yaptığım bir gün, bir ödev vermiş. Sabah sınıfa girdiğimde, millet canını kurtarma telaşındaydı sanki. En umursamaz, en sorumsuz insanlar bile, birilerine "essay" hakkında sorular soruyordu. Ben de ilgili, sorumluluk sahibi ama kesinlikle inek olmayanlardan birine gidip "ne ki bu?" dedim. Orda öğrendim ki, Mr.Robson fena halde ciddi bir öğretmenmiş ve şu anda kesinlikle hatırlayamayacağım bir konu üzerinde düşünüp bir "essay" yazmamızı istemiş. "Essay" nasıl yazılır ki? Tarzı olur mu? 3 senedir İngilizce öğrenmeye çalışan ergen erkek, İngilizce düşünebilir mi ki?
Denedim.
10 - 12 cümlelik bir yazı yazdım. Sandım ki "Essay" yazdım.

Ders başladı.
Bay Robson kağıtları nasıl topladı, hiç hatırlamıyorum. Çok net hatırladığım şey, masasının yanında ayakta durmuş, kağıdım hakkında yapacağı yorumu beklediğimdi. Çok rahattım. Görevimi yapmıştım. İçeriğin O'nun istediği gibi olması, veya İngilizce'yi başarılı bir şekilde kullanmış olmak gibi bir derdim yoktu. "Essay"in özünü öğrenebilecek miydim?
Yüzüme bakmadı. Kağıda 2 saniye baktı, belki de 3 saniye...
Kırmızı kalemle kağıdın tepesine "rejected" yazdı ve bana geri uzattı.
Ne demekti bu? "Reject" ne demekti? Ne yaptığımı bilmiyordum ki, nasıl karşılandığını nasıl anlayacaktım? Hele, anlamını bilmediğim bir sözcükle damgalandıktan ve bana geri uzatıldıktan sonra, ne hissedebilirdim? Başımı eğmedim ama gözlerim biraz kısıldı sanırım. Bütün sınıf, "takma kafana, geçer" dercesine bana bakıyordu. Nasıl bozulduysam...
Sırama geçince yakındaki birine "bu ne demek?" diye sordum. "reddedildi" cevabını aldım.
Bu ilk reddedilişimdi. Kağıt dertop olup gırtlağıma mı takıldı, kenarıyla boynumu kesip kafamı gövdemden mi ayırdı bilmiyorum. Omurgam eğildi biraz.
Sonra Bruce Ağa tahtaya geçip, "essay" in taşıması gereken özellikleri anlattı. Dinledim, anladım; sonra da yorumladım kendi kendime.
Ertesi haftaya bir "essay" ödevi daha verdi.
Tam bir Türk erkeği olacaktım, reddedilmenin verdiği azimle ve kabul edilme iştahıyla oturdum uzun bir yazı yazdım. Aklımdaki, kitaplardaki, sözlüklerdeki tüm İngilizce'yi kullanmaya meylettim. Beğenilecekti bu seferki!
Çok da içten yazdım. Dürüstçe, olduğum gibi...
Yine aynı kırmızı kalemden damladı kanım kağıdımın üstüne, düzenle. "Chat!" yazıyordu bu sefer. Ne? "Chat!" O ne? Bu işte! Pekiyi!
Bu sefer reddedilmemiş aşağılanmıştım. Ciddiye alınmamıştım.
Bu da ilkti.

Sanırım o zamandan beri evimde kırmızı kalem yok.

10 seneden fazla geçti ve Bruce Robson'la bir kere, Amsterdam'dan aynı uçakla İstanbul'a uçtuk. Schiphol'de kapıda, kendisini tekerlekli sandalyede gördüm. Üzüldüm. Yanına gidip kendimi tanıttım. Beni ne kadar etkilediğini anlattım. Teşekkür etti ama, içten değildi.

Aylar sonra, benim havalimanında çalıştığım bir gün, oğlu İstanbul'dan uğurluyordu kendisini. Oğlu Türkçe konuşuyordu. Öğretmenim olduğunu ve tüm öğrencileri üzerinde büyük etkisi olduğunu söyledim oğluna. O da teşekkür etti. Nedenini bilmiyorum. İçtendi. Yapabileceğim ne kadar jest varsa yaptım Bruce Ağa'ya. En ufak bir çekince hissetmeden, biraz da İngiliz aksanıyla süsleyerek sundum İngilizcemi.
Beni, yaşamı kabul etmeye hazırlayanlardan biri olan bu duygusuz gözüken adama teşekkür ettim.

Bunlar çok zaman önce oldu.

Etkileri her gün hissedilir.

Reddedilmek, boş konuşmalar, anlamsızlıklar; hepsi, az pişmiş hayatımın ince hamuru...

17 Nisan 2007 Salı

Kavuşak

Bisikletimle hızlanıp hızlanıp, aniden durmak zorunda kaldığım durumları seviyorum. Tıpkı, görüp hemen tanışmak; tanışıp hemen tanımak; tanıyıp hemen sevmek; sevip hemen sevişmek istenen biri gibi görüyorum bu aralar bisikletimi ve onla yaptığım gezileri. Benim dokunmadığım zamanlarda, bana yaşattığı şeyler nedeniyle kaynağı olduğu heyecanım meşgul ediyor onu. Ya da, böyle düşünmek beni avutuyor ve bu avuntunun farkında olup, sıkıcı gerçeğe dönmek istemiyorum.

Tıpkı, "Deep Kick" çalarken, son sürat indiğim itfaiye yokuşunun ortalarında, bir de pedallara asılmam ve yokuşun sonundaki kavşakta, benim umduğum ışıkların yanmaması yüzünden durmak zorunda kalmam gibi; beğenilerimin yolunda, seçimlerimin sonunda ihtimallerin kesiştiği bir kavşakta, devam etmek yerine; tek parça kalmak istiyorsam, çabucak durmam ve yön değiştirmem gerekebileceğini bile bile; gönül aşağı, kalbimin kapakçıklarını en büyük vitese almak ve an geldiğinde gözlerimi var gücümle sıkıp fren yapabilmek, dahası kaymadan durabilmek, güven hissetiriyor. Kontrolün her yol şartında elimde olduğunu hissetmek, benim için yeni.

Yıllar önce (80'lerin ortaları), her hafta aksatmadan, cuma günleri aldığım Gırgır 'da bir karikatür görmüştüm. Çizerini de hatırlayacağım ama... Emin olmadan zikretmeyeyim şimdi...
O zamanlar halkın çoğunluğu tarafından "entel" olarak adlandırılan ve hatta "entel, dantel" diye ballandırılan kesimden, veya özde gerçekten entellektüel olanların dışında, görüntüde elitleşme hevesinde olanlardan birinin, yediği feci dayağa verdiği "Oh! Oh! Birikimlerim artıyor, ne güzel! Vur! Oh!" tepkisiyle güldüren bir karikatürdü. Gerçi, entellektüel veya aydın sıfatlarını, şimdi kaç kişinin kullandığı ve "entel, dantel" alaycılığının ne kadar yok olduğu (haketti mi) çok şüpheli ama; o zamanlarda belirgin bir "entel" görüntüsü ve bazı sözleri vardı. "Olgu", "olay", "birikim", "tepkisel", "sorunsal" gibi sözcükler özellikle ve sıkça seçilirdi ki, entellektüel birikim olgusu, olayların içindeki sorunsallara tepkisel bir biçimsellikte sunulabilsin. (Ben de şaşırdım son tümceselime...) Sonradan "iştesel", "kamusel" falan da espriselleşti doğalsal olarak...
Genellikle yeşil veya toprak rengi parka veya kaban üstüne, tek omuza asılı çantalarıyl; ama o çantanın içine koymak yerine, diğer kollarının altında taşıdıkları kalın kitaplarla bu "entel"lektüseller kendilerini hemen belli ederlerdi.
Sanırım çizer de bu "birikim" takıntılarına takılmış olacak ki; "eh be kardeşim, böyle bir duruma bile, birikim adına uygarca yaklaşırsınız siz herhalde..." dercesine çizmişti.

Ben de az önce, edindiğim kontrol kabiliyetinden bahsederken, "Zaten babanın adı Gepetto değilse, kaçınılmaz olarak tecrübe edineceksin... neye seviniyorsun su samuru?" diye kendimle dalga geçtim.

Beklemiyormuşum demek ki... Bundan sonra da, tecrübeler sonucu edindiğim yetilere şaşırmamama sevinirim. Var bir yavaşlık bende; biliyorum. Olsun.

Bisikletimi en çok bana benzediği ve ona yakıştığım için seviyorum.

"Beyaz Bisiklet" diye bir film vardı. O da galiba 80'lerdeki entellektüel sanatsal çalışmalardan biriydi... Keyif vermiş miydi bana? Kaş'ta geçiyordu galiba... İnceleyeyim.

Marjinal bulanlar olabilir ama, ayrıca, karşıdan gelen arabaların üzerine hafifçe yönelip, onların şerit değiştirmesini sağlamak da hoşuma gidiyor. Gerekli mesafeyi koruduğum sürece, kendimi de kaldırıma atabilecek kadar açılmak yetiyor. Araba şerit değiştirip önümü boşaltınca, iç rahatlığıyla, tekrar kaldırıma yaklaşıyorum. Sıkışma tehlikesini de böylece yok ediyorum.

Amsterdam'daki rahatlık yok burada. Hiç bir konuda...

Bir kere de bisikletimle gitsem oraya...

---------------------------------------------

Bugün anneme gitmeden önce Bakırköy'deki TCDD lokaline (Kemal Abi) uğradım. Çantamdaki Rolling Stone'u çıkardım. Çayımı yudumlarken sayfaları çeviriyordum. Hayranı olduğum Norah Jones'un röportajında çevirmeyi kestim. Okudum. Kendisini bu kadar beğenmekte ne kadar haklı olduğumu gördüm. Erkek arkadaşı Lee, Jones'un müzik grubunda bas gitar çalıyor. Aynı zamanda beraber yaşıyorlar ve beraber müzik yapıyorlar. "Ne kadar yararlı bir ilişki!" diye üçümüz adına da sevinirken; "Herşeyi beraber yapıyorsunuz değil mi? Ayrılmaz bir ikili misiniz?" gibi aptalca bir soruya verdiği "Biz ikimiz, aynı kişiyiz!" cevabıyla bana hayranlığımı devam ettirme gücü ve nedeni verdi! Bir ara kendisine ve Lee'ye teşekkür edeyim. Teşekkür etmeye de bisikletimle gideyim hatta...

---------------------------------------------

Hakan, yukardakiler yüzünden benle dalga geçersen; gelip o gıcır kucaküstünü burnuna sokarım canım kardeşim.

Duvarsız odadan kaçış

Hey sen! Dışardaki!
Gel buraya! Kıs sesini önce. Kendi sesini kıs!
Kafanı eğmene gerek yok. Çünkü, orada asılı bir at nalı yok.

Merak etme, kısa sürecek. Saate bak. Kolundaki gerçek, duvardaki ise yalan.

Karşıdaki pembe koltuğa otur. Ayaklarını birbirine bitiştir. Sakın açma! Ne ayaklarını, ne de ağzını... Pişman olmak için de erken ayrıca!

Algıladığın gereksiz şeylerden ve sığ kaygılarından kurtaralım önce seni:
Aşağıda bıraktığın araban artık başkasına ait! Torpido gözündekileri de kaybetmek seni buradan mahrum bırakır diye düşündük. Şu anda oturduğun koltuğun altında, açmaya çalıştığın ayaklarının arkasındaki pembe çantadalar. Bagajda sadece çöp bulduk.

Sus! Biliyorum, "onlar çöp değil!" Sus! Dinle...
Burda yeterince değişirsen, arabaya ihtiyacın olmadığını; ulaşım için çok daha güvenli araçlar kullanabilecek yetkinlikte olduğunu anlayacaksın. Kendin için çalıştır organlarını şimdi. Sakince...

Ne demiş atalarınız, "öfkeyle kalkan, zararla oturur", değil mi?

Dinliyor musun? Anlıyor musun?

Güzel. Şimdi, yanılgılarını düzeltelim...

----------------------------------------------

Pire! Takıl şunun peşine. Sınır tanımadan zıplamasın uçaklara!
Kuruka! Sen de koluma ve dilime masaj yap lütfen. 22 dakikadır herifin kulağından düşmemek için uğraşıyorum. Yorulmuşum. Sana nasıl baktı, gördün mü?

-----------------------------------------------

Sevdin demek burayı; tekrar geldiğine ve rahat gözüktüğüne göre...
Üzgünüm, Kuruka sana cevap veremez. İzole oldu O. Sen ettin.

Güle güle!

16 Nisan 2007 Pazartesi

kaleye atılan toplar kaale alınası mı?

Bu sabah suratım asıktı, çünkü 14 saattir sırtım kasık.
Kasıklar siper.
Gümüş kaşıklar süper!

Göbekte göğüs göğüse çarpışıyor kalbin ve penisin silahlı kuvvetleri!

Penis, kalbin menzilinden çıkmayı öğrendiği için; ağıtlar düzülmüyor artık dizlerde. Uzaktan, uzun menzilli ama güdümsüz silahlarla vuruyor göğüsteki kaleyi ve eski medeniyetin müttefikleri olan gözleri ve kulakları. Kontrolü ele alma mücadelesi hiç bu kadar belirgin çatışmalara neden olmamıştı.
Bu beyin beyin takımı, takımı ele alıp; tehlikenin kalpten uzakta kalmasını başarmıştı genelde. Elde kalan savaş atıklarından bıktı artık.

Göbeğin ve dahi sırtın, bu savaşta bunca zarar görmesi, hep bir avuç avuç için. Sıcak bir avuçla kastedileni, iki taraf da farklı değerlendirme ihtirasında olsa da, kaynak aynı. Kaynağın değeri ise ne kadar izafi... Anlamayan, güçlü karar organları!

Beyin takımı da takmıyor artık beyi, beyin koalisyon takıntısını. Beye müktedir beyin lazım. Beyin avcunu ısıtmak lazım.

Neyse ki, kalp, penise giden tüm hammadde akışını kesmeyi istese de; böyle bir kısıtlama nedeniyle çıkacak bir vücut savaşından çekiniyor.

10 Nisan 2007 Salı

rock am ring mi, roskilde mi, ikisi de mi?

Aman Allah! Bu ne yaman karar anı böyle!

Rock Am Ring'de Velvet Revolver var, Machine Head var, Type O Negative var, Wolfmother var, Arctic Monkeys var, Smashing Pumpkins var, Slayer var, Megadeth (kıçıma benzedi gerçi artık) var... var oğlu var!
Roskilde'de de Red Hot Chili Peppers, uçsuz bucaksız çayır çimen var!

Anlaşıldı! İkisi de!

Saçlarımı özledim şimdi bak!

Yürrüüü beee!!!

9 Nisan 2007 Pazartesi

tek kişilik denizaltı ve roka gibi denizatı

Bugün çok yorucu geçti. İşim hırpaladı beni.
Eve geldiğimde çok susamıştım. Ofiste yediğim fast-food ürünü yüzünden sanırım. Bir bardak suyu, müzik (kanatlı taşıtım) eşliğinde içerken hissettiğim rahatlığa, dün geceden beri ihtiyacım olduğunu anladım.

Sonra, son zamanlarda yakın arkadaşlarımın "sen fena kaptırdın bu Incubus'a..." diye takılmalarının nedeni olanlardan birine baktım.
MP3 listesinde sırası gelen şarkı, "Love Hurts" idi. Sözlerini okudum.
"One man submarine" metaforuna takıldım. O anda, geçen hafta yazdığım Trieste geldi aklıma.
İşte, bu benzerlik nedeniyle arkadaşlarımın tepkisini çekecek kadar kapıldım bu heriflerin müziğine.
Yıllardır dinlediklerim içinde, çok daha yetkin ve başarılı müzisyenler tabii ki var; çok daha etkileyici şarkılar, albümler dinledim elbet. Beni daha uzaklara ve hiç bilmediğim yerlere taşıyanlar da oldu.
Incubus'un farkı, benim en çok keyif aldığım metaforları, anlatım tekniklerini, benim tarzımda ama benden daha ustaca kullanan birine (Brandon Boyd) ilk kez rastlamamın, kendi üzerimdeki etkisindendir. Sayesinde, kendi mahallemde, son sürat ve en emniyetli şekilde; her seferinde son teknolojiyle güncellenmiş, yenilenmiş bir araçla dolaşıyorum.

Yüzeyde kalan sarı (Yellow Submarine) güzelliklerden Eva Herzigova emekli oldu!

Bir de, çok değil ama, müzik yapamıyor olmaktan şikayetçiyim. Merak edenlere...

8 Nisan 2007 Pazar

Aynayı tamir edecektim

Çok içtim yine... Kafamı omuzlarımın arasında taşıyorum, üstünde değil. Çok uzakta içtim yine... Adımlarımı ellerimle atıyorum, bacaklarımla değil. Çok para harcadım yine... Evdeki para ağacını iyi ki dikmişim.
Yolumu bulmam zor bu kafayla. Kapıyı, elimde adımlarımla açamam. Omuzlarım da kafamla dolu. Göt üstü gireceğim yine eve.
Bakamadan, göremeden; karıncaları bile inciterek çıktım bunca katı.
İşte kapımın önündeyim.
Kanlı kesiğin üstüne, boynuma sabitlemeden bıraktığım kafamı, kapının vizöründen içeri bakabileceğim şekilde koyabilmeliyim. Sıcak ve kanla ıslanmış et bir süre yerinde tutar. Kapının önünde, adım atmama gerek yokmuş ama denge için ellerimi oynatacağım sanırım. Yoksa kafam düşecek. Kirli saçla temiz yastığa yatılmaz.

Ters koy da, kıçınla kapıya vurabilesin.

Doğru!
İçerden ışık geliyor!

Kim ola ki?

Bu halde savaşamam.

Belki savaşman gerekmez.

Göt üstü içeri düşünce, yuvarlanan kafamı vücuduma doğru iteleyip, kendini tanıtır nazikçe değil mi? Bunca içki ve yolun üstüne, belki, yorulan omuzlarıma masaj bile yapar... Deli misin sen?

Hayır sarhoş ve yorgunum sadece. Anlıyorsundur...

Bunca merdiven çıkıp yerin 2 kat dibine nasıl ulaşıyorum?

Adımların normal olsaydı böyle olmazdı.

Vuruyorum.

Gazla!

Ses çıksın diye mi?

Vur be!

-------------------

Kimsin?

Saçlarıma bakıyorum.

Ne yapıyorsun?

İkizimin ikiziyim.

Neden burdasın?

Neden olmayayım?

Neden burdasın?

Neden olmayayım?

Neden burdasın?

Neden olmayayım?

Neden burdasın?

Neden olmayayım?

-------------------

Sobayı sen mi yaktın?

Söndüreyim mi?

Hayır. Işıkların neden bir sönüyor bir yanıyor?

Bunu sorma işte!!

Keşke sormadan önce uyarsaydın. Artık cevap bekliyorum.

Saçlarımı düzeltirken, kırılanlar gözlerime kaçtı da... Temassızlık oluyor arada...

Hmmm... Nasıl saçmış onlar öyle? Dışarı gelen ışık aynadan mı yansıyordu?

Olabilir ama aynan fena halde parçalanmış ve yerinde kalan parçalar da çok kirli.

Biliyorum. Sadece görmem gereken yerleri görmeme yarıyor. Fazlasını istemiyorum.

Öyle mi?

Neden şaşırdın?

Ben de işim bitince, aynayı tamir edecektim.

Gerek yok. Boynuma bak!

Berbat!!

Karpuz mu kesseydim?! Popom acıyor zaten...

6 Nisan 2007 Cuma

Trieste

Batiskaf istemedim hiç. Varsa yoksa uçaklar, benim için...

Denememi tavsiye ettiler. Tecrübe edinmenin ve yaşamdan keyif almanın kestirme yollarını, başkalarının önerileriyle de bulabileceğimi farkedeli ne kadar oldu acaba? Fazla direnmeden, bir sene para biriktirip, hiç eşya satmaya veya devretmeye gerek duymadan, borç almadan; üstelik gayet namuslu emeğimle, mütevazi bir batiskaf aldım. Elbette, içinde tatmin edici bir ses sistemi var. Oturmam için ufacık bir koltuğu olduğunu görünce, ne kadar ekonomik bir seçim yaptığımı daha iyi anladım. Yıllarca çeşitli taşıtlara ve bunların bakımlarına harcadıklarımı düşündüm. Hiç birinden etmediğim tasarruflar için bir kez daha gurur duydum. Bisikletime gülümsedim uzaktan ve yağının kokusunu içime çektim tekrar. Kulaklıklarımı taktım ve mırıldanarak batiskafa girdim.

Yola koyulur koyulmaz, benliğimin, algıladıklarımı olumsuz yorumlayan tarafı mesaiye başladı. Tek kolu kesik çocuk, değişen basıncın da etkisiyle, olumsuz çıkarımları bertaraf etmek için daha çok mesai yaptı. Sağolsunlar, benden hiç çözüm beklemeden, kendi aralarında hesaplaştılar. Hala da kendi sistemleriyle çalışıp, kendi işlerini sergiliyorlar. Olgunlaştılar artık. Küçücük, hastalıklı ve hüzünlü kabinde oturmuş, uçsuz bucaksız denizin ucundaki uçlu ama bucaksız boğazdan geçerken düşündüm: "Suratını camdan, gözlerini dışardan ayırma oğlum. Yakıt, basınç, derinlik göstergeleri sapasağlam çalışıyor ama bu son seyahatin. O halde kaygıdan kaçın, yolunun tadını çıkar. Yoksa burdan pestilin çıkar." Telkinde başarısız, mantıkta yavaş, derinde çok soğuktum. Bu bir denemeydi. Dedim ya, aslolan hava yolculuğu...

Yine de, derinler yükseklerden çok daha fazla rengi, daha geniş alanlarda, daha sık ve daha cömertçe sunuyor.

Bu sefer derinden giderken, yükseklerden gördüğüm koyu mavilikleri hala kucaklayamıyor olmanın ezikliğini yaşamaktan korktum. Bu korkum çok kısa sürdü. Çünkü, ölümüm gibi bu da değiştiremeyeceğim bir şey ve aslında, bu yoksunluğun bana özel olması anlamlı. "Anlamsız" kadar zavallılık ifade eden bir sıfat var mı? Anlamlarsa ne kadar çeşitli ve değişken! İşte, bu derinlikte, benim gibi tecrübesiz bir yolcu için, her şey ne kadar öngörülemez... Bu engin basınç dünyasında, belirsiz renk ve ses darbeleri, benim istediğim uzunlukta ve yoğunlukta sanat eserleri gibiler. Algılayanın ürettiği eserler. Denetleyeni, uzmanı, eleştireni, yereni yok. Alkışlayan da sadece benim. Koltuğumdan yayılan şaklamalar, sadece batiskafımın bir karış kalınlığındaki duvarlarıyla mı sınırlanıyor; yoksa denizdeki balıklar ve belki, hatta, kıyıdaki deniz kızları da duyuyorlar mı onları?

Şimdi, aşağıda gördüğüm ışıkları merak ediyorum. O kadar parlaklar ki! Görmemeye imkan yok. Belki suyun üstünden ve belki yükseklerden bile görülebiliyorlardır. Bu, bir şehir olmalı. Suyun altında olduğu için, kolay ulaşılamıyor sanırım. Ne boğaz çıkışında, ne de yakın mesafede bir tabelası var. Rastlamak ne güzel. Yaklaştıkça ışıkları daha çok parlıyor; gözlerimi yormuyor, bakışlarımı da bırakmıyor. Yaklaştıkça, derinlik de arttığı için dönüş hakkında şüphe duyuyorum. Işıklar, sakinleştirip cezbederken; çevremdeki suyun basıncı taşıtımı test ediyor. Dolayısıyla, seçimlerimi de bu derinlikte sınamış oluyorum.
Kulaklarım, müzikte farklı sesler duymaya devam etseler de; zihnim pek oralı değil artık. Çeşitliliği, bu su altı medeniyetinin yapısını inceleyerek; şimdilik, sadece gözlerimle kutluyorum. Sanırım, derinleştikçe azalması gereken sıcaklık, ışıkların etkisiyle artmaya başladı. Uçaklarım gibi mavi olmaya başlamasından korktuğum tenim şimdi kırmızı sanırım; emin değilim, aynam yok...

Son derece panikletici bir durumdayım değil mi? Neden bu ışıklardan gözlerimi alamıyorum? Çınlayan kulaklarımı neden müzikle rahatlatmak istemiyorum?
Burada akıntı, kontrolü kaybetme riski de getirmedi. Artık, taşıtımın kumanda aletlerini, ellerimi acıtana kadar sıkı tutmama gerek yok. Bu kadar hafif ve keyifli bir hidrolik kumanda tecrübe etmemiştim. Işıklar sayesinde, görüş sıkıntım da yok. Yavaş, keyifle ve arkadaşça yaklaşacağım bu yerleşkeye. Yöneticilerini bulacağım. Batiskafımı sabitleyebileceğim bir alan vermelerini çok isterim.
Bir saniye!
Işıkların tam ortasında bir batık var! Etrafında yüzlerce küçük ışık kaynağı...
Yalnız, batığı tamir mi ediyorlar; parçalarına mı ayırıyorlar, anlamıyorum.
Ne yapıyorlarsa çok meşguller! Merakımı gidermek için yaklaşmam saygısızlık olur, arkadaşça değil.
Bu yolculuğumun, dahası taşıtımın nedeni merakım değil mi?
Batık neden bu durumda?
O çalışanlar kimler?
Şehre asıl parlaklığını veren ışıklar, hiç bitmeyen işlerin belirtisi mi?
Bu şehir yeni mi kurulmuş?
Sakinleri, misafirlere nasıl davranıyor; dahası misafir istiyorlar mı?
Ya göçmenler hakkında tutumları nedir?
Çalışkan ve zararsız göçmenleri kendilerine layık görmezler mi?

Soru sordukça, derine yönelen batiskafımın duvarlarından sesler gelmeye başladı. Sorularım ve cevaplarım, dışarıdaki suyun ağırlığından daha güçlü bir iç basınca neden oluyorlar. Yolculuk, bu şehrin güzel ışıklarını görünce anlam bulmuştu. Anlamsızca gözlerimi kapatıp, sığlara yönelmek istemiyorum. Batiskafımın parçalanıp, et ve kemiklerimin aşağıdaki batıkla uğraşan şehir sakinlerine ulaşmadan, buradaki yırtıcı balıklara yem olmasını da istemiyorum. Bu mükemmel yerleşim tasarımının devam etmesini istiyorum.

Beni hangi müzik düşünmekten alıkoyar şimdi? Yellow Submarine değil! O sığlarda gezer çünkü, belki suya bile indirilmez.

Biliyorum, düşünmeyi bıraktığım için yine üşüyorum. Şehrin sesleri geliyor şimdi. Müziği kıstım. İçinde seyahat ettiğim şeyin ne olduğunu bilmiyorlar. Onların kullandığı taşıtlardan çok farklı çünkü. Merak mı ediyorlar sadece? Merak ediyorlar mı? Meraklarının mı savunmalarının mı daha etkin olduğunu merak ediyorum. Savunmak? Güzelliğin korunmasını istiyorum ben de... Şehri benimserim ve belki beraber savunabiliriz. Tehdit nerede? Hayır hayır! Ben değilim.

Burada, baskın renkler yükseklerdekilerden daha koyu ve bu yüzden belirgin ışıklar daha parlak ve çeşitli renklerde. Siyaha çalan bir mavi hakim. Mavinin yeşille kesiştiği kayalardan ışıklar fışkırıyor. Işıklar o kadar sık ki ortam gayet sıcak. Bu derinliğe ulaşabilenler için kusursuz kazanç bu manzara.